Kendimiz olarak yaşamak, gerçek ve yakın bağlar kurmak nasıl mümkün olabilir? Güvende hissettiğimiz ortamları, oluş-ları artırarak diye düşünüyorum ama bunu adresleyebileceğimiz yerler, terapi odası dışında neresi olabilir bilemiyorum.
Dr. Dünya Hatice Gönül
Psikiyatrist
Yaşadığımız dönemde insanlar mutsuz, kopuk, köksüz hissediyor gözlemlediğim kadarıyla. Bunun narsisizmden çok, şizoid yapılanmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Mesleğin özellikle ilk yıllarında şizoid, nadiren karşılaştığımız bir kişilik patolojisiydi benim için. Poliklinikte ya da yataklı serviste karşılaşıp-tedavi ve takip ettiğim şizoid vakaları çok yok hatırımda, belki silik anılar halinde… Terapide mesai harcadıkça, okudukça, çalıştıkça fark ettiğim şey, şizoid özelliklerin az ya da çok, hemen hepimizde bulunan temel bir yapı oluşu oldu. Burada bahsettiğim Şizoid Bozukluk değil elbette.
Bebek dünyaya geldiğinde aradığı yöneldiği şey ilişki ve bu arayış, ilk nefesten son ana kadar devam ediyor. İlişkide olmak, bağlanmak, sevmek-sevilmek için tasarlanmışız. Bebek, destekleyici, kolaylaştırıcı, sevgi verebilen bir ortama doğduysa, kendisinin bakım verenler tarafından önemli ve sevilir olduğunu, bakım verenlerin de kendisi için önemli olduğunu deneyimleyebiliyor. Bu durumda hissettiği şey; güvende ve gerçek olma hali oluyor ve bu halle birlikte bebek, birey-self oluşunu (kendiliğini) deneyimleyebiliyor. Bu ilişkide hissettiği güven, aidiyet ve bağlılıkla, dış dünyayı keşfetmeye yönelebiliyor. Canlı, yaratıcı, spontan, sevebilen, sevgiyi alabilen doğal kendiliğini yaşayabiliyor.
Bebek, destekleyici, kolaylaştırıcı, sevgi verebilen bir ortama doğduysa, kendisinin bakım verenler tarafından önemli ve sevilir olduğunu, bakım verenlerin de kendisi için önemli olduğunu deneyimleyebiliyor.
Doğduğu çevre, destekleyici, kolaylaştırıcı ve sevgi dolu olmaktan uzaksa, bebek güvende hissetmiyor ve tehlikelerden korunmak için savunma mekanizmaları geliştiriyor. Gerçek-vital-kırılgan selfi korumak için onu saklıyor ve dış dünyayla, dış dünyanın onaylayacağını düşündüğü-umduğu bir maskenin ardından ilişki kuruyor. Buradaki temel duygusu, korku. Zarar göreceği, yutulacağı korkusuyla, gerçek -canlılık sahibi kendilik, potansiyelleri uyanmamış şekilde, adeta bir mahzende saklanıyor. Dış dünya-hayat; keşfedilecek, yaşanacak olmaktan çok tehlikelerle dolu, kaçınıp saklanılması gereken bir yer haline geliyor. Aidiyet, bağlılık ve güven olmuyor. Bunun yerine korku, boşluk, hiçlik, köksüzlük hissediliyor. Bu boşluk ve korkuyla baş edebilmek için, dış dünyadaki kötü nesneler içe aktarılıyor ve onların içsel temsilleriyle ilişki kuruluyor fantezi dünyasında. Dış dünyayla korku dolu temas sonucu, self-kendilik içe çekiliyor. Bu korunmak, gerçek kendiliği korumak için keşfedilen bir yol olsa da, selfin tamamen kaybedilmesi riskiyle, kişi içe aktarılan kötü nesnelerin içsel temsilleriyle fantezi dünyasında ilişkide kalmaya, dış dünyayla da -sosyal bir maskenin ardından da olsa- temasta kalmaya devam ediyor. Duyguları hissedebilen, potansiyellerle dolu, ama ihtiyaçları karşılanmadığı için aç ve bakımsız kalmış canlı, kırılgan-gerçek-kendilik mahzende kilitli tutulduğu için, kurulan ilişkiler, mekanik, duygudan yoksun oluyor. Hayat; “olarak” değil, “yaparak”, “taklit ederek”, “mış gibi yapılarak” yaşanmaya çalışılıyor. Uzun vadede, yalnızlık, köksüzlük hissini derinleştiren bir duruma sebep oluyor bu tablo ve toplumda katlanarak artan bir duruma evriliyor. Bir cesaret gerçek olmaya niyet ettiğimizde, düşmanlık ya da soğuklukla karşılanıyorsak, bu teşebbüsümüzdeki hayal kırıklığı bizi de içimize kapanmaya, yüzeysel ilişkiler kurmaya itebiliyor.
Ve bunlara bulunmaya çalışılan hap çözümler, nefesini doğru al, hayatına doğru diyeti ekle, şu mantrayı şu kadar kere ve şu şekilde bırak, şu egzersizleri yap, takıntılı olmayı bırak ama istediğini net bir şekilde istemeye ve beklemeye devam et, şu dolunayı-şu tutulmayı bekle, yap ya da bırak… Hepsinin mesajı: “Bu durumu bir şeyler yaparak değiştir, bugün olmazsa yarın, o dolunayda mutlaka!”. Oysa değiş-(tir)-mek için, paradoksal olarak, birilerinin olduğumuz halimizle bizi sevmesine, değer vermesine ve tam da şu an gerçek olmaya ihtiyacımız var. Elbette bunun söylendiği gibi kolay olmadığını biliyorum.
Hiçbirimiz ne ideal insan, sevgili, eş, anne-baba, çocuk, arkadaş, dostuz, ne de canavar… Eksiklikleri ve kusurlarıyla, hatta tam da bunlar sebebiyle değer görmeyi hak eden şefkat duyulası, zayıf, biricik, sevilesi varlıklarız. Dahası sevmek ve sevilmek, bağlanmak üzere tasarlanmış varlıklarız.
Peki kendimiz olarak yaşamak, gerçek ve yakın bağlar kurmak nasıl mümkün olabilir? Güvende hissettiğimiz ortamları, oluş-ları artırarak diye düşünüyorum ama bunu adresleyebileceğimiz yerler, terapi odası dışında neresi olabilir bilemiyorum.
Elele verip, buna cevap bulabilmeyi umuyorum.
*Klein, Winnicot, Farbain, Guntrip ve Erskin’e minnetle..

