İlacı ve terapiyi birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak kullandığımız bütüncül tedavi modelleri önümüzdeki yıllarda çok daha yaygınlaşacak gibi görünüyor.
Prof. Dr. Kürşat Altınbaş
Psikiyatri Uzmanı
Emrah Maraşo
GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni
Zayıflama ilaçları beyinde tam olarak nereye etki ediyor ki hem iştahı hem de dürtüleri bastırabiliyor?
Kürşat Altınbaş: Bu ilaçların çoğu, vücudumuzun yemek yedikten sonra doğal olarak salgıladığı bir hormonu (GLP-1) taklit ediyor. Yani aslında beyne “yeterince yedin, doydun” mesajını gönderen sinyali güçlendiriyorlar. Bu mesajın ulaştığı en önemli durak, beynin tabanındaki hipotalamus ve beyin sapıdır; burası açlık ve tokluğun ana kumanda merkezi gibi çalışır.
Tokluk sinyali ve psikolojik çekim
İşin ilginç yanı şu: bu ilaçlar sadece “midem doldu” duygusuyla ilgili bölgelere değil, beynin ödül ve istek devrelerine de dokunuyor. Bir yemeği gördüğümüzde ya da düşündüğümüzde bizi ona doğru iten o “canım çekti” dürtüsü, dopamin ağırlıklı ödül sisteminden doğar. GLP-1 ilaçları bu devredeki iştahı ve arzuyu biraz kısıyor. Bu yüzden hastalar çoğu zaman “yemek artık aklımı o kadar meşgul etmiyor” der. Kısacası ilaç iki koldan çalışır: bir yandan tokluk sinyalini artırır, diğer yandan yiyeceğe duyulan psikolojik çekimi azaltır.
İlaç kapıyı aralıyor
Kilo verdikçe hissedilen motivasyon mu daha baskın, yoksa ilacın doğrudan beyin kimyasına yaptığı etki mi?
Kürşat Altınbaş: İkisi de rol oynuyor, ama sıralama önemli. Başlangıçta baskın olan, ilacın doğrudan beyin kimyasına yaptığı etkidir. İlk haftalarda kişi henüz gözle görülür şekilde zayıflamadan iştahının kesildiğini, porsiyonlarının küçüldüğünü fark eder. Bu tamamen biyolojiktir; iradeyle ya da “kendini toparlamayla” ilgisi yoktur.
Ancak zaman içinde ikinci bir güç devreye girer: psikolojik motivasyon. Terazide rakamların düşmesi, kıyafetlerin rahatlaması, nefesin açılması insanı motive eder ve bu motivasyon sağlıklı alışkanlıkları sürdürmeyi kolaylaştırır. Yani ilaç kapıyı aralar, kişinin kendi motivasyonu ise o kapıdan içeri girip kalıcı değişimi mümkün kılar. En iyi sonuçlar, bu iki gücün birlikte çalıştığı durumlarda görülür.

Bağımlılık tedavisinde yeni bir ilaç hâline gelebilirler
Bu ilaçlar gelecekte alkol, sigara veya madde bağımlılığının tedavisinde kullanılabilir mi?
Kürşat Altınbaş: Bu, şu anda alanın en heyecan verici sorularından biri. Mantık şuna dayanıyor: yemeğe duyulan aşırı istek ile alkole, sigaraya ya da bir maddeye duyulan istek, beyinde büyük ölçüde aynı ödül devrelerini kullanıyor. GLP-1 ilaçları bu devredeki “şiddetli isteği” törpülediği için, aynı frende bağımlılıklar için de basılabileceği düşünülüyor.
Bu sadece bir teori de değil. 2025’te yayımlanan randomize ve plasebo kontrollü bir çalışma, semaglutidin, alkol kullanım bozukluğu olan kişilerde ağır içme günlerini ve içme isteğini anlamlı ölçüde azalttığını gösterdi. Sigara ve diğer maddeler için de umut verici erken bulgular var. Yine de dürüst olmak gerekir: bu kullanımlar henüz resmî bir tedavi olarak onaylanmış değil, araştırma aşamasında. Önümüzdeki yıllarda bağımlılık tedavisinde yeni bir araç hâline gelmeleri kuvvetle muhtemel, ama bunu kesinleştirmek için daha geniş çalışmalara ihtiyaç var.
İlaç, duygusal yemenin duygusunu tedavi etmiyor
“Duygusal yeme” alışkanlığı olanlarda bu ilaçlar nasıl bir değişim yaratıyor? İlaç bırakılınca o yeme isteği geri dönüyor mu?
Kürşat Altınbaş: Duygusal yemede kişi aslında açlıktan değil; stres, sıkıntı, üzüntü ya da can sıkıntısı yüzünden yer. Burada yemek bir tür rahatlama, bir sakinleşme aracıdır. GLP-1 ilaçları yiyeceğin verdiği o anlık ödül ve rahatlama hissini zayıflattığı için, birçok kişi “canım sıkıldığında dolaba gitme isteğim azaldı”, “yemek eskisi kadar teselli etmiyor” der. Yani duygusal yemenin kimyasal itici gücü hafifler.
Ama önemli bir gerçeği açık söylemek gerekir: ilaç, duygusal yemenin altındaki duyguyu tedavi etmez. Stresin, kaygının ya da yalnızlığın kendisini ortadan kaldırmaz; sadece bunlara verilen “yemek” tepkisini zayıflatır. Bu nedenle ilaç bırakıldığında, altta yatan duygusal ihtiyaçlar hâlâ oradaysa yeme isteği büyük ölçüde geri dönebilir. Kalıcı sonuç için ilacın yanında, duyguyla baş etmenin başka yollarını öğreten psikolojik destek çok değerlidir.
İlaç bir mutluluk söndürücü değil ama bireysel tepkiler izlenmeli
Beyindeki ödül sistemini baskılamak; yemek ve alkol dışında, kişinin genel yaşam sevincini veya motivasyonunu da köreltiyor mu?
Kürşat Altınbaş: Bu, çok haklı ve sık sorulan bir endişe. Neyse ki mevcut bulgular, bu ilaçların ödül sistemini tamamen “kapatmadığını”, daha çok yeme ve içme gibi belirli aşırı isteklerin sesini kıstığını gösteriyor. Yani insanlar genellikle hayattan zevk almayı, sevdikleriyle vakit geçirmekten mutlu olmayı ya da hedeflerine motive olmayı sürdürüyor.
Bununla birlikte, herkes aynı değildir. Bazı kişiler “eskisi kadar keyif alamıyorum” diyebilir ya da isteksizlik, düşük ruh hâli tarif edebilir. Böyle bir durum ortaya çıkarsa bu hafife alınmamalı ve mutlaka doktora bildirilmelidir; çünkü genel bir keyifsizlik ya da motivasyon kaybı, dikkat edilmesi gereken bir işaret olabilir. Genel tabloda ilaç bir “mutluluk söndürücü” değildir, ama bireysel tepkileri izlemek şarttır.
Psikiyatrik tabloyu kötüleştirmeden bedensel iyileşme
Psikiyatrik rahatsızlığı olan biri bu ilacı kullandığında nasıl etkileniyor?
Kürşat Altınbaş: Uzun süre bu grup adeta bir soru işaretiydi; çünkü ruhsal hastalığı olan kişiler çoğu ilaç çalışmasının dışında bırakılır. Oysa tam da bu hastalar, hem hastalıkları hem kullandıkları bazı ilaçlar nedeniyle kilo alma ve şeker yüksekliği açısından ciddi risk taşır. Bu noktada JAMA Psychiatry dergisinde “Yılın Çalışması” seçilen bir araştırmadan bahsetmeden olmaz. O çalışmada şizofreni tanılı, fazla kilolu ve prediyabetli hastalara 30 hafta boyunca semaglutid verildi. Sonuç oldukça iç açıcıydı: kan şekeri göstergesi (HbA1c) düştü, hastalar kilo verdi ve fiziksel yaşam kaliteleri iyileşti, üstelik ruh sağlıkları olumsuz etkilenmeden. Yani ilaç, psikiyatrik tabloyu kötüleştirmeden bedensel sağlığa katkı sağladı. Bu, ağır ruhsal hastalığı olan kişilerin de bu tedavilerden dışlanması gerekmediğini gösteren önemli bir kanıt. Elbette bu, herkesin tek başına karar vereceği anlamına gelmez; psikiyatrik hastalarda tedavi mutlaka doktor gözetiminde ve yakın takiple yürütülmelidir.
Depresyon, anksiyete ve psikiyatrik tanı
Bu ilaçları reçete eden dahiliye veya obezite uzmanlarının, hastanın psikiyatrik geçmişinde dikkat etmesi gereken en önemli uyarı işareti nedir?
Kürşat Altınbaş: En kritik uyarı işareti, geçmişte ya da hâlihazırda intihar düşüncesi, ağır depresyon veya belirgin ruh hâli dalgalanmaları öyküsüdür. Bir hasta daha önce böyle dönemler yaşadıysa, bu ilaç başlanırken ve kullanılırken ruh hâlinin çok daha yakından izlenmesi gerekir.
Pratikte doktorun sorması gereken sorular basittir ama hayatidir: Hastanın bilinen bir depresyon, anksiyete ya da başka bir psikiyatrik tanısı var mı? Daha önce intihar düşüncesi ya da girişimi oldu mu? Halihazırda psikiyatrik ilaç kullanıyor mu? İlaç başlandıktan sonra ise “son zamanlarda kendinizi çökkün, umutsuz ya da isteksiz hissediyor musunuz?” sorusu ihmal edilmemeli. Amaç korkutmak değil; erken fark edip gerektiğinde psikiyatriyle iş birliği yapmaktır. Kısacası en önemli uyarı işareti, ruh hâlindeki olumsuz değişimi zamanında yakalayabilmektir.
Zayıflama ilaçları ve psikoterapi birlikteliği
İleride psikiyatride zayıflama ilaçları ile psikoterapiyi birlikte kullandığımız yeni tedavi yolları görebilir miyiz?
Kürşat Altınbaş: Büyük ihtimalle evet, ve alan tam da o yöne doğru ilerliyor. Mantık şöyle: ilaç, aşırı istek ve dürtü gibi biyolojik “gaz pedalını” yumuşatır; psikoterapi ise kişiye bu yeni durumu kalıcı alışkanlıklara çevirmeyi, duygularıyla yemek ya da madde dışında baş etmeyi öğretir. Yani ilaç fırsat penceresini açar, terapi o pencereden geçip değişimi kalıcı kılar.
Özellikle duygusal yeme, bağımlılıklar ve yeme davranışı bozukluklarında bu ikili yaklaşımın çok güçlü olabileceği düşünülüyor: GLP-1 ilacı isteği azaltırken, bilişsel-davranışçı terapi gibi yöntemler tetikleyicileri tanımayı ve yeni baş etme becerileri geliştirmeyi sağlar. Ayrıca ağır ruhsal hastalığı olan kişilerde bedensel sağlığın da tedavinin bir parçası hâline gelmesi (kalp-damar ve metabolik riskin ciddiye alınması) psikiyatrinin geleceğinde giderek daha merkezi olacak. Kısacası, ilacı ve terapiyi birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak kullandığımız bütüncül tedavi modelleri önümüzdeki yıllarda çok daha yaygınlaşacak gibi görünüyor.

