Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların, erkeklerin ve tüm cinsiyet kimliklerinin hayatın her alanında eşit fırsatlara ve haklara sahip olması anlamına gelir. Ancak bu eşitlik sadece yasalarda yer verilerek sağlanamaz; asıl mesele, toplumda kökleşmiş cinsiyet rollerini, inançlarını ve politikalarını dönüştürmektir. Aile içindeki rollerden iş hayatındaki pozisyonlara, dizilerde gördüğümüz kadın temsillerinden okul kitaplarına kadar her alan bu dönüşümün bir parçasıdır.
Yazan: Uzman Psikolog Çiğdem Kınık
Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların, erkeklerin ve tüm cinsiyet kimliklerinin hayatın her alanında eşit fırsatlara ve haklara sahip olması anlamına gelir. Ancak bu eşitlik sadece yasalarda yer verilerek sağlanamaz; asıl mesele, toplumda kökleşmiş cinsiyet rollerini, inançlarını ve politikalarını dönüştürmektir. Aile içindeki rollerden iş hayatındaki pozisyonlara, dizilerde gördüğümüz kadın temsillerinden okul kitaplarına kadar her alan bu dönüşümün bir parçasıdır. Gerçek bir eşitlik için güç ilişkilerinin sorgulanması ve cinsiyet temelli ayrıcalıkların fark edilip dönüştürülmesi gerekir (Ridgeway & Correll, 2004). Sosyal normlar değişmeden, “kadın şunu yapmaz”, “erkek böyle ağlamaz” gibi cümleler terk edilmeden bu eşitlik her daim eksik kalacaktır (Connell, 2012).
Cinsiyet eşitliği kimilerine yalnızca vicdani bir mesele olarak gözükse de toplumların gelişmesi, refahın artması ve sürdürülebilir bir gelecek için de oldukça vazgeçilmezdir. Kadınlar iş gücüne katılımı, kadını bireysel olarak güçlendirmekle kalmayıp ailelerinin, çevrelerinin ve toplumun refahına da doğrudan katkı sağlar. Örneğin sağlık ya da okul öncesi eğitim hizmetlerine erişimi artan kadınlar, çocuklarının da sağlıklı ve bilinçli büyümesine ve dolayısıyla eğitimli nesillerin yetişmesine zemin hazırlar. Eşitlik varsa, yaşamın kalitesi artar (World Economic Forum, 2023). Bunun kanıtlarını görmek için çok uzaklara gitmeye gerek de yok; çocuk ölümlerinin azaldığı, okullaşma oranlarının yükseldiği, şiddet oranlarının düştüğü toplumların ortak noktası ve temeli tam da bahsettiğimiz eşitklik kavramıdır (Kabeer, 2016).
Cinsiyet eşitliği kimilerine yalnızca vicdani bir mesele olarak gözükse de toplumların gelişmesi, refahın artması ve sürdürülebilir bir gelecek için de oldukça vazgeçilmezdir.
Tüm bunlara rağmen ne yazık ki, toplumsal cinsiyet eşitsizliği hâlâ hayatın her alanında kendini göstermeye devam etmektedir. Eğitimde kız çocuklarının fırsat eşitliğine erişememesi, iş hayatında kadınların daha az kazanması ya da yönetici pozisyonlarında yeterince yer bulamaması istatistiklerle elle tutulur somut gerçeklerdir (ILO, 2020). Bunların yanında bir de evdeki emeklerin görülmemesi var: onca kişiye yemek yapmak, çocuklara ya da ailenin yaşlılarına bakmak, evin ve aile fertlerinin ihtiyaçlarını gidermek… Tüm bu sorumluluklar çoğunlukla kadınların omzuna yükleniyor ve kadınların ruhsal sağlığını olumsuz etkiliyor (Yavorsky et al., 2019).

Sağlık hizmetlerinde bile kadınların çoğu zaman yeterince dikkate alınmadığını, günümüzde dahi özellikle doğurganlıkla ilgili kararlarda söz hakkı verilmediğini görmek de ayrıca üzücü bir gerçek (Hawkes & Buse, 2013). Bazı ülkelerin bu konuda ciddi mesafeler kat ettiğini görüyoruz. Örneğin İskandinav ülkeleri, eşitliği sadece bir hedef değil, bir yaşam biçimi haline getirmiş durumda. Babalar için doğum izinleri, bakım sorumluluklarının paylaşılması ve kadınların karar alma süreçlerinde aktif rol alması bu ülkelerde sıradanlaşmıştır (Magnusson, 2021). Batı Avrupa’da da benzer şekilde güçlü anayasal güvenceler söz konusuyken, Amerika Birleşik Devletleri’nde kuvvetli yasalara rağmen, eksik sosyal destek mekanizmaları sebebiyle düşük gelirli kadınlar çoğu zaman dezavantajlı olmaya devam ediyorlar (Budig & Hodges, 2010).
Sağlık hizmetlerinde bile kadınların çoğu zaman yeterince dikkate alınmadığını, günümüzde dahi özellikle doğurganlıkla ilgili kararlarda söz hakkı verilmediğini görmek de ayrıca üzücü bir gerçek.
Ortadoğu ülkelerinde ise geleneksel yapılar, dini normlar ve kadınların kamusal alandan dışlanması, eşitsizliğin en sert yüzünü gösteriyor (Moghadam, 2013). Türkiye’ye baktığımızda son 10 yılda umut verici bazı gelişmelerin yaşandığını söylemek mümkün. Kadınların üniversite mezunu olma oranı arttı, özellikle fen ve mühendislik alanlarında daha fazla genç kadın var artık (TÜİK, 2022). Kadın örgütleri daha görünür, sosyal medyada daha etkili ve toplumda ses getiren farkındalık kampanyaları düzenleniyor. Fakat bir yandan da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme gibi, eşitlik mücadelesinde geri adım olarak görülebilecek gelişmeler yaşandı (Bianet, 2021). Bazı yerel yönetimlerin ve kamu kurumlarının “toplumsal cinsiyet eşitliği birimleri” kurması ise bu alanda geleceğe dair umut veriyor.

Ancak hâlâ çözülmesi gereken birçok temel mesele var. Siyasette kadınların görünürlüğü oldukça düşük; karar alma mekanizmalarında yeterince yer alamıyorlar. Şiddet vakalarında adalet sistemi hızlı işlemiyor ve bu durum mağdurların güven duygusunu zedeliyor (UN Women Türkiye, 2023). Eğitim sisteminde cinsiyet eşitliğiyle ilgili bilinç kazandıracak içerikler hâlâ eksik. LGBTİ+ bireylerin karşılaştığı dışlanma ve görünmezlik ise eşitliği yalnızca “kadın-erkek” düzeyine indirgemememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Siyasette kadınların görünürlüğü oldukça düşük; karar alma mekanizmalarında yeterince yer alamıyorlar. Şiddet vakalarında adalet sistemi hızlı işlemiyor ve bu durum mağdurların güven duygusunu zedeliyor.
Peki neden bazı erkekler ve hatta bazı kadınlar, hâlâ toplumsal cinsiyet eşitsizliğini savunabiliyor ya da bu eşitsizliğin sürmesine sessiz kalıyor? Bu sorunun yanıtı yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda psikolojik katmanlara da uzanıyor. Toplumsal yapılar değiştikçe bireylerde kimlik kaybı, kontrolün ellerinden kayması ve sosyal statüde düşüş yaşanacağına dair bilinçli ya da bilinçdışı kaygılar ortaya çıkar. Özellikle erkekler için bu değişim, “ayrıcalıklı” konumlarını sorgulamak anlamına gelir ve bu sorgulama çoğu zaman tehdit gibi algılanır. Böyle anlarda bireyler savunma mekanizmalarına başvururlar: inkâr ederler, öfke gösterirler, karşı tarafı suçlarlar ya da eski düzeni yüceltirler (Jost & Kay, 2005).
Kadınlar ise kimi zaman, içinde büyüdükleri ataerkil değerleri içselleştirmiş oldukları için bu eşitsiz düzeni koruyan inançlara sahip olabilir. Bu durum, özellikle “boyun eğicilik”, “onay arayıcılık” ve “cezalandırılma korkusu” gibi erken dönem uyumsuz şemalarla açıklanabilir (Bem, 1993; Young et al., 2003). Sonuçta bireyler, değişimin sonunda sosyal onaylarını, aile içindeki yerlerini ya da aidiyet duygularını kaybedeceklerinden endişe ederek statükoya tutunurlar.
Doğumu “normal” ya da “anormal” diye kategorize etmek, hem tıbbi gerçekliğe hem de kadınların bedenleri üzerindeki özerklik hakkına zarar verir.
Bu direncin en çarpıcı örneklerinden biri, 2025 yılının Şubat ayında Sivasspor–Fenerbahçe maçında yaşandı. Sahaya çıkan erkek futbolcular, ellerinde yalnızca vajinal doğumu yücelten bir pankart taşıyorlardı. Bu pankart, Türkiye Sağlık Bakanlığı’nın son yıllarda doğum politikalarında “normal doğum” söylemini yaygınlaştırma çabasının bir yansımasıydı ve kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Çünkü tıbbi literatür, vajinal doğumun hem anne hem bebek için birçok avantaj sağladığını kabul etmektedir; bağışıklık sisteminin gelişimi, doğum sonrası iyileşme sürecinin kısalığı gibi pek çok fayda bilimsel olarak ortaya konmuştur (Sandall et al., 2018). Ancak unutulmamalıdır ki her doğum, her beden ve her tıbbi durum özeldir. Sezaryen, bazı durumlarda hayati bir gerekliliktir ve bu kararı ancak kadının kendisi ve hekiminin birlikte vereceği güvenli ve etik bir değerlendirme yönlendirebilir. Doğumu “normal” ya da “anormal” diye kategorize etmek, hem tıbbi gerçekliğe hem de kadınların bedenleri üzerindeki özerklik hakkına zarar verir. Hele ki bir futbol maçında, erkek sporcuların bedenleriyle hiçbir zaman deneyimlemeyecekleri bir sürece dair, kamusal mesaj verme rolüne soyunmaları; cinsiyet temelli güç ilişkilerinin ne kadar içselleştirildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca rakamlarda ya da yasalarda değil; bedenlerin tanımlanma biçimlerinde, kullanılan dilde, sembollerde ve kamusal temsillerde de kendini gösteriyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca rakamlarda ya da yasalarda değil; bedenlerin tanımlanma biçimlerinde, kullanılan dilde, sembollerde ve kamusal temsillerde de kendini gösteriyor. Bir kadının ne zaman doğuracağına, nasıl doğuracağına, hangi kelimeyle tanımlanacağına dair söz hakkı ancak o kadına ve onun tıbbi sürecini yöneten hekimine aittir. Eşitlik, kadınların sadece çalışma hayatında değil; bedenleri, duyguları, ilişkileri ve hayatlarının tüm alanlarında kendilerini güvende, duyulmuş ve saygı görmüş hissetmeleriyle mümkündür. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi; sadece bir hak arayışı değil, aynı zamanda insana ve insanın yaşamına duyulan derin bir saygının ifadesidir.
Unutulmamalıdır ki eşitliğin olmadığı bir yerde adalet de huzur da eksik kalır. Ve bu mücadele; sadece kadınların omzuna yüklenmeyecek kadar ortak, sadece bugünün değil, yarının da meselesidir. Hepimizin.
Kaynakça
Acar, F., & Altunok, G. (2020). The politics of gender equality in Turkey: From state feminism to conservative gender politics. Social Politics: International Studies in Gender, & Society, 27(3), 446–468.
Bem, S. L. (1993). The lenses of gender: Transforming the debate on sexual inequality. Yale University Press.
Bianet. (2021). Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. https://bianet.org/bianet/kadin/241670-istanbul-sozlesmesi-nden-cekilme-karari-resmi-gazete-de
Budig, M. J., & Hodges, M. J. (2010). Differences in disadvantage: Variation in the motherhood penalty across white women’s earnings distribution. American Sociological Review, 75(5), 705–728.
Connell, R. (2012). Gender, health and theory: Conceptualizing the issue, in local and world perspective. Social Science & Medicine, 74(11), 1675–1683. https://doi.org/10.1016/j.socscimed.2011.06.006
Hawkes, S., & Buse, K. (2013). Gender and global health: Evidence, policy, and inconvenient truths. The Lancet, 381(9879), 1783–1787.
International Labour Organization (ILO). (2020). Gender equality in the world of work.
Jost, J. T., & Kay, A. C. (2005). Exposure to benevolent sexism and complementary gender stereotypes: Consequences for specific and diffuse forms of system justification. Journal of Personality and Social Psychology, 88(3), 498–509.
Kabeer, N. (2016). Gender equality, economic growth, and women’s agency: The “endless variety” and “monotonous similarity” of patriarchal constraints. Feminist Economics, 22(1), 295–321.
Magnusson, L. (2021). Gender equality and welfare states in Scandinavia. Routledge.
Moghadam, V. M. (2013). Modernizing women: Gender and social change in the Middle East (3rd ed.). Lynne Rienner Publishers.
Ridgeway, C. L., & Correll, S. J. (2004). Unpacking the gender system: A theoretical perspective on gender beliefs and social relations. Gender & Society, 18(4), 510–531.
Sandall, J., Soltani, H., Gates, S., Shennan, A., & Devane, D. (2018). Midwife-led continuity models versus other models of care for childbearing women. Cochrane Database of Systematic Reviews, (4). https://doi.org/10.1002/14651858.CD004667.pub5
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2022). Kadın istatistikleri.
UN Women Türkiye. (2023). Türkiye’de kadınların durumu raporu. https://eca.unwomen.org/tr/digital-library/publications
World Economic Forum. (2023). Global gender gap report. https://www.weforum.org/reports/global-gender-gap-report-2023/
Yavorsky, J. E., Dush, C. M. K., & Schoppe-Sullivan, S. J. (2019). The production of inequality: The gender division of labor across the transition to parenthood. Journal of Marriage and Family, 81(2), 403–423.
Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.

