GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Ölümle yaşamın arasına sıkışmış bir beyin
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Düşünce > Okuyorum > Ölümle yaşamın arasına sıkışmış bir beyin
İnsanlığın İncileriOkuyorumPsikiyatriPsikoloji

Ölümle yaşamın arasına sıkışmış bir beyin

Yazar: İrem Karabayır Yayın Tarihi: 2 Ağustos 2025 15 Dakikalık Okuma
Paylaş

“Onların hayatları, yılın mevsimleri gibi belirli bir sınıra sahiptir. Yılın mevsimleri gibi ılıman yerlerde geçen onların hayatları. Oysa benim hayatımda tek bir mevsim oldu ve hep aynı yerdeyim. Sanki bütün hayatım soğuk bir yerde ve sonsuz bir karanlıkta geçmişti. Ne var ki içimde, beni mum gibi eriten bir ateş var daima.”

İçindekiler
Savaş ile barışın arasına sıkışmış bir dünyaDonanımlı ama mutsuzMutluluğa yürüyüşün(!) bir yüzüSiyahlar içinde bir melek: Ölüm‘Gerçek’ten uzak, yabancı bir yaşamKökenleri anneye bağlanan dallarDöngü içinde yitip giden bir hayatKaynakça

İrem Karabayır

Savaş ile barışın arasına sıkışmış bir dünya

Sadık Hidayet, 1903 yılında; İran siyasi çalkalanmaların göbeğinde kaynarken, toplum ise savaşın elinin batılılaşma ile muhafaza etme parmakları arasında günden güne sıkışıyorken dünyaya geldi. Onun doğduğu dönemde Büyük Dünya Savaşı çıktı çıkacak bir vaziyette, hem komşu Osmanlı hem de İran batılılaşma için mücadele vermekteydi.

Psikolojik bunalımını ve özellikle ilk intihar girişiminden sonra üzerinde sık sık düşündüğü ölüm kavramını, neredeyse tüm eserlerinde işledi.

İran’da gerçekleşmesi beklenen meşrutiyet, aydınlar ile dönemin rejim sahipleri arasında bir gerilim yaratıyor; özgürlük, adalet, ilerleme anahtar kelimeler olarak halkın dimağına kazınmaya çalışılıyordu. Halkta genel bir gerilim havası hâkimdi. İnsanlar, aydınlanma ile rejim arasına sıkışmış, bir o yönden bir bu yöne çekiştirilip duruyordu. Böyle bir dönemde dünyaya gelen Sadık Hidayet’te de böyle bir hâl mevcuttu.

Donanımlı ama mutsuz

Sadık Hidayet, soylu bir aileye mensup olarak dünyaya gelmiş bir çocuktu. Avrupa’da eğitim almış, uzun bir süre orada yaşamış, pek çok dile hâkimiyeti olan donanımlı bir insandı. Kendisi bir diş hekimi olmasına rağmen, edebiyat çevreleri tarafından da kabul görmüş, dönemin Avrupa edebiyat topluluklarında yerini almıştı.

Sadık Hidayet oldukça içine kapanık bir çocuktu. Bu durum gençliğinde de böyle devam edip, 1927 yılında Paris’te bir nehre atlayarak intihar etmesiyle sonuçlanacaktı. Başarısız olduğu bu intihar girişiminde kayıkla gezinti yapmakta olan bir çift tarafından kurtarılsa da, 1951 yılında tekrarlanan ve son kez kalkıştığı intihar girişiminde bu kadar şanslı olamayacaktı.

İnsanlar, aydınlanma ile rejim arasına sıkışmış, bir o yönden bir bu yöne çekiştirilip duruyordu.

Psikolojik bunalımını ve özellikle ilk intihar girişiminden sonra üzerinde sık sık düşündüğü ölüm kavramını, neredeyse tüm eserlerinde işledi.

Her ne kadar soylu bir aileden gelmiş olsa da ailesinin nüfuzunu kullanmak istemeyen Hidayet, ailesiyle finansal tüm bağlarını kopardı ve hayatına geçimini kitap çevirileriyle ve yazdığı öykülerle kazanan fakir bir insan olarak devam etti.

Mutluluğa yürüyüşün(!) bir yüzü

Sadık Hidayet’in Paris’ten İran’a döndüğü sırada, İkinci Dünya Savaşı tüm dünyaya etkisini hayli şiddetli göstermiş, bu durum İran’ı ve İran halkını da vurmuştu. Bu durum ile beraber umutsuzluğu daha da artan Hidayet, ölüme daha fazla sarılmış ve mutluluğun bu dünyada elde edilemeyecek olduğunu, ölümün mutluluğun tek kaynağı olduğunu dikte etmeye başlamıştı.

Başbakan olan eniştesinin de bir suikasta kurban gitmesiyle bardağı taşan Hidayet; 1951 yılında dairesine kapandı, tüm delikleri tıkadı, güzelce giyindi, tıraşını oldu, tüm kitaplarını yaktı ve gaz musluğunu açarak herkese dikte ettiği o mutluluğuna(!) yürüdü.

Aynı zamanda tam tersi olarak toplumun çözülmesi, bireyler üzerindeki baskısının azalması da kişilerde bir terk edilmişlik ve yalnızlık hissi doğurur.

Hidayet’in intiharı, elbette ki toplumdan emareler barındırıyordu. İntiharı, “Kurbanın kendisinin olumlu veya olumsuz bir eyleminden doğrudan veya dolaylı olarak kaynaklanan ve bu sonucu üreteceğini bildiği tüm ölüm vakaları” olarak tanımlayan Durkheim’e göre intihar, toplumsal bir eylemdir. Sebebi her ne olursa olsun; olaylarla başa çıkamayan, çaresizlik ve umutsuzluk hisseden, kendinde bir gelecek ve iyileşme göremeyen kişiler intihara sığınır ve bunu bir kaçış yolu, bir kurtuluş olarak görürler. Toplumun bireyler üzerindeki etkileri ile de bu durum körüklenebilir.

Bu etkilenimler içinde yalnızca toplumun birey üzerindeki baskısı sayılmamalıdır. Aynı zamanda tam tersi olarak toplumun çözülmesi, bireyler üzerindeki baskısının azalması da kişilerde bir terk edilmişlik ve yalnızlık hissi doğurur. Bu hisler melankoliyi, melankoli ise intiharı beraberinde getirebilir. Bununla beraber, eğer ki kişi kendini toplumdan soyutlar ve herkesten farklı olduğunu düşünüp ayrışırsa, toplum tarafından öteki kabul edilir. Her ne kadar kişilere göre kendileri, “sonunda kabuğunu kırmış ve toplum yumurtasının sınırlarından kurtulmuş” olsa da ötekilik, hep bir yalnızlığı, bir yoksunluğu içerir.

Bir kere daha, tek bir an daha görmek o meleği, o kadar önemli ki onun için.

“Korkunç bir şeydi bu: ne tam diri ne tam ölü olduğunu hissetmek.” sözlerini kullanan Hidayet için ölüm hep onun beyninin bir yerlerindedir. Ölümü her zaman başucunda hisseder. Ölümü hayatının bir noktasında düşünenler, bir daha eskisi gibi olamazlar. Onların bir yanı hep ölüm olacaktır. Bir yanlarıyla her gün ölecekler ama yaşarken de bu iki gerçeğin arasına sıkışıp kalacaklardır.

Sadık Hidayet’in ölüme hissettiği bu arzu ve özlem, aslında derinlerinde ziyadesiyle ölüm korkusu barındırır. Bu korkunun ve ölümün gerçekliğinin karşısında biçare kalan Hidayet ise bunu, üzerine koşarak yok sayar.

Nitekim anlamlı olan tek şey ölüm kahramanımız için; ne ölümden öncesi ne de sonrası.

Ölümü bu derece hayatına ve eserlerine işlemiş Hidayet, özellikle Kör Baykuş romanı ile bilinir. “İran’ın Kafka’sı” olarak bilinen Hidayet, bu eserinde ölümle birlikte başka pek çok psikolojik bunalımı da karakterlerinde işler. Bu yazımızda Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanını edebi, psikolojik ve sosyolojik çerçevelerde inceleyeceğiz.

Siyahlar içinde bir melek: Ölüm

Sadık Hidayet, pek çok romanı gibi bu romanda da mecazi anlatımı hemen her yerde kullanmıştır. Gerek kahramanın yaşadığı olaylar olsun, gerek kişiler, gerekse kalemdan, testi gibi araç gereçler hep mecazi bir süsle süslenmiş, kahramanın ikiliklerinin araçları olmuştur.

Ölümü hayatının bir noktasında düşünenler, bir daha eskisi gibi olamazlar.

Romanımız, kahramanın gördüğü doğaüstü bir kadınla başlıyor. Bu kadın o kadar güzel, o kadar ayrı ki tüm o gerçekler, hayatlar, kişiler sönüyor. Bir tek o kalıyor kahramanımız için. Amcasına şarap ikram etmek için mutfağa gittiğinde, pencereden gördüğü bu kadın her şeyi oluyor kahramanımızın. Öyle ki bir daha baktığında, sanki kurşun bir duvarla örülmüş olduğunu gördüğü pencere ile birlikte dünyası başına yıkılıyor.

Sadık Hidayet

Tüm hayatını askıya alıp günlerini o kadını düşünmekle, o kadını aramakla geçiriyor. Bir kere daha, tek bir an daha görmek o meleği, o kadar önemli ki onun için.

Kahramanımızın gördüğü o olağanüstü melek, aslında ölümün ta kendisi.

Ümitler tükenmişken birden o melek çıkageliyor. Kapının önünde bekliyor kahramanımızı, siyahlar içinde. Ne yapacağını bilmeyen kahramanımızın şaşkın bakışları eşliğinde eve giriyor, yatağa uzanıyor ve öylece kalıyor. Birden ölüm oluyor melek. Öylece, buz gibi…

Kahramanımızın gördüğü o olağanüstü melek, aslında ölümün ta kendisi. Tüm o hayatının anlamsızlığında, mutsuzluğunda, çelişkisinde gördüğü tek güzel şey. Bir kere gördükten sonra meleği, bir daha eski hayatına dönememesinin sebebi de bu: “Onu kaybettiğimden beri, onunla arama bir taş duvar, kurşun ağırlığında penceresiz nemli bir taş set çekildiğinden beri, hayatımın artık hep boşuna olduğunu, kaybolup gideceğini hissettim.”

Fakat daha sonra, ölümün ona kendi ayaklarıyla gelmesiyle beraber işler değişiyor. Tüm o engin güzellik, ulaşılmazlık birden onun oluveriyor. Ölümün cesedini gömmeye giderken onu taşıdığı bavul, her şeyden ağır geliyor kahramanımız için. Ancak onu toprağın altına sıkıştırıp da yalnızca kendinin yapınca rahatlıyor. Anlamsız oluyor tekrardan her şey. Nitekim anlamlı olan tek şey ölüm kahramanımız için; ne ölümden öncesi ne de sonrası: “O iri gözleri kan pıhtısı içinde gördükten sonra karanlık gecede, hayatımı baştan ayağa saran derin bir gecede yürüyordum. Yolumu aydınlatan o bir çift göz sonsuza dek sönmüştü artık ve bundan sonra benim için, bir yere varmışım ya da hiç varmamışım ne önemi vardı ki!”

Kahramanımızı ölüme bu kadar yaklaştıran olay, elbette ki yalnızca yaşamın anlamsızlığı değildi. Kahramanımız aslında disosiyatif bozukluklardan muzdaripti.

“Adamotunun erkek ve dişi kökleri gibi birbirimize yapışmıştık. Aslında bedeni, erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunun yakıcı aşkına sahipti.” sözleri ile ölüme duyduğu özlemi anlatan kahramanımız, hayatını gün gün zehirleyen bu olguya mecbur: “Bütün hayatımı zehirleyen kişi oydu. Aslında ben de zehre bulanmış bir hayattan başkasını yaşayamazdım.”

‘Gerçek’ten uzak, yabancı bir yaşam

Kahramanımızı ölüme bu kadar yaklaştıran olay, elbette ki yalnızca yaşamın anlamsızlığı değildi. Kahramanımız aslında disosiyatif bozukluklardan muzdaripti. Birazdan alıntılarla da destekleyeceğimiz bu bozuklukları depersonalizasyon/derealizasyon sınıfına sokabiliriz. Ancak bu bozuklukların kahramanımızın hayatındaki görünümünü incelemeden önce, gelin onların ne olduğuna bir bakalım.

Genelde eş zamanlı görülen depersonalizasyon ve derealizasyon, disosiyatif bozukluğun alt türleridir. Birbirlerinden farklı ancak oldukça yakın deneyimler hissettiren bu iki bozukluk, kişinin günlük hayatını etkisi altına almakta, ileri seviyeleri yaşamın devamlılığını imkânsız kılmaktadır.

Travma, yorgunluk gibi çeşitli sebeplerle görülen bu hastalıkların dalları, kökenlerini kahramanın çocukluğuna dayamaktadır.

Depersonalizasyonda kişi, gerçekdışı bir kendilik deneyimler. Kendini üçüncü bir gözmüş gibi gözlemleme, vücuttan kopma, kendi bedenine yabancılaşma gibi durumları deneyimler. Derealizasyonda ise bu deneyimler; zaman ve mekân algısının bozulması, gerçekdışı olaylar yaşama, bir rüya deneyimi ve renk, eşya gibi çevresindeki şeylere yabancılaşma durumlarını içerir.

Travma, yorgunluk gibi çeşitli sebeplerle görülen bu hastalıkların dalları, kökenlerini kahramanın çocukluğuna dayamaktadır. Ailesi tarafından sevgi görmemiş ve sürekli bir ikilem, bir çelişki içinde yaşamını sürdürmüş olan kahramanımız, afyon bağımlılığının da işi körüklemesiyle hayatına devam edemez olmuştur. Gelin şimdi kahramanın ailesinden başlayarak bakış açısını, yaşadığı sanrıları, komplekslerini biraz daha detaylandıralım.

Kökenleri anneye bağlanan dallar

Çocukluğu yoksunluk ve çelişki içerisinde geçen kahramanımız, Bugamdasi adlı Hint bir anneden ve ona tıpatıp benzeyen bir ikize sahip bir babadan dünyaya gelmiştir. Kahramanımız her fırsatta annesinin olağanüstü güzelliğinden bahsedip, babasının annesine karşı olan duygularını kendisinin meleğe karşı olan duygularına benzetmiştir. Babası da annesi karşısında lâl olmuştur. Ondan başka hiçbir şeyi gözü görmemektedir.

Başlangıcından itibaren hiçbir şey gerçek değil ki onun için.

Ancak dedik ya; kendisine tıpatıp benzeyen, aynı düşünen, aynı hisseden bir de ikizi vardır babasının. O âşık olur da amcası âşık olmaz mı! O da tutulmuştur annesine. Bunun üzerine annesi, hangisi amcası hangisi babası öğrenmek adına bir test yapar. İki kardeşi de zifiri karanlık bir odaya kilitleyip yanlarına bir de zehirli kobra yılanı koyar. Her kim ki bu odadan sağ çıkarsa, kadın onu tercih edecektir. Bir kişi sağ çıkmıştır odadan ancak o da aklını yitirmiştir. Dolayısıyla bu kişi kahramanımızın babası mı amcası mı hiçbir zaman bilinemez.

Babası aslında babası mı, amcası mı o bile belli olmayan kahramanımız, kökenlerini buraya bağladığı pek çok çelişki dalları arasında kaybolur. Başlangıcından itibaren hiçbir şey gerçek değil ki onun için.

Kahramanımız bir tek annesinin o müthiş güzelliğini hatırlar, bir de kendisine bıraktığı kobra zehirli şarabı. Annesinden göremediği o sevgi, şefkat gelir oturur içine ve bilinmezlik olarak dışarı taşar.

Yani kahramanımızda, güzelliğin sevgi ve hayranlıkla özdeşleştiğini görebiliriz.

Demiştik ya kahramanımız her duyguyu ikili yaşar, her şeyi çelişkilidir diye; annesine de hem nefreti hisseder hem de ona teslim olur.

Kahramanımız için güzelliğin ne kadar ön planda olduğunu, fiziksel görünüşün ne denli betimlendiğini hemen her cümlede görürüz. Bu görünüş, gerek insanların olsun gerek evlerin olsun, kahramanımızın hayatında yer edinir: “Yolun iki yanında kesik kesik tepeler; basık, lanetli, tuhaf ağaçlar ve onların ardında üçgen, küp ve prizma şeklinde; camsız, küçük ve karanlık pencereleri olan ağaçlar görünüyordu. Bu pencereler, hezeyan içindeki sersemlemiş bir insanın şaşkın gözlerini andırıyordu. Bilmiyorum, duvarlarda ne vardı da insanın kalbine işleyen bir üşüme ve soğukluk hissi veriyordu. Öyle ki herhangi canlı bir varlığın burada yaşaması mümkün değildi. Belki de hayali varlıkların gölgeleri için yapılmıştı bu evler.”

Annesi ve o olağanüstü meleği son derece güzel olarak betimlerken, sevmediği insanları, yaşlı hurdacıyı, mezarcıyı ise son derece çirkin ve rahatsız edici betimlemektedir. Yani kahramanımızda, güzelliğin sevgi ve hayranlıkla özdeşleştiğini görebiliriz.

Döngü içinde yitip giden bir hayat

Karakterimiz için her şeyin bir çelişki ve gerçek dışılık içerdiğini söylemiştik. Öyle ki bu durum okuyucuya da yansır. Kitapta anlatılan hiçbir şeyin kesinliği yoktur; annesinin, karısının, o yaşlı hurdacının, gidip gömdüğü mezarın, karısına karşı işlediği cinayetin…

Var olan her şey kahramanın kafasında dönen hikâyeler olabilir. Bununla beraber kahramanımız bir afyon bağımlısıdır. Kendisi, uyuşturucu bir madde olan afyonu kullandığında her yerin aydınlandığını, rahatladığını ve gerçeğe döndüğünü söylemektedir. Onun etkisi dışındayken de ne derece yoksunluk çektiğini ve ona ihtiyaç duyduğunu şu cümle ile görebiliriz: “Bundan sonra adeta azap çeken bir ruh gibi ne kadar beklesem, gözlesem, arayıp tarasam da bir faydası yoktu.” Bu durum da okuyucunun anlatılanlara karşı şüphelerini pekiştirir.

Kitapta anlatılan hiçbir şeyin kesinliği yoktur

Kitapta sürekli bir rüyadan uyanma, tekrar karanlığa hapsolma ve başka başka bedenlerde kendini görme durumu hâkimdir. Disosiyatif bozukluklarla açıklayabileceğimiz bu sanrılar, kahramanımızı bir gölgeden ibaret kılmıştır. O artık kendi hayatının öznesi değil, baykuşudur.

Farklısın diğerlerinden. Herkesin hayatını yaşamıyorsun. Kendi hayatını da yaşamıyorsun gerçi. Neyi yaşadığını, ne zaman yaşadığını bilmiyorsun. Yüzün, elin, sesin, beynin, gözyaşın bile senin değil. İnsanlığın tüm yükü omuzlarında, eziyorlar. Her şey o kadar gerçek değil ama bir o kadar da gerçek ki bu ikisi arasında sıkışıp kalıyorsun. Ama bu iki duvarın arası korku dolu. Bir tek ölüm paklayacak seni, biliyorsun. Bir tek öldüğün zaman belli, bir tek ölüm gerçek. Sen ise ona ulaşmak için, o yorgun ayaklarınla, var gücünle koşuyorsun.

Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/pub/cuilah/issue/74712/1094732

https://dergipark.org.tr/tr/pub/diledeara/issue/80555/1380256

https://www.cafrande.org/sadik-hidayet-ve-olum-tek-korkum-kendimi-taniyamadan-once-olmek/

https://oggito.com/icerikler/tufan-erbaristiran-dan-sadik-hidayet-in-kor-baykus-eserinin-coklu-oznelerine-bir-bakis/64569

https://www.anormalpsikoloji.com/kor-baykus-romaninda-anlaticinin-yasadigi-kompleksler

https://dergipark.org.tr/tr/pub/joa/issue/43506/531873

https://dergipark.org.tr/tr/pub/diledeara/issue/80555/1380256

https://www.rehberlikservisi.net/kor-baykus-sadik-hidayet-kitap-inceleme/#google_vignette

https://www.sehercakmak.com/blog/depersonalizasyon-bozuklugu

https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10132272

https://www.erdempsikiyatri.com/depersonalizasyon-bozuklugu-nedir







Etiketler: anne, depersonalizasyon, derealizasyon, disosiyatif bozukluk, İran, İran edebiyatı, kafka, Kör Baykuş, ölüm, Sadık Hidayet, sanrı
İrem Karabayır 2 Ağustos 2025
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı Neandertal’lerin günlük öğünü: Larvalar
Sonraki Yazı sosyal İktisadın geçmişi ve bugün

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
kurt, köpek
Acaba Öyle midir?Zooloji

İddia: “Kurt evcilleşmeyen tek hayvandır!”

Tabii ki bu cümle baştan aşağı yanlıştır. Öncelikle kurt ilk ve en mükemmel evcilleşen hayvandır. İnsanın en yakın dostu köpek…

2 Şubat 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Yaşamın parıltısı: İnsanlar ve diğer canlılar gerçekte çok zayıf bir ışık yayar, ölünce bu ışık kayboluyor

Hepimizin vücudu, hücrelerimizin yoğun kimyasal dansı sırasında sonsuz derecede bir ışık yayıyor; ta ki o dans durana kadar.

Biyoloji
28 Ocak 2026

Hipnoz sihir değildir!

Onlarca yıldır araştırmacılar hipnozun nasıl çalıştığı sorusunu araştırıyor ve bu sorunun cevabı hakkında sadece birtakım fikirleri var.

Psikiyatri
22 Ocak 2026

Topkapı Müzesi’nde Türk Saatleri Sergisi ile zaman kavramı

Salvador Dali’nin Belleğin Azmi eseri ile hatırlamanın gücü...

Psikiyatri
14 Ocak 2026

Kararların mimarı mı, yoksa maruz kalmanın mahkûmu mu? İradeyi yeniden tanımlamak

Kararlarımızın mutlak sahibi miyiz? Gelin yakından bakalım.

Psikoloji
29 Aralık 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?