Bu konudaki politik açıklamalardan ve safsatalardan süratle vazgeçmek ve “Lakilik İlkesi”ni epistemik bir ilke olarak benimsemek zarurîdir, aksi takdirde doğru bir şekilde düşünmek ve davranmak mümkün olmayacağı için geri kalmışlık zincirini kırmak ve çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak bir hayal olmaya devam edecektir.
Felsefe Bölümü, birinci sınıf talebelerine Mantık derslerinde her şeyden evvel “Aklın İlkeleri” öğretilir. Bunlar üç tanedir:
Özdeşlik
Çelişmezlik
Üçüncünün Olanaksızlığı
Sonradan, Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) tarafından bir ilke daha eklenmiştir:
Yeter Sebep
Burada açıklama gereksinimini duymadığım bu dört ilke düşüncenin sağlam bir şekilde yürütülebilmesi için elzemdir.
Ancak, XII. yüzyıldan itibaren alacak olursak, dokuz asırlık İslam Tarihi bizlere şunu öğretmiştir ki çok sık yapılan bir düşünce yanlışının önünü alabilmek için bir mantık ilkesi daha şart koşmak veya muhtemelen daha doğru bir değişle, bir mantık ilkesinin daha ayrımına varmak gerekmektedir:
“Laiklik İlkesi”
Bu ilke özlüce söylemek gerekirse, şöyle der:
“Cismanî sorunlar, cismanî yöntemlerle, [ruhanî sorunlar ise ruhanî yöntemlerle] çözümlenir.”
Bu hükmün, köşeli parantez içindeki kısmına esasen ihtiyaç yoktur; ancak “Laiklik İlkesi”nin doğru bir biçimde anlaşılabilmesi için eklenmiştir.
Öyleyse, laikliğin tarifinin Türkiye’de yapılmakta olduğu üzere, “din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması”, “siyasî iktidarın dinler karşısında tarafsız kalması”, “dinin serbest bırakılması” gibi ifadelerle politik bir çerçeveye oturtulması ve tartışmaların bu çerçevede yürütülmesi yanlıştır.
Laiklik, ya da Ziya Gökalp’in (1876-1924) kullandığı karşılıkla “lâ-dînîlik” (din-dışılık)[1] esasen lojik veya daha da genelleştirilecek olursa epistemik bir ilkedir ve bilgi üretiminde belirli türden bir düşünsel tutuma ve dolayısıyla bu tutumu sağlayan ilkeye işaret eder.
Bu açıdan bakıldığında, Laiklik İlkesi benimsenmedikçe, meselâ özdeşlik veya çelişmezlik ilkelerine uyulmamasında karşılaşılan duruma benzer bir durumla karşılaşılmakta ve daha düşünmenin ilk aşamasında hata yapılarak “doğru düşünce”den uzaklaşılmaktadır.
Laikliğin tarifinin Türkiye’de yapılmakta olduğu üzere, “din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması”, “siyasî iktidarın dinler karşısında tarafsız kalması”, “dinin serbest bırakılması” gibi ifadelerle politik bir çerçeveye oturtulması ve tartışmaların bu çerçevede yürütülmesi yanlıştır.
İşte İslâm Âlemi’nde bugüne kadar yapılan en büyük mantık hatası budur. Bu yüzden doğa ve insan (kısaca Evren) üzerinde özgürce düşünmesi ve işlemesi gereken bilim, felsefe ve edebiyat gibi beşerî etkinlikler, malumunuz olduğu üzere, dinî akideler ile koşullandığından kısa bir süre içinde durağanlaşmış ve daha sonra da kötürümleşmiştir.
Bu sadece, Müslümanlar için geçerli bir ilke değildir; bütün bir insanlık tarihi Laiklik İlkesi göz ardı edildiği taktirde, kısa bir süre içinde düşüncenin atalete düştüğünü ve hurafelerle dolduğunu kanıtlayan dönemlere tanıklık etmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, laikliği anayasaya koyduğunda (5 Şubat 1937), çok açıktır ki çağların doğru bir okunmasından istifade ederek milletini bu lojik hataya düşmekten korumaya çalışmıştır.
Bu nedenle, bu konudaki politik açıklamalardan ve safsatalardan süratle vazgeçmek ve “Lakilik İlkesi”ni epistemik bir ilke olarak benimsemek zarurîdir, aksi takdirde doğru bir şekilde düşünmek ve davranmak mümkün olmayacağı için geri kalmışlık zincirini kırmak ve çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak bir hayal olmaya devam edecektir.
[1] “Dinsizlik” değil.

