Bu araştırmada mutluluğun ne olduğu, nasıl bir yerde konumlandığı ve de bizi nasıl etkilediği iki farkı düşünür olan Aristoteles ve Kant üzerinden açıklanacaktır. Aristoteles’in mutluğu ahlâklılık ile ilişkilendirmesi üzerine Kant’ın karşı çıkışını değerlendirmiş olacağız. Son aşamada da iki görüş arasındaki temel zıtlık ortaya koyulacaktır.
Yazar: Naz Tekinoğlu
Adnan Menderes Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi
“İnsanlar mutluluklarını şartlara bağlarlar.
Mutluluk, hiçbir şart öne sürülmezse sahip olunabilir.”
-Arthur Rubinstein
Giriş
Tarih boyunca mutluluğun ne olduğu ya da hayatımızın ne kadarında etkili olduğu, olması gerektiği tartışılan bir mesele olmuştur. Mutluluk bir taraftan amaçlanan bir şey olarak görülürken diğer taraftan amaçlanması söz konusu olduğunda doğuracağı sonuçlar bakımından insanları nasıl bir tehlikeye sokacağı değerlendirilmiştir. Mutluluğun nihai amaç olarak görülmesi kişiye her yolu mubah kılacaktır. Diğer bir yandan da mutluluk, kişilerin en arzu duyduğu, yaşamı boyunca hep istediği bir durum olacaktır. Böylesi bir durumda mutluluk hayatımızda nereye koyulmalıdır?
Bu düşünce iki farklı perspektifte değerlendirilecektir. Birinci perspektif Aristoteles’in benimsediği mutluluk anlayışıdır. İkinci perspektif ise Kant’ın mutluluğu nasıl konumlandırdığı olacaktır. Böylece iki farklı açıdan ‘mutluluk’un değerlendirilmesi yapılacak ve sonuçta iki düşüncenin karşıtlığı ortaya koyulacaktır.
Aristoteles ve mutluluk (eudaimonia)
Aristoteles’in düşüncelerinde eudaimonia önemli bir rol oynamaktadır. Kelime karşılığı tam olarak mutluluk ile eş anlamlı değildir. Eudaimonia için iyi durumda olma ve bu durumdayken iyi şeyler yapma gibi bir tanımla yapılabilmektedir. Biz araştırmamız içinde bahsederken mutluluk ifadesini kullanacağız.
Aristoteles’in mutluluğu anlamak için ilkin soracağı soru iyi yaşamın ne olduğu ve iyi yaşamın nasıl elde edileceğidir. Bu sorunun cevabının herkes için farklı olacağını söylemiştir. Bu durumda herkes de kendi için iyi gördüğü şeyi hedef alıp o noktadan hareket ederek kendi iyisine ulaşmaya çalışacaktır. Mutluluk hakkında görüş ayrılıkların olmasının sebebi de bu olacaktır.
Aristoteles, üç tane yaşam biçimi olduğundan söz etmiştir. Birincisi, siyaset yaşamıdır ve etik erdemlere dayanır. İkincisi, felsefeci yaşamıdır ve aklı başındalığa dayanır. Üçüncüsü ve sonuncusu ise haz yaşamıdır ve bedensel hazlara dayanır. İnsanlar bu yaşam türlerine göre bir hayat sürerler. Peki mutluluk bu yaşamın neresindedir?
Aristoteles mutluluğun ne olduğu sorusuna verilen yanıtın görüş birliği içinde olduğu düşünmektedir. Bu da ‘insana özgü iyilerin en önemlisi’ olmasıdır. Tabii ki insana özgü iyiler arasında da farklılıkların bulunduğundan söz etmiştir. Devinimden pay almadıkları gibi iyiden de pay almayan iyiler söz konusudur. Bunun yanında bir de yapılıp-edilen iyilerden bahseder. Mutluluğu da işte bu şekilde konumlandırır ve “mutluluğu, insan açısından yapılacak olanların en iyisi diye ortaya koymak gerekiyor.”[1] der. Dolayısıyla ‘iyinin kendisi’ de Aristoteles için kişinin yapıp etmelerinin amacı olarak tanımlanmış olur. Sonrasında, bu iyinin nasıl bir iyi olduğunu ve nasıl bir amaçlılık taşıdığını değerlendirmek gerektiğini dile getirir.

Aristoteles iyinin yani, en yüksek iyinin ruhta olduğunu söylemiştir. Mutluluğun da en iyi şey olarak kabul edilmesinden dolayı buradan çıkan sonuç şu olacaktır: “Demek ki mutluluk iyi bir ruhun etkinliğidir.”[2]Erdemi de buradan hareketle açıklamıştır ki erdeme ‘en iyi huy’ demiştir. Mutlulukla erdemin ilişkisi de bu noktada açığa çıkacaktır. Aristoteles için mutluluk erdeme uygun bir şekilde yaşamaktan başka bir şey değildir.
Haz da Aristoteles için iyi eylem ve mutluluk ile bağlantılıdır. Bu durumu şu şekilde dile getirir:
“İyi eylemlerin yapılmasından hiçbir haz duymadığımızda gerçekten iyi bir insan olamayız; aynı şekilde âdil eylemlerden haz almaksızın davranan kişiye âdil ya da cömertlik eylemleri yapmaktan hiçbir haz almayan kişiye cömert denmez; diğer erdemler için de aynı şey geçerlidir. Durum böyleyse, bizatihi erdeme uygun eylemler, bizatihi hazlar olmalıdır…böylece mutluluk hem daha iyi hem daha güzel hem de daha hoştur.”[3]
Aristoteles böylece iyi eylem ve mutluluğun hazla olan ayrılmaz ilişkisini göstermiştir. Ayrım yaptığı karakter erdemlerini (ki onlar tecrübeyle edinilir) ve entelektüel erdemlerini de (ki onlar da eğitim aracılığıyla edinilir) mutluluk ile ilişkilendirir. Phronesis’in yani pratik bilgeliğin eudaimonia’ya ulaşmak için gerekli olduğunu ve aslında en büyük koşulun bu olduğunu dile getirir.
Aristoteles iyi eylem ve mutluluğun hazla olan ayrılmaz ilişkisini göstermiştir.
Böylece Aristoteles ‘mutluluk ahlâkı’nı açıklamış olur. Yaşam boyunca Aristoteles için nihai hedef de bu olacaktır. Buradan hareketle bir başka perspektiften mutluluğu değerlendireceğiz.
Kant ve mutluluk
Mutluluk nihai amaçlanan olarak görülmüştür. Ulaşılması gereken ve insanın eylemleriyle ilişkilendirilen bir durum olarak karşımıza çıkmıştır. Kant bu perspektifi kıracaktır. Kant’ın karşı çıktığı nokta özünde mutluluğun amaç olarak görülmesidir. Bunun anlaşılması için ilkin Kant’ın ahlâklılıktan ne anladığına bakılması gerekecektir. Kant ahlâktan bahsederken kişinin eylemlerinden çıkan sonuçla bir bağlantı kurmaz. Onun için asıl önemli olan şey eylemlerin içinde yatan niyettir, iyi istençtir ya da iyi istemedir.
İyi isteme
Kant ahlâklılığı değerlendirirken bir eylemin içinde yatan asıl niyetin ödeve uyması halinde bile ödevden hareketle yapılıp yapılmayacağı konusunda emin olunamayacağını söylemiştir. Bunun sebebi de bir eylemde bulunurken ödeve uygunluk söz konusu olsa bile bu eylemin ödevden dolayı yapıldığının söylenemeyeceğidir. Eylem bu durumda ben sevgisi gibi bir durumdan dolayı da yapılabiliyor olabilir. Bu durumda asıl olması gereken şey ödeve saygı olacaktır. Kişi ödeve saygısından, bencilce bir amaç gütmeden tamamen ödeve uyma istemiyle hareket etmelidir.
Burada ayrımı yapılması gereken bir durum söz konusudur bu da bizim iyi istemeyi nerede bulduğumuzdur. Kant bu noktada bir ayrım yapar, koşullu ve koşulsuz buyruk. Koşullu buyruk az önce de bahsettiğimiz gibi eylemin bir amaç gütmesi, bir amaçlılık uğruna yapılmasıdır ki Kant bunu şu şekilde açıklar: “Eğer eylem sırf başka bir şey için iyi olacaksa buyruk koşullu olur.” [4]Burada da görmüş olduğumuz gibi böylesi bir buyrukta iyi bir istemeden söz edilemez. Bu yüzden asıl bizim için önemli olacak olan buyruk kesin buyruk olacaktır. Kant kesin buyruğu ise “kendi başına iyi, dolayısıyla kendiliğinden akla uygun”[5]olarak tanımlamaktadır. İşte ancak burada, koşulsuz buyrukta iyi istemden söz edilebilecektir.

Kant bir başka şekilde de kesin buyruğu şu şekilde tanımlar: “Belirli bir davranışla ulaşılacak başka herhangi bir amacı koşul olarak temele koymadan, bu davranışı doğrudan doğruya buyurur.”[6]Dolayısıyla kesin bir buyruğun altında yatan hiçbir amaçlılık söz konusu değildir. O ödevden kaynaklanır ve de sonuçla ilgilenmez. Onda asıl önemli olan şey içeriktir yani niyettir. Ödevden dolayı yapılmış ise işte o zaman biz ona ahlâklılık buyruğu diyebileceğizdir.
Peki bu durumda mutluluk nasıl karşımıza çıkacaktır ve Kant mutluluğu nasıl bir konuma yerleştirecektir? Bunun için asıl bakmamız gereken yer mutluluğun ne olduğu ve Kant’ın mutluluğu nasıl tanımladığıdır.
Mutluluk ve ahlâklılık ilişkisi
Kant mutluluğu öznel bir konuma koymuştur. Mutluluktan hareket edildiğine ve böylesi bir ahlâklılık söz konusu olduğunda burada bireysel istekler ve bencilce amaçlar, çıkarlar söz konusu olacaktır. Bu noktada da mutluluğun tanımı herkes için farklı olacaktır çünkü herkesin ulaşmayı arzuladığı şey bambaşka şeyler olacaktır. Hatta bu durum kişinin kendisi için bile geçerlidir çünkü kişinin mutluluktan anladığı şey de değişim gösterebilecektir. Bu durumda mutluluk göreceli bir hal almıştır. Kant bu noktada ahlâklılık ile mutluluk arasında olan farkı şu şekilde dile getirecektir:
“Kişinin kendi mutluluğu ilkesi en çok reddedilecek ilkedir; bu da onun sırf yanlış olduğundan ve esenliğin hep iyi davranışla orantılı olduğu savının deneyle çelişmesinden değil, ahlâklılığın temellendirilmesinde sırf katkısı olmadığından da değildir -çünkü bir insanı mutlu kılmak başka, iyi yapmak ise başka bir şeydir; zeki ve kendi yararına olanı kolayca kestiren bir insan yapmak başka, erdemli yapmak ise yine başka bir şeydir-; daha çok ahlâklılığın temeline, onu sarsan ve bütün yüceliğini yok eden güdüler koyduğundandır”[7]
Burada da gördüğümüz gibi Kant için mutluluk ile ahlâklılık arasında bariz bir fark açığa çıkmaktadır. Yani ahlâklılık farklı türden bir şeydir. Kişiyi şekillendiren şey söz konusu olduğunda ahlâklılık ilksel bir önem taşımaktadır.
Mutluluğun öznel bir yanı olduğunu dile getirmiştik. Bu durumda mutluluk Kant’ın bahsettiği türden bir ahlâklılık ile çatışacaktır. Çünkü Kant ahlâklılıkta iyi isteme’yi dile getirir ve bu evrensel bir nitelik taşır. Sadece kendimizin değil kendimizle beraber herkes için geçerli olacak bir iyi istemeyi işaret eder. Böylece bizim bireysel olarak ulaşabileceğimiz bir mutluluk herkes tarafından aynı niteliği taşımayacaktır ve de evrensellik iddiasında da bulunamayacaktır. Mutluluk ahlâklılığın hizmetinde olsa bile ‘herkes mutlu olsun’ gibi bir evrensel yasanın varlığı söz konusu olamaz. Bu mantıksız bir yasa olacaktır çünkü bu yasa kişinin istediği her şeyi yapabileceği anlamına gelmektedir. Tabii ki böylesi bir isteme söz konusu olduğunda istemenin bir sonu olmayacaktır ve kişiye hoş gelen her şey istememizin nesnesi olacaktır. Dolayısıyla Kant mutluluğun evrensellik barındıramayacağını gözler önüne sermiştir.
Bu durumda mutluluğun yeri neresidir? Kant mutluluğun yerini şu şekilde açıklamıştır: “Mutluluk kavramı öylesine belirsiz bir kavramdır ki her ne kadar her insan ona ulaşmayı dilese de hiçbir zaman kesinlik ve tutarlılıkla, aslında ne dilendiği ve istendiği söylenemez. Bunun nedeni de şu: mutluluk kavramını oluşturan öğelerin hepsi deneyseldir, yani deneyden ödünç alınmalıdırlar.”[8] Göründüğü üzere Kant bize mutluluğun ‘deneysel’ olduğunu dile getirmiştir. Daha öncesinde mutluluğun evrensellik barındıramayacağından söz etmiştik, şimdi de görmüş oluyoruz ki evrensellik talep etmeyen bir ilke ya da maksim saf aklın kesin olan buyruğuna, yani ‘kategorik imparatif’e işaret edemeyecektir. Dolayısıyla da deneysellikten kurtulamayacaktır.
Kant ahlâklılıktan bahsederken, ahlâklılığın sonuçla ilgilenmediğini açık bir şekilde dile getirmiştir. Eylemin içindeki niyet Kant için asıl önem taşıyan noktadır. Bu durumda önemli olan da eylemin sonucunda duyulan neşe ya da mutluluk gibi öznel hissiyatlar değil, eylemin sonucunda iyi, mutlu ya da neşeli hissetmesek bile iyiyi yani, iyi istemeyi gerçekleştirmemizdir. Bunu gerçekleştirmemizi de sağlayacak olan şey içgüdüler değil aklın rehberliğinde eylemde bulunmaktır.
Kant mutluluğun yerini şu şekilde açıklamıştır: “Mutluluk kavramı öylesine belirsiz bir kavramdır ki her ne kadar her insan ona ulaşmayı dilese de hiçbir zaman kesinlik ve tutarlılıkla, aslında ne dilendiği ve istendiği söylenemez.”
Burada es geçmememiz gereken bir husus vardır. Kant ahlâk ve mutluluk ilişkisinden bahsederken mutluluğu tamamen saf dışı bırakmaz. Onlar sadece ayrıdır ama karşıt da değillerdir. Kant’ın karşı çıktığı şey mutluluğun deneyin temelinde dayanmasından dolayı bir ahlâk yasası olarak kabul edilemeyecek olmasıdır. Mutluluğun çıkış noktasın haz olmasından dolayı mutluluk bize nesnel, evrensel bir ilke, yasa veremeyecektir. Dolayısıyla Kantgenel bir talepten söz etmiş oluyor. Ahlâklılığın kişisel arzu ve isteklerden öncelliğini dile getirmiş oluyor.
Buradan çıkaracağımız sonuç, Kant için ahlâklılık ve mutluluğun eşit düzlemde olamayacağıdır. Nihai amaç olarak mutluluğun belirlenmesi evrensellik iddia edemeyecektir çünkü mutluluk herkes için farklı bir şeyi çağrıştıracaktır. Eylemlerimizi de mutluluk adı altında yapmamız bir amaç barındırmış olacaktır ve bize bir koşul’luluk verecektir. Bu durumda da asıl olan ahlâklılık buyruğuna ters düşecektir. Dolayısıyla Kant ‘mutluluk ahlâkı’na karşı çıkacaktır.
Sonuç
Sonuç olarak mutluluk hakkındaki bu iki zıt fikir yani, Aristoteles’in mutluluk ahlâkı ile Kant’ın mutluluğa nazaran ahlâklılık öncelliği arasında bariz bir fark açığa çıkmış oluyor. Aristoteles’e baktığımızda iyi bir eylemin duygulara ve akla uyması gerektiğini görmüş oluyoruz. Peki bu mümkün mü?
Buna en iyi yanıtı Kant vermiş oluyor. Bu yanıt da duyguların ahlâki bir niteliğinin olamayacağıdır. Kant için biz bir eylemde bulunurken bunu ahlâken yapmamız yani ahlâklılık buyruğuna uymamız gerecektir. Böylece duyguların, haz ve çıkarların dolayısıyla da mutluluğun ahlâklılıkta yeri olmayacağını Kant bize göstermiştir. Sonucunda mutluluk da âni ulaşılıp kaybedilen, bütün bir ömür boyunca arzulanan ama hepimiz’den ziyade ben’i ilgilendiren bir ruh durumu olarak kalacaktır.
Kaynakça
Aristoteles, Eudemos’a Etik, çev. Saffet Babür, BilgeSu Yayıncılık, Ankara, 2020.
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev. Zeki Özcan, Sentez Yayıncılık, Ankara, 2014.
Kant, I., Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2020.
Tosun, C. M. & Altıntop, S., “Mutluluk Ahlâkı Mümkün Müdür?”, Pesa Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 4, cilt 3, 2017, ss. 182-192.
[1] Aristoteles, Eudemos’a Etik, çev. Saffet Babür, BilgeSu Yayıncılık, Ankara, 2020, s.17.
[2] Aristoteles, Eudemos’a Etik, s.23.
[3] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev. Zeki Özcan, Sentez Yayıncılık, Ankara, 2014, s.73.
[4] I., Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2020, s.31.
[5] I., Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s.31.
[6] A.g.e., s.32.
[7] A.g.e., s.60.
[8] A.g.e., s.34.

