Bu makalede Spinoza ve Kant bağlamında özgürlük problemi ele alınmaktadır ve iki ana bölümden oluşan bu makalenin ilk bölümü Spinoza’nın, ikinci bölümüyse Kant’ın özgürlük anlayışına ayrılmıştır. Spinoza’nın determinist tutumunun Kant’ın özgürlük anlayışında hangi noktalarda eridiği ve bunun gerekçeleri ortaya konmuştur. Aynı zamanda her iki düşünürde de benzer bir çabaya dikkat çekilmiş, bu çaba birbirinden farklı noktalardan ‘özgürlüğün tesis edilmesi’ olarak görülmüştür.
Yazar: Simge Armutçu
Adnan Menderes Üniversitesi Felsefe Bölümü Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi
Giriş
Felsefe tarihinde özgürlük ve irade özgürlüğü hakkında birbirinden farklı bakış açıları ile karşılaşmaktayız ve bu kutuplardan en güçlüleri olarak karşımızda iki isim durmaktadır: Spinoza ve Kant. Her iki düşünür de gerek kendi dönemlerindeki gerekse kendilerinden sonraki dönemlerdeki özgürlük tartışmalarını etkilemiş, özgürlük probleminde birbirlerine bazı unsurlar nedeniyle zıt, fakat en etkili isimler olmuşlardır. Düşünürlerin özgürlük konusundaki fikirlerine geçmeden önce şunu vurgulamak gerekir: Spinoza’nın özgürlük konusunda yanlış anlaşılmaların/okumaların kurbanı olduğu söylenebilir, çünkü o, iddia edildiği gibi özgürlüğü mümkün görmeyen bir düşünür değildir. Eğer kişinin özgürlükten anladığı şey ‘her türlü yasadan’ tamamen bağımsız olmaksa Spinoza’yı -ve hatta Kant’ı da- asla doğru anlayamayacağını söylemek yerinde olacaktır.
Spinoza’nın özgürlük konusunda yanlış anlaşılmaların/okumaların kurbanı olduğu söylenebilir, çünkü o, iddia edildiği gibi özgürlüğü mümkün görmeyen bir düşünür değildir.
Spinoza: Bir yanılsama olarak özgürlük
Spinoza’nın özgürlük anlayışı doğrudan onun ontolojisine bağlıdır ve Tanrı’yla zorunlu bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla öncelikle Tanrı ve özgürlük arasındaki bağlayıcı unsurları ortaya koymak gerekir. Ancak bu şekilde Spinoza’nın varolanların özgürlüğünü niçin bir yanılsama olarak ele aldığı anlaşılır kılınabilir.
Özgür neden: Tanrı
Spinoza’ya göre tüm her şey ancak Tanrı’da var olabilir. Var olduğunu gördüğümüz şeyler de töz olmadıkları için ancak tözün tavırları olabilirler. Sonsuz sayıdaki bu tavırlar ancak sonsuz bir aklın tasarlayabileceği şeylerdir ve onlar tek töz olan Tanrı’nın zorunluluğundan çıkmıştır. Tüm her şey Tanrı’nın doğasının yasalarından çıkıyorsa Tanrı her şeyin nedeni, mutlak surette ilk nedeni olarak ele alınmalıdır. Şayet Tanrı ilk nedense onu herhangi bir şekilde etkileyen hiçbir şey olamaz, fakat O, her şeyi etkileyendir: “Tanrı, hiçbir baskıya bağlanmadan, sırf kendi tabiatının kanunlarıyla tesir eder, etkindir”[1]. Dolayısıyla Tanrı tek özgür neden olarak vardır. Onun hiçbir eylemi başka herhangi bir şey tarafından belirlenmez. Tanrı, sadece kendi tabiatının zorunluluğundan dolayı eyler ve özgürlüğü buradan kaynaklanır. Fakat tavırlar sürekli belirlenim halindedir, belirlenimle eyler ve özgür olmama halleri buradan kaynaklanır.
Özgürlük ve özgür irade arasındaki sınır
Spinoza Tanrı’yı özgür olarak ortaya koyarken yanlış anlaşılmalara geçit vermemek adına özgürlük ve özgür irade arasına keskin bir sınır çeker: “İradeye hür neden denemez, yalnızca zorunlu neden denebilir”[2]. İrade düşüncenin bir tavrından ibaret olduğu için her zaman başka bir nedene tâbidir, zorunlulukla kuşatılmıştır. İradeye özgür denilebilmesi için, ilk ve tek belirleyici nedenin o varlığın yine kendisinin olması gerekir. Bu durumda özgür irade sahibi bir Tanrı profili tamamen ortadan kalkar, çünkü Tanrı kendi zorunluluğuyla, kendi doğasının yasalarına göre eyleyendir ve bu bakımdan özgürdür. Fakat hiçbir surette özgür irade sahibi değildir. Tanrı’nın tavırlarıysa özgür olmadıkları gibi, aynı zamanda özgür irade sahibi de değildirler. İnsan dâhil olmak üzere tüm var olanlar (tavırlar) etkileşim/nedenler ağı içerisinde yer alır: “Ruhta mutlak ya da hür hiçbir irade yoktur, fakat ruhun ya şu ya da bu şeyi istemesi nedenle gerektirilmiş olup o da yine bir başka nedenle gerektirilmiştir ve bu sonsuzca böyle gider”[3].
Spinoza’nın döneminde insanın özgür ve özgür iradeye sahip bir varlık olduğu genel olarak kabul görmektedir. Spinoza kendi ontolojisiyle bu ‘yanılsamanın’ karşısında yerini alır. Tanrı’nın bir tavrı olan insanın özgür olamayacağını, özgür iradeninse ne Tanrı ne de insan için mümkün olabileceğini ortaya koyar. Ona göre insan kendisini özgür sanmaktadır, çünkü hiçbir eyleminin nedenini düşünemez, kavrayamaz durumdadır. Tüm yanılsamalarının nedeni bu kavrayamama yahut bilmeme durumudur: “İnsanlarda kendi iradelerinin, kendi iştahlarının bilinci ve yakın bilgisi olduğu için, kendilerini hür sanıyorlar ve bu iştahları kendilerinde meydana getiren ve istemelerine sebep olan nedenleri bilmemek yüzünden, hatta rüyalarında bile, bunu asla düşünmüyorlar”[4]. Kısacası hiçbir isteme yoktur ki nedensellik çeperinin dışında kalsın. Her şeyin ilk nedeni Tanrı’ysa, insanın iradesinin zorunlu olarak dışsal nedenlerle kuşatıldığı kabul edilmelidir. İrade, nedenlerden bağımsız bir unsur değildir ve hatta Spinoza’ya göre irade zihinden ayrı bir yeri olan yerleşik bir unsur da değildir: Şeylerin düşünceleri zihinde ve bedenin duygulanışları da bedende düzenlenip zincirlenmiş, birbirine bağlanmış haldedir -ve bu ikisinin düzen ve bağlantıları da (nedensellik düzeni) birbirinin aynıdır. Bu nedenle iradeye herhangi bir şekilde özgür denilemez.

Özgürlüğün olanağı
Spinoza insanı sürekli etkilenen, buna göre eyleyen ve sık sık engellenen bir varlık olarak ele alırken yine de özgürlüğe dair bir olanak sunar. Bu olanak, aklın buyruklarına göre yaşamaktır: “Akıl Tabiata aykırı olan hiçbir şey istemeyeceği için, öyle ise o herkesin kendi kendisini sevmesini, kendi faydasını, kendisine gerçekten faydalı olan şeyi aramasını, insanı gerçekten daha büyük bir yetkinliğe götüren her şeye karşı iştahı olmasını ve mutlak olarak söylenirse, herkesin kendisinde bulunduğu kadar kendi varlığını korumaya çalışmasını ister”[5]. İşte ancak böyle, aklın buyruklarına göre yaşayan insan özgür olabilir. Böyle bir insan dış nedenler tarafından daha az etkiye uğrar, çünkü eylemlerinin ne kadarında kendisinin etkin neden olduğunu, ne kadarında dış nedenler tarafından koşullandırıldığını kavrar. Spinoza’nın özgür insanı artık nedenlerin, dolayısıyla doğanın ve yasalarının bilgisine erişebilen insan olarak karşımızda durur. Bu insan varolanların biricik içsel yasası/itkisi olan conatusa uygun bir biçimde varlığını sürdürür; yaşamı her an olumlar ve kendisini parçalamayacak olanın, yani sevincin peşinden giderken, kendisini parçalayacak olandan, yani kederden kaçınır. Dolayısıyla ancak bu insan erdemli olabilir.
Spinoza’nın özgür insanı artık nedenlerin, dolayısıyla doğanın ve yasalarının bilgisine erişebilen insan olarak karşımızda durur. Bu insan varolanların biricik içsel yasası/itkisi olan conatusa uygun bir biçimde varlığını sürdürür.
Son olarak denilebilir ki, aklın buyruklarına uyan erdemli ve özgür insan, sağlam bir varoluşu simgeler. Bu insan kendisini herhangi bir dışsal nedene tâbi bırakmaz, çünkü artık Tanrı’nın bilgisini, mutlak bilgiyi kavramıştır. Bu kavrayış da ancak insanın doğanın bir parçası olduğunu ve onun ortak düzenine uymak zorunda oluşunu bilmesiyle mümkündür. Spinoza için özgürleşme (beden ve zihince özgürleşme), yaşamdaki tüm oluşun mutlak nedeni olan Tanrı’yı kavramakla vuku bulur.
Kant: Özgür akıl, özgür insan
Spinoza ve Kant doğadaki determinizm konusunda uzlaşmış olsa da ussal varlık olarak insana gelindiğinde yolları keskin bir şekilde ayrılır. Kant, Spinoza’nın tam aksine, bilen ve eyleyen ussal varlık olan insanı determinizme tabi bırakmaz. Ona göre özgür olmama hali insanı tümüyle kuşatan bir hal değildir; doğa dünyasındaki zorunluluk ve nedensellik her alanda hâkim olamaz.
Özgürlük çatışkısı
Nedenselliğin niçin ussal varlığa her alanda hâkim olamayacağını Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi eserinde yer alan dört çatışkıdan üçüncüsünü ele alarak açıklayabiliriz: “Tez: Doğa yasalarına göre nedensellik kendisinden evrenin görüngülerinin tümünün de türetilebileceği biricik nedensellik değildir. Bu görüngüleri açıklamak için bir de özgürlük yoluyla nedenselliği varsaymak zorunludur. Antitez: Hiçbir özgürlük yoktur, tersine evrendeki her şey yalnızca doğa yasalarına göre olur”[6]. Kant’a göre her iki kabulde de bir sorun vardır, çünkü her ikisi de aynı derecede hem kabul edilebilir hem reddedilebilir haldedir. Öncelikle tezi incelemek gerekir: Dünyada sadece doğa nedenselliğinin olduğu kabul edilsin. Bu durumda her bir olay kendisinden önceki olay tarafından belirlenmiştir ve bu sonsuza kadar sürer. Bu süreçte akıl yine bir neden bulmak ister, çünkü yola çıkılan ilke, ‘her şeyin bir nedeninin olması’ ilkesidir. Aklın bulmayı umduğu şey yine bir neden olur. Fakat ilk nedene kadar uzanan bu nedensellik ilkesi, ona ulaştığında aklın umduğunu vermez. Çünkü ilk hareket ettiricinin asla dış bir nedeni olamaz; o kendi kendisinin nedenidir. Bu noktada tezin, özgürlükten gelen nedenlerin kabul edilmesi zorunludur. Şimdi de antitezi incelemek gerekir: Özgürlükten gelen nedensellik mümkün değildir, çünkü bu doğrudan doğa yasasına aykırıdır. Doğa yasasına göre herhangi bir nedenin kendisinden önceki bir durumla bağlantısının olmaması mümkün değildir. Özgürlükten gelen nedensellik fikri doğa yasasının iliştiği her temeli tehlikeye atar. Öyleyse sadece doğa nedenselliğinden söz edilebilir. İşte bu çatışkı teorik akılda çözülemese de pratik akılda çözüme kavuşturulabilir. Kant’ın özgürlük çatışkısını çözmek için kullandığı yöntem ‘ikili yapıya sahip insan’ kabulü olur ve bu yöntemin işleyişi şüphesiz ki Spinoza’nın yöntemiyle çatışan bir türdendir.
Anlama yetisi dünyasına ait varlık
Eğer amaçlanan, özgürlüğü bir şekilde bu açmazdan kurtarmaksa, Kant’a göre yapılması gereken şey özgürlüğü duyular dünyası/fenomenal alanla ilişkisinde değil, insanın aklî yanıyla/numen alanla ilişkisinde ele almaktır. Peki neden özgürlük duyular dünyası içinde aranamaz? Çünkü özgürlük bir idedir ve hiçbir idenin duyular dünyasında karşılığı yoktur, hiçbir ide deneyden elde edilemez: “Çünkü ancak yasalara bağlayabileceğimiz, nesnesi herhangi bir olanaklı deneyde verilebilecek şeyleri açıklayabiliriz. Özgürlük ise, nesnel gerçekliği hiçbir şekilde doğa yasalarına göre, dolayısıyla olanaklı herhangi bir deneyde ortaya konamayacak bir idedir ancak”[7]. Kısacası Kant için özgürlük -Spinoza’nın tam tersine- duyular dünyasının belirleyici nedenselliğinden bağımsız olma idesidir. Fakat bu demek değildir ki düşünülür dünyada yasa yoktur. Duyular dünyasına ait olan doğa yasalarıyken düşünülür dünyaya ait olan deneysel olmayan, akılda temellenen yasalardır. Nedensellik iki dünyada da zorunlu olarak bulunur, çünkü insanın özgürlüğü ancak bu yolla tesis edilebilir (özgürlük sadece duyular dünyasında mümkün değildir, çünkü açıklandığı üzere hiçbir ide duyular dünyasında kendisine karşılık düşen bir görüye sahip olamaz).

Düşünülür dünyanın yasaları insanlar için buyruklardır; buna uygun eylemler de ödevler halindedir. Kesin buyrukları olanaklı yapan budur, çünkü artık burada eylemin özerkliğinden bahsedilebilir. Kant’a göre eylem ve irade, hem kişinin kendisinde hem diğerlerinde tüm bir insanlığın keşfedilmesine imkân tanıdığı müddetçe özerktir. Yani özgürlük, fark edildiği üzere, kategorik imperatif tarafından mümkün kılınır. Akıl sahibi varlık aynı zamanda ahlâki kişiliğe sahip varlıktır. Ayrıca şu çıkarımı yapmak mümkündür: Zihin yanlış bir biçimde, belli başlı ideolojilerin (özellikle liberalizmin) etkisiyle, özgürlük ile zorunluluğu/yasaya tâbi olmayı/nedenselliği birbirine zıt olarak algılar; bu bir alışkanlık olarak insanı kuşatır. Halbuki Kant -ve Spinoza da- şunu gösterir: Özgürlük yasasız olmak anlamına gelmez. Özgürlük, alışılmış olanın tam da tersine, yasaya uymaktır. Kant’a göre bu yasa aklın yasasıdır; özgürlüğü ve dolayısıyla ahlâkı mümkün kılan bu yasadır. Şayet isteme, kendi alanından dışarı çıkıp da fenomenal alanda kendisine bir yasa ararsa, bu durumda ortaya yaderklik çıkar. Yani isteme, istemini dış nesneye bağımlı kılar ve özerklikten söz edilemez. Yasa koyucu bir istemeden bahsediliyorsa bunu yine istemenin kendisinde aramak şarttır. Ancak bu şekilde istemenin yasalarına zarar gelmez, özerklik kaybedilmez.
Kant -ve Spinoza da- şunu gösterir: Özgürlük yasasız olmak anlamına gelmez. Özgürlük, alışılmış olanın tam da tersine, yasaya uymaktır.
Özetle, duyular dünyasının nedenselliğinden bağımsız olan iradenin özerkliği, insanın doğa, toplum ve varolan tüm iradeler karşısında kendi özgürlüğünü ifade eder. Bu özgürlük tüm iradelerin genel yasasına/aklın yasasına uygun olduğu ve bütün insanlar bunu temel edindikleri için diğerlerinin özgürlüğünü yadsımaz.
Sonuç: Spinoza’dan Kant’a bir köprü kurmak mümkün mü?
Fark ediliyor ki Spinoza ve Kant’ı birbirinden ayıran önemli noktaların yanı sıra aslında ikisinin de ortak bir çabası var: Özgürlüğü tesis etmek. Spinoza bunu, insanı Tanrı/Doğa’ya ve onun yasalarına tabi kılarak, sadece bir tavır olarak etki edenden çok etkilenen olduğunu göstererek ve özgürlüğün ancak nedenleri ve yasayı bilmekle, kavramakla mümkün olabileceğini vurgulayarak yapar. Spinoza, belirlenmiş ve her durumda şartlandırılmış insana bir özgürlük olanağı gösterir. Aslında yöntemleri çok farklı olsa da aynı ereği Kant’ta, hatta onda daha belirgin bir şekilde, görürüz: Kant da özgürlüğü kurtarmak, olanak vermek için çabalar. Fakat o bunu, insanı ikili bir yapıda ele alarak -Spinozacı tavrın tam da karşısında yer alarak- yapar. İnsanı duyulur dünyanın bağlayıcılığından, aklî bir varlık olarak ele alıp kurtarır ve diğer bir yönüyle aynı zamanda özgürlüğüne olanak tanıyan düşünülür dünyayı bahşeder. Fakat Spinoza için böyle bir şey mümkün değildir: Zihin bütünlüklü bir yapı olarak kendi yasasına sahip değildir, çünkü o ilk neden değildir.
İkiliyi birbirine bağlayan bir diğer nokta ahlâktır. Spinoza ancak aklın emirlerine uyan bir insanın ahlâklı (erdemli) olabileceğini söylerken Kant da aklın yasasına göre eyleyen insanın ahlâklı olabileceğinde hemfikir olur -aynı zamanda ‘akla uyan insan=ahlâklı insan=özgür insan’ korelasyonunun iki düşünürde içerikleri farklı olsa bile birbirine denk düştüğü görülür. İki düşünür arasındaki farklılıkların ana kaynağı, düşünürlerin Tanrı’yı kendi fikirlerinde konumlandırdıkları yer olabilir, çünkü Spinoza her şeyi Tanrı’ya tabi kılarak sistemindeki determinizmi sabitlemiştir. Fakat Kant için Tanrı sadece aklın bir idesidir; düzenleyici, zorunlu bir ilkedir. Kant’a göre Tanrı, Spinoza’nın iddia ettiği gibi duyulur dünyada kendisini çeşitli biçimlerde gösteremez ve dolayısıyla Tanrı’yla nedensel ilişki kurulamaz.
İkiliyi birbirine bağlayan bir diğer nokta ahlâktır. Spinoza ancak aklın emirlerine uyan bir insanın ahlâklı (erdemli) olabileceğini söylerken Kant da aklın yasasına göre eyleyen insanın ahlâklı olabileceğinde hemfikir olur
Fark edildiği üzere özgürlük tartışmalarındaki iki kutbun çatıştığı noktalar belirgindir, fakat işaret ettikleri benzer noktalar gözden kaçırılmamalıdır. Ethica’dan Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi’ne uzanan bir köprü benzerlikler ve farklılıklar göz önüne alınarak pekâlâ inşa edilebilir.
Kaynakça
- Balanuye, Ç., Spinoza: Bir Hakikat İfadesi, 3. baskı (İstanbul: Say Yayınları, 2019).
- Coşkun, S., “Özgürlük Problemi: Spinoza ve Kant”, Dört Öge, sayı 9, 2016, ss. 139-156.
- Çetinkıran Balcı, E., “İsteme Özgürlüğünden Eylem Özgürlüğüne: Kant’ın Özgürlük Görüşü”, HÜEFD, 35 (2018), sayı 1, ss. 20-32.
- Kant, I., Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. I. Kuçuradi, 8. baskı (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, 2020).
- Kant, I., Arı Usun Eleştirisi, çev. A. Yardımlı (İstanbul: İdea Yayınevi, 1993).
- Öztürk, Ü., “Saf Aklın Eleştirisi’nde Nedensellik Antinomisi ve Özgürlük Problemi”, Kaygı, sayı 30, 2018, ss. 67-82.
- Spinoza, B., Etika, çev. H. Z. Ülken, 9. baskı (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2020).
[1] Spinoza, Etika, 1/XVII, s. 51.
[2] A.g.e., 1/XXXII, s. 63.
[3] A.g.e., 2/XLVIII, s. 120.
[4] A.g.e., 1/Zeyl, s. 69.
[5] A.g.e., 4/XVIII, Scolie, s. 212.
[6] Kant, Arı Usun Eleştirisi, A445/B473.
[7] Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, p. 121, s. 78.

