Söyle bana yıldızlar neden parlıyor?
Söyle bana sarmaşık neden tırmanıyor?
Bitkiler sadece büyüyen ve hayatta kalmaya çalışan canlılar mı, yoksa biz farkında olmadan çevrelerine uyum sağlayan, stratejik kararlar alabilen varlıklar mı? Hafızaları var mı? Geleceği planlayabilirler mi? İletişim kurup birbirlerine yardım edebilirler mi? Bilim insanları, bitkilerin düşündüğümüzden çok daha karmaşık bir zekâya ve duyarlılığa sahip olabileceğini öne sürüyor. Peki, bitki zekâsı kavramı bilim dünyasında nasıl karşılanıyor? Geleneksel bakış açılarımızı değiştirmeye hazır mıyız? Murcia Üniversitesi’nden Bilim Felsefesi Profesörü Prof. Paco Calvo, bu sorulara cesur ve sıra dışı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. “Planta Sapiens” kitabında bitkilerin zekâsı ve davranışları üzerine çarpıcı fikirler sunan Calvo, bilimin insan merkezli algısını sorguluyor. Kendisiyle yaptığımız bu röportajda, bitkilerin dünyasına dair keşiflerini, bilimsel yaklaşımlardaki köklü yanılgıları ve bitkilerin bizden çok da farklı olmadığını gösteren araştırmaları konuştuk. Bitkiler hakkında bildiklerinizi sorgulamaya hazır olun!
Prof. Paco Calvo
Murcia Üniversitesi, Bilim Felsefesi Profesörü ve MINTLab Baş Araştırmacısı
Röportaj: Okan Nurettin Okur, Sedef Çakır
Profesör Calvo öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve GazeteBilim’e zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Dilerseniz hemen sorularımıza geçelim. Delphi Tapınağı’na kazınmış “Kendini Bil!” sözü dolaylı olarak bize başkalarını da tanımamızı öğütler. Hatta, kendi türümüzün ötesinde düşünmeyi ve bilmeyi de ima eder. Ne yazık ki, narsistik ve insan merkezli düşünce kalıplarımız buna sıklıkla engel olur. Sizce, hayali bir hiyerarşinin en tepesine yerleştirdiğimiz insan algısının hâlâ bu kadar güçlü ve diğer türlere karşı duyarsız olmasının sebebi nedir?
Basitçe söylemek gerekirse, elimizden başka türlüsü gelmiyor; farklı düşünmemeye mahkûmuz. Aslında, kibirli bir türüz ve muhtemelen her zaman da öyle olacağız. Bir anlamda, başardıklarımız düşünüldüğünde kibirli olmamak zor. Standartları biz belirliyor, “altın ölçüt”ü biz koyuyoruz. Ancak, çelişkili bir biçimde, bakış açımızı değiştirmediğimiz ve diğer türlerin ne bize ulaşmayı ne de bize benzemeyi amaçladığını—ve onların zekâsının bizim güdülerimize bağlı olmadığını—kabul etmediğimiz sürece, kaçınılmaz bir sona doğru ilerliyoruz.

Daha kendi döneminde bile Darwin, bitkileri ve hayvanları, çevrelerindeki organizmalarla ayrılmaz bir bütün olarak görüyordu. Ona göre, bir hayvan ya da bitki ancak bu ağın içinde değerlendirildiğinde anlaşılabilirdi. Steril bir laboratuvar ortamında alınan bir örnek, sizin de belirttiğiniz gibi, yalnızca kısmi bir görüntü sunar. Aslında, yaşam tamamen ayrılmaz süreçlerden oluşur. Günümüz bilim anlayışı ise ne yazık ki oldukça indirgemeci ve parçacı. Bu gerileme hakkında ne söylemek istersiniz?
Aman Tanrım. Bilimde yanlış giden her şeyi bu röportajda ele almak için ne yeterli zamanımız var ne de yeterli alanımız! Hmmm, nereden başlasak? Şu an bilimin bir karikatür versiyonunu yaşıyoruz; ilerlemenin eklemeli ve doğrusal olduğu sanılıyor—sanki adım adım gerçeğe biraz daha yaklaşıyormuşuz gibi. Buna bilimsel disiplinlerin hiyerarşik bir düzenlemesini eklediğinizde, ortaya iç içe geçmiş Rus bebekleri gibi bir model çıkıyor: Bilgi, lego setinin temel yapı taşlarını ortaya çıkarmak için durmaksızın aşağı inen bir merdivenin dişlileri arasına sıkışıyor. Ancak, bir adım geri çekilip bütüncül bir bakış açısını—kendiliğinden ortaya çıkan (emergence) süreçlere dayalı bir perspektifi—benimsemezsek, yanlış giden şeyleri fark edemeyiz.
Bana kalırsa en acil mesele, bilim felsefesinin laboratuvara entegre edilmesidir. STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) öğrencileri, bilim felsefesi üzerine tek bir ders bile almadan mezun oluyor.
Bana kalırsa en acil mesele, bilim felsefesinin laboratuvara entegre edilmesidir. STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) öğrencileri, bilim felsefesi üzerine tek bir ders bile almadan mezun oluyor. Çoğu zaman (istisnalar elbette var), sadece danışmanlarının belirlediği bir protokolü takip etmekle yetiniyorlar; çevrelerine bakıp sorgulamaya bile vakit ayırmıyorlar.
Sonuç olarak, sürekli artan bir yayın sayısıyla karşı karşıyayız—giderek daha genç öğrenciler, durmaksızın devam eden bir “yayınla ya da yok ol” yarışına dahil oluyor. Kimsenin durdurmaya yanaşmadığı bu sistemin en büyük destekçileri de akademik yayıncılar. Şaşırtıcı mı? Pek değil!

Bitkiler ve biz tamamen farklı âlemlere ait olsak da aynı ilaçlarla etkisiz hâle getirilebiliyoruz. Hatta hormonal sistemlerimiz de büyük benzerlikler taşıyor. Bitkiler bile anestezi altındayken tepkilerini kaybediyor. Peki, bizimle onlar arasındaki benzerlikler hakkında ne söyleyebiliriz?
Bu, hepimizin aynı yaşam ağacına ait olduğuna dair tatlı bir hatırlatma. Düşünün—önemli olan şey yaşamın kendisidir. Hepimiz hayatta kalmak ve gelişmek için farklı yollar bulduk, kendimize özgü stratejiler geliştirdik. Ancak, yaşam ağacını bölmelere ayırmak aslında sadece bir idealizasyondan ibaret. Gerçekte her şey süreklidir. Biz onu analitik olarak dallara, alt dallara ayırdık, fakat bunun esasen anlamamıza yardımcı olan bir çaba olduğunu sıklıkla unutuyoruz; doğanın kendisini tam olarak yansıtmaz ya da temsil etmez.
Hepimizin aynı gezegeni paylaştığını ve aynı düzenliliklere tabi olduğunu (örneğin, Dünya üzerindeki tüm yaşam için Güneş’in doğup batması gibi) düşünürsek, farklı türlerin benzer çözümler geliştirmemiş olması asıl şaşırtıcı olurdu.
Bana kalırsa durum tam tersidir: Hepimizin aynı gezegeni paylaştığını ve aynı düzenliliklere tabi olduğunu (örneğin, Dünya üzerindeki tüm yaşam için Güneş’in doğup batması gibi) düşünürsek, farklı türlerin benzer çözümler geliştirmemiş olması asıl şaşırtıcı olurdu. Örneğin, moleküler sirkadiyen saatleri kullanarak zamanı algılamak oldukça avantajlı bir özelliktir. Evrimsel süreçte yaşam ağacını geriye doğru takip ettiğimizde, bu ortak özelliklerin bizde bulunmasının nedeninin çok daha eski bir atanın “mesajı alarak” buna uygun bir adaptasyon geliştirmesi olduğunu fark ederiz. Bu özellik milyonlarca yıl önce işe yarıyordu, bugün de işe yaramaya devam ediyor.
Kitabı okuduğumda, bitkilerin öznel davranışlar sergilediği ve hatta belki de bir bilince sahip olduğu sonucuna vardım. Bu bağlamda, bitkiler için ‘davranış’tan söz edebilir miyiz?
Elbette söz edebiliriz. Hatta, eğer ampirik ilerleme kaydetmek istiyorsak, bu terimi işlevsel hâle getirmeliyiz. Asıl mesele, keşfedeceğimiz bitki davranışlarının türüdür. Aynı durum bakteri davranışı, mantar davranışı gibi diğer organizmalar için de geçerlidir. Burada esas olan, uyumsal (adaptif) davranıştır; aksi hâlde, söz konusu tür bugün varlığını sürdüremezdi—yok olmuş olurdu.
Beni asıl endişelendiren, pek çok hayvan araştırmacısının, bitkilerin yavaş olmaları, nöronlardan yoksun bulunmaları gibi gerekçelerle bitki davranışının mümkün olamayacağını peşinen reddetmesidir. Yine hayvanlar tarafından belirlenen “altın ölçüt” ufukta beliriyor. Ancak, bitkilerin uyumsal, esnek ve öngörülü şekilde davrandığı olasılığını nasıl baştan reddedebiliriz? Umarım Planta Sapiens okurları bu mesajı alır!

Bir alakarganın meşe palamutlarını gömmesini “gelecek için planlama” olarak düşünebiliriz, ancak bitkilerin “geleceği planlaması” fikri pek gerçekçi görünmüyor. Bununla birlikte, bitkilerin hafızaya sahip olduğuna dair birçok deneysel kanıt mevcut. Peki, bitkilerin “geleceği planlaması” hakkında ne söyleyebiliriz?
Planta Sapiens’te bunun birçok örneği var, ama gelecekteki okuyucuların heyecanını kaçırmak istemem. Söyleyebileceğim tek şey, meselenin çok daha derin olduğu—çünkü sorunun kaynağı, hayvanların (hem insan hem de insan dışı hayvanların) “geleceği planlamasının” ne anlama geldiğini gerçekten bildiğimizi varsaymamızdan geliyor. Ama bir düşünelim—hayvanlar için geleceği öngörmek ya da tahmin etmek gerçekte ne anlama gelir?
Kendi doğamıza dair basit, romantikleştirilmiş bir anlayışa sahibiz. Zihnimizde olayların akışını “gördüğümüzü” ve buna göre “önceden plan yaptığımızı” hayal ediyoruz. Ama bu, hiçbir şeyi açıklamaz.
Kendi doğamıza dair basit, romantikleştirilmiş bir anlayışa sahibiz. Zihnimizde olayların akışını “gördüğümüzü” ve buna göre “önceden plan yaptığımızı” hayal ediyoruz. Ama bu, hiçbir şeyi açıklamaz. Bu, Homo sapiens olarak bizim yarattığımız bir yanılsamadan ibaret. Kafamızın içinde bizim için plan yapan biri yok; tıpkı bir bitkinin “kafasında” da kimsenin oturup plan yapmadığı gibi.
Bitkilerin gelecek için plan yapmasını kavramakta zorlanıyoruz, çünkü alakarganın bunu nasıl yaptığı konusunda zaten yeterince bilgiye sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Ama bir dakika—bitkiler de belirli maddelerin yoğunluğunu artırarak ya da azaltarak tozlaştırıcıları veya otçulları cezbetmek ya da uzaklaştırmak için önceden hazırlık yapmıyor mu? Peki bu, bir alakarganın yaptığından ne kadar farklı?
Çoğumuzun sizin “bitki körlüğü” (veya “kültürel körlük”) dediğiniz durumu var; görüyoruz ama fark etmiyoruz. René Descartes, hayvanları ruhu (zihni) olmayan ve tamamen mekanik ilkelere göre hareket eden varlıklar olarak görüyordu. Bu kavram, Darwin’in 19. yüzyılda, insanları en üstte konumlandıran organik dünyanın uzun, dikey hiyerarşisini çözmesiyle kısmen terk edildi. Bitkiler için de yeni bir “Kopernik Devrimi” bekleyebilir miyiz?
Bu, kitabımın ana temasıdır. Bu devrim henüz gerçekleştirilmedi. Ancak, dikkatli olmalıyız—bu, yarın ya da öbür gün olacak bir şey değil. Zorluk sadece dışsal değil; çoğu zaman devrimin gerçekleşmediğini, şüphecilerin kontrolünde olan akademik dergilerin editörlüğü, akademik müfredatların tasarımı veya diğer kurumsal engeller yoluyla yanlış bir görüşe sahip olduğumuzu düşünüyoruz.
Ancak, ben meseleye farklı bir açıdan bakıyorum. Devrim daha uzun sürecek çünkü biz—şüpheciler değil, bitki zekâsının destekçileri—gerçek zorluğun nerede yattığını tam olarak kavrayabilmiş değiliz. Daha öz-eleştirisel olmamız ve daha sağlam ampirik kanıtlar sunmamız gerekiyor. Bu da zaman alır.

Bezelye bitkileri üzerinde yapılan araştırmalar, bitkilerin “klasik koşullama” veya “Pavlov koşullaması” ile eğitilebileceğini gösteriyor. Bu bulgu bitkiler hakkında bize ne gibi yeni bakış açıları kazandırabilir?
Ah, sağlam kanıtlardan ve öz-eleştiriden bahsetmişken—bu araştırma, zayıf bir bilim örneği olarak karşımıza çıkıyor. Laboratuvarımda yakın zamanda bu deneyin yeniden yapılmasını denedik ve karşılaştığımız sorunların sayısı gerçekten şaşırtıcıydı. Her şeyi burada açıklamak çok uzun sürer, ancak konunun detaylarına ilgi duyanlar için, bu konuda yayınladığımız makalemizi okumanızı tavsiye ederim: “A Case Study of Learning in Plants: Lessons Learned from Pea Plants,” Quarterly Journal of Experimental Psychology dergisinde yayımlandı.
Kısa bir özet geçmek gerekirse, bezelye bitkilerinde Pavlovian koşullama iddia eden orijinal çalışma, böyle bir fenomeni kanıtlayamazdı çünkü araştırmacılar bitkilerin davranışlarını gözlemleyemediler—bitkilerin büyüdüğü labirentler opaktı. Gözlemleyebildikleri tek şey, bitkinin labirentin hangi koluna doğru büyüdüğü idi. Gerçek büyüme desenini takip edemediler.
Bugün itibariyle, bitkilerin orijinal çalışmanın iddia ettiği gibi koşullanma yoluyla öğrenip öğrenemediklerini hala bilmiyoruz.
Bu, farelerin labirentlerde incelenmesi ve deneyin sonunda peynirin kaybolduğunun rapor edilmesi gibidir—ancak farelerin bunu kendiliğinden bulup bulmadıkları ya da tesadüfen mi rastladıkları hakkında herhangi bir şey söyleyememek gibi bir durum. Biz, şeffaf labirentler kullanarak deneyi yeniden inşa ettiğimizde, bitkilerin hangi kola büyüdüğünün bir “tercih” sonucu olup olmadığını belirlemenin imkansız olduğunu fark ettik. Bugün itibariyle, bitkilerin orijinal çalışmanın iddia ettiği gibi koşullanma yoluyla öğrenip öğrenemediklerini hala bilmiyoruz.
Hayvanlar ve bitkiler arasındaki moleküler benzerliklere dayanarak, bilinci esas olarak bir tür farkındalık olarak tanımlayabileceğimizi söylüyorsunuz. Zihin felsefecilerinden bazıları, bunun bilincin kavramını buharlaştırmak, onu boşaltmak anlamına geldiğini ifade ediyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Eğer kamera tipi gözlere sahip olmayan ancak görebilen başka organizmalar bulursak, vizyon kavramının boşaltıldığı sonucuna mı varırdınız?
Düşünün ki, omurgasızlarla dolu başka bir gezegene indiniz ve bunların hepsi çevrelerini kameraya benzer gözlerle geziniyor. Şimdi, ilk kez bileşik gözleri olan bir böcek ile karşılaştığınızı hayal edin. Bu böceğin kesinlikle göremeyeceğini mi söylerdiniz çünkü kamera tipi gözleri yok? Yoksa, görmenin bizimkinden farklı gözlerle de sağlanabileceğini mi kabul ederdiniz? Sanırım ikinci seçeneği tercih ederdiniz, değil mi?
Peki, o zaman neden duyu algısının—öznel farkındalığın—mutlaka bizimki gibi et ve kemikle şekillenmesi gerektiğini düşünelim?
Peki, o zaman neden duyu algısının—öznel farkındalığın—mutlaka bizimki gibi et ve kemikle şekillenmesi gerektiğini düşünelim? İşte önceki açıklamamda bahsettiğim kibir bu, görüyorsunuz değil mi?
Peki, bitkilerin sentient (duyusal farkındalık) olduklarını kesin olarak biliyor muyuz? Kesinlikle hayır—tıpkı diğer insan dışı hayvanların da sentient olup olmadığını kesin olarak bilmediğimiz gibi. Bu durumu dolaylı olarak destekleyen kanıtları incelememiz gerekiyor. Bu, oyun kurallarıdır, ister hayvanları ister diğer âlemlerden organizmaları inceleyelim.
Bazı bilim insanları, bitkilerin öznel bilincin yerine, doğal seçilimle genetik olarak ve çevresel faktörlerle epigenetik olarak belirlenen uyumsal davranışlar geliştirdiğini savunuyorlar. Bu iddiaya karşı, bitkilerin öznel davranış ve bilincini savunmak için ana argümanınız nedir?
Yine, farklı organizmalar için farklı ölçütler belirlememize gerek yok. Bunun yerine, araştırılan organizmanın bir dereceye kadar sentient (duyusal farkındalık) olduğunu destekleyecek türde bir kanıtın ne olabileceğini sormamız gerekiyor.
Eğer belirli bir işaret ya da gösterge—örneğin, öğrenmenin geliştirilmiş bir biçimi—görülürse ve biz bu özelliğin sentienti (farkındalık) desteklediği sonucuna varırsak, o zaman bitkiler de bunu sergiliyor diye bunu sentienti işareti olarak reddetmek için bir neden yoktur. Testlerimiz sadece hayvan türlerine özel olmamalıdır.
Peki, bitkiler bu tür geliştirilmiş öğrenme biçimlerini sergiliyor mu? Bugün itibariyle bilmiyoruz. Bu nedenle, MINTLab’da (Minimal Intelligence Lab) Murcia Üniversitesi’nde yürüttüğümüz araştırmalar bu kadar heyecan verici. Cevap henüz belirsiz—şu an için.

MINT Lab’da yapılan araştırmalardan bahsetmek ister misiniz? Örneğin, sizi en çok hangi araştırmalar heyecanlandırıyor?
Ah, size az önce bir örnek verdim: izleme koşullama—bu, bahsettiğim geliştirilmiş öğrenme türüdür.
İzleme koşullamayı temel bağlanma öğrenme biçimlerinden ayıran nedir? Uyarıcıların sunulma şekli. İzleme koşullamadaysa, uyarıcıların sunumu arasında bir zaman boşluğu vardır. Koşullu yanıtın gerçekleşmesi için (yani organizmanın “bağlantıları kurabilmesi” için), ilk uyarıyı hafızasında tutması gerekir (iz). Bu şekilde, ikinci uyarı göründüğünde, “Aha… anladım!” diyebilir.
Bazı araştırmacılar, izleme koşullamasını sergileyebilen bir hayvanın sentient (duyusal farkındalık) bir yaratık olduğuna inanmak için geçerli nedenlerimiz olduğunu savunuyor. Mutlaka değil—ama bu, böyle olduğunu şüpheyle karşılamak için güçlü bir neden sunar. Eğer bitkilerde izleme koşullamasının kanıtını bulursak, aynı mantığı mı uygularız?
MINT Lab’da şu anda takip ettiğimiz bir diğer araştırma hattı, bitkilerde jet lag (zaman dilimi bozukluğu). Fotoperiyodu değiştirerek bitkilerde bir jet lag türü oluşturuyoruz.
MINT Lab’da şu anda takip ettiğimiz bir diğer araştırma hattı, bitkilerde jet lag (zaman dilimi bozukluğu). Fotoperiyodu değiştirerek bitkilerde bir jet lag türü oluşturuyoruz. Sorumuz şu: Bu bozulmayı melatonin kullanarak hafifletebilir miyiz? Bitkiler kendi melatoninlerini biyosentezler—bu, tıpkı insanların sentetik melatonin tabletleri alarak jet lag’den kurtulması gibi, bitkilerin de jet lag’den iyileşmelerine yardımcı olabilir mi?
Bunlar, şu anda yürüttüğümüz araştırmalardan sadece iki örnek.
Bitkiler söz konusu olduğunda, eleştiriler genellikle onların sinir sistemlerinin olmaması üzerine odaklanır. Bitkilerde davranış, bilinç, zeka vb. konulardan bahsetmek için bir sinir sistemine gerçekten ihtiyaç var mı?
Yine, bizim türümüzün gözlerine sahip olmadığı için görme yeteneği olmadığı varsayılan zavallı böceği düşünün. Veya daha dramatik bir örnek vermek gerekirse, uçma yeteneğini ele alalım. Bir organizmanın tüyleri yoksa uçmanın imkansız olduğuna mı karar verirsiniz? Sanmıyorum.
Peki sinir dokusunu özel kılan nedir? Hiçbir şey—o sadece bir tür özelleşmedir. Bir organizma ona ihtiyaç duymuyorsa, neden evrimleşsin ki?
Bitkiler, bir kez daha, kendi zorluklarıyla karşılaşır ve kendi sinirsel olmayan çözümlerini geliştirirler. Ama unutmayın: nöronların yokluğu, aksiyon potansiyellerini ateşleme yeteneğinin olmadığı anlamına gelmez.
Bitkiler, bir kez daha, kendi zorluklarıyla karşılaşır ve kendi sinirsel olmayan çözümlerini geliştirirler. Ama unutmayın: nöronların yokluğu, aksiyon potansiyellerini ateşleme yeteneğinin olmadığı anlamına gelmez. Örneğin, bir Venüs sinek kapanı dokunulduğunda, nöronların ateşlediği aynı tür aksiyon potansiyelini tetikler.

Evet, Venüs sinek kapan bitkisi oldukça ilginç bir canlı. Charles Darwin’in hayran olduğu bitki… Konu sinir sistemine gelmişken şunu merak ediyorum. Bitkilerin sirkadiyen ritimleri var mı, varsa uyku ve uyanıklık durumlarından bahsedebilir miyiz?
Elbette, hepimizin yaptığı gibi, çok işlevsel bir şekilde.
Bitkileri ve hayvanları birleştiren şey, neyle yapılmış olduğumuz değil, daha çok birlikte yaşadığımız dünyadır. Eğer dediğimiz gibi, güneş bizim için de doğup batıyorsa—ve bu bir haberse—o zaman bu tüm canlılar için bir haber demektir. Bu, zamanı takip etme konusunda evrimsel bir baskı olduğu anlamına gelir.
Bitkiler, bizim gibi kendi sirkadiyen saatlerine sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda uçlarındaki ana saatlerle, vücutlarındaki diğer çevresel saatleri de senkronize ederler.
Bitkiler, bizim gibi kendi sirkadiyen saatlerine sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda uçlarındaki ana saatlerle, vücutlarındaki diğer çevresel saatleri de senkronize ederler—tıpkı bizde olduğu gibi. Yaşam, yaşadığımız dünyanın temel düzenlilikleri tarafından şekillenen ortak zorluklara evrensel çözümler bulmuştur.
Yaşadığımız dünyadaki problemlere çözüm bulabilme becerisi söz konusu olduğunda zeka işin içine giriyor. Öyleyse, sizce hayvan zekasını bitki zekasından ayıran parametreler nelerdir?
Hızlı yanıt verme ihtiyacı kesinlikle bizi şekillendirmiştir. Ama tam olarak kimdir ”biz”? Bazı hayvanlar inkar edilemez şekilde hızlıdır, ancak diğerleri inanılmaz derecede yavaş olabilir—sadece süngerleri düşünün!
Soruyu yeniden çerçevelememiz gerekiyor. Hayvan zekası ile bitki zekasını karşılaştırmak doğru bir yaklaşım değil. “Hayvan benzeri” özelliklere sahip bitkiler bulabilirsiniz ve tersine, oldukça bitki benzeri hayatlar süren hayvanlar da mevcuttur. Bu soyut kategorileri bir kenara bırakalım ve yerine tam burada ve şimdi, önümüzdeki bireye odaklanalım.

Bitkiler ile mantarlar arasındaki özel ilişkiyi nasıl açıklarsınız? Birbirlerine ihtiyaçlarını nasıl iletirler?
Bu alanda gerçekten ilginç araştırmalar var. Ancak, mevcut çalışmaların çoğu henüz yeniden yapılmadığı için dikkatli ilerlemeliyiz ve pek çok soru hala açık.
Bitkiler ve mantarlar birbirlerini mükemmel bir şekilde tamamlar. Mantarlar, bitkilerin yaptığı gibi kendi yiyeceklerini üretemezler. Öte yandan, bitkiler, yer altı kaynaklarını kullanmada mantarlardan fayda sağlar. Evrimsel zaman içinde, mükemmel bir “Tinder” eşleşmesi buldular—karşılıklı fayda sağlayan bir ortaklık.
“Senin şekerlerin var, benim su ve besinlerim—hadi paylaşalım, kimse pikniği bozmasın!”
Çoğu bitkinin mantarlarla simbiyotik ortaklıklar içinde var olması şaşırtıcı değildir.
Bitkiler, güneşin doğuşu, yağmurun ne zaman yağacağı ve tozlayıcıların aktiviteleri gibi şeyleri nasıl tahmin edebiliyor?
Evet, son zamanlarda yapılan bilimsel literatür, bu yönde artan bir eğilim gösteriyor.
Görüyorsunuz, daha önce parametreler ve benzeri şeyler hakkında sormuştunuz. Öngörücü davranış sergilemek zorunlu mu? Hangi tür, hayvan ya da başka bir şey, geleceği tahmin etmeyi göze alabilir gibi. Bazen, bir yön değiştirme veya harekete geçme kararı verildiğinde, çoktan geç olmuş olabilir.
Organizmaların, tehlikeler hala gizli iken, zamanında düşünmeleri ve hareket etmeleri gerekir. Bitkiler söz konusu olduğunda—yavaş tempolu yaşam tarzlarını göz önünde bulundurduğumuzda—kontenjanları tahmin etmek çok daha önemli hale gelir.

Biyomimikri alanında çok ilginç çalışmalar yapılıyor. Bitkiler de bu alanda çok ilham verici varlıklardır. Bu noktada, bitkiler teknolojiye nasıl katkıda bulunabilir?
Bitkilerin fenotipi son derece plastiktir. Dışsal parametreleri değiştirin, ve bu değişiklikler, morfoloji, şekil ve yapılarındaki değişiklikler gerçekten dramatik olabilir.
Yakın zamana kadar teknolojik ilham neredeyse tamamen hayvanlardan geliyordu—bunda şaşılacak bir şey yok. Ama şimdi, bitkilerden ilham alan yenilikler, mühendislik, robotik ve yapay zeka gibi alanları giderek daha fazla etkiliyor.
MINT Lab’da, temel hedeflerimizden biri de bir sonraki nesil robotları bitkilerden ilham alarak tasarlamak. Biyomimikri alanı kesinlikle pek çok sürpriz barındırıyor.
Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
EVET. Lütfen, lütfen, lütfen. Bu sadece gençler ve gelecek nesiller için değil, aynı zamanda yetişkinler için de bir mesaj: Asla geç değildir.
Cesur olun; utanmayın. Farklı düşünmeye çalışın, hepimizin eğitildiği geleneksel kutuların dışında. Sonuç ne olursa olsun, her zaman öğreneceğiz. Bilim, hem olumlu hem de olumsuz kanıtlarla yönlendirilen bir alandır.
Tek gerçek hata, rahatsız edici soruları sormamaktır. Cevaplardan korkmayın. Nerede olursa olsun, onları takip edin.
Zaman ayırdığınız ve bu değerli bilgileri paylaştığınız için çok teşekkürler.
Beni teşekkür ederim. Benim için bir zevkti.
Editör Notu: Bu başlık Thomas Nagel tarafından 1974’te yazılmış “Yarasa Olmak Neye Benzer?” (What Is It Like to Be a Bat?) adlı ünlü felsefi makaleden ilham alınarak kullanılmıştır. Bu makalede Nagel, bilinç ve öznel deneyimin doğasını sorgularken bu röportajda aynı sorgulama bitkiler bağlamında yapılmıştır.

