Kedere başka türlü bakmak onu kutsamak anlamına gelmiyor. Kendi kırılganlığımıza yer açmak ve insan olma hâlinin derinliğini bu kırılganlık içinde fark etmek anlamına geliyor.
Dr. Ersin Baltacı
Spinoza hakkında bir şeyler okuduğunuzda karşınıza sık sık şu cümle çıkar: “Bir bedenin neye muktedir olduğunu bilemezsiniz.”[1]İlk karşılaştığınızda bu cümle sıradan bir söz gibi durabilir. İnsan bedeninin şaşırtıcı olduğunu, sınırlarını tam olarak bilemeyeceğimizi belirtmiş diye düşünür geçeriz. Biraz üzerinde durunca cümlenin açtığı alan daha geniş görünür. Spinoza’nın sözünü ettiği beden, sadece zihnin taşıyıcısı olan biyolojik bir araç değildir. İnsan bedeni de doğadaki diğer bedenler gibi karşılaşır, etkiler, etkilenir ve bu etkilenişler içinde varlığını sürdürür. Taşın, derenin, ağacın, hücrenin, kuşun, böceğin ve insanın bedensel varoluşu aynı doğanın içinde hiyerarşik olmayan yatay bir düzlemdedir. Ne evrimsel olarak ne de gelişmişlik olarak insan bu düzenin tepesindedir. Kendi bedenin etkilenişlerini kavrayabilmek açısından farklı bir yetkinliğe sahip olsa da bedenin etkilenişlerini kavrayışı her zaman ona doğru bilgiler sunmaz. Bedenin kudreti bizim bilgi alanımızın ötesinde olabilir. İnsan bedeni kendi duygulanışları aracılığıyla var olma gücünü sürdürmeye çalışır. Doğayı, onun bedenimizde bıraktığı etkiler ve duygulanışlar aracılığıyla tanırız. Karşılaştığımız bir insan, duyduğumuz ses, aldığımız haber, havanın sıcaklığı ya da sevdiğimiz birinin yokluğu bedenimizde değişiklik yaratır. Zihin bu değişimin fikrini oluşturur. Etkilenişin nedenlerini kavrayabildiğimiz ölçüde Spinoza’nın “upuygun fikir” dediği şeye yaklaşırız. Çoğu zaman elimizde parçalı bir bilgi vardır. Bir karşılaşmanın bizi neden huzursuz ettiğini, enerjimizi neden çektiğini ya da günler sonra niçin kedere dönüştüğünü hemen anlayamayız. Beden etkilenmiş, zihin henüz bu etkinin fikrini kuramamış olabilir.[2]
Bu durumda beden bizden önce bir şey bilebilir mi? “Bedenin bilgeliği” derken gizli mesajlar okuyan ikinci bir kişiden söz etmiyorum. Buradaki bilgelik derken bilinçli düşünceden bahsetmiyorum. Canlılığın çok uzun tarihi boyunca biçimlenmiş bir düzenleme kapasitesini kastediyorum. Tek hücreli bir canlı bile çevresindeki bazı değişimlere yaklaşır, bazılarından uzaklaşır. Hücre zarını korur, enerji dengesini sürdürür ve uygun koşullarda çoğalır. Karmaşık canlılarda bağışıklık, sinir ve hormonal sistemler bu düzenlemeyi çok daha geniş bir ölçekte daha kapsamlı bir çaba ile yürütür. Zihin yaşananı açıklamadan önce beden ısınmış, gerilmiş, yavaşlamış ya da geri çekilmiş olabilir.
Keder de diğer duygulanışlar gibi bedende bir değişim yaratır. Daha çok uyumak isteriz. İştahımız azalır ya da artar. Hareketlerimiz yavaşlar, bedenimiz ağırlaşır, cinsel isteğimiz azalır, ağrılarımız belirginleşir. Dış dünyaya duyduğumuz ilgi azalırken insanlarla karşılaşmak ve konuşmak daha fazla çaba gerektirir. Depresyonda bu belirtiler kimi zaman kişinin üzgün olduğunu fark etmesinden bile önce ortaya çıkar. Beden enerjisini azaltıyor, dış dünyayla temasını sınırlıyor ve canlıyı kendi içine çekiyorsa neye yanıt veriyor olabilir? Böyle bir geri çekilmenin hayatta kalmaya katkısı var mıdır?
Spinoza her varlığın kendi varlığını sürdürme çabasına conatus adını verir. Başyapıtı Etika’daki ifadesinde ‘her şey, elinden geldiğince kendi varlığında devam etmeye çabalar’ der.[3] Evrim kuramıyla conatus aynı kavram değildir. Yine de yan yana geldiklerinde verimli bir soru doğururlar. Canlılığın korunmasına katkıda bulunan özellikler kuşaklar boyunca seçiliyorsa, var olma gücünü azaltan keder neden hâlâ bizimledir?
Bir psikiyatrist olarak klinikte en sık duyduğum iki yakınmanın kaygı ve üzüntü olduğunu söyleyebilirim. İnsanlar çabucak bu duygulardan kurtulup yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmek istiyorlar. Günümüz hayatı da buna uygun bir hız talep ediyor. Yasın, hayal kırıklığının, yorgunluğun ve isteksizliğin kısa sürede giderilmesi isteniyor. Üretkenliğe ara veren her ruhsal hâl kolayca sorun gibi algılanabiliyor. Bu duygular yaşanıyorsa klinik özelliklerinin ötesinde bize bir şeyler de anlatıyor olabilir. Ne anlattığını hem evrimsel olarak hem de güncel olarak anlamaya çalışırken durumu romantize etmek de istemem. Ağırlaşan, uzayan ve insanın yaşam alanını daraltan belirtileri “hayatın doğal bir parçası” diyerek geçiştirme riskini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Kederi anlamaya çalışırken bu iki ucu birlikte gözetmek gerekiyor.
Duygunun adı, bedenin izi
Üzüntünün, öfkenin ve sevincin duygu olduğunu hepimiz biliriz. “Duygu nedir?” diye sorulduğunda bu açıklık kısa sürede kaybolur. Felsefe, psikoloji, psikiyatri ve antropoloji aynı sözcüğün çevresinde farklı açıklamalar geliştirir. Kendi yaşantımızda da duyguyu tanımak her zaman kolay değildir. İnsan bazen öfkelendiğini sanırken incinmiştir. Keder sandığı şeyin içinde korku, utanç ve suçluluk bulunabilir. Kimi zaman bedenimizdeki değişimi hisseder, ona uygun bir ad bulamayız.
Spinoza’nın duygu anlayışında beden ve zihin iki ayrı sahne değildir. Duygulanış, bedenin eyleme gücünü artıran ya da azaltan değişimle bu değişimin fikrini birlikte kapsar. Sevinç, insanın daha düşük bir yetkinlikten daha yükseğine geçişidir. Keder daha yüksek bir yetkinlikten daha düşüğüne geçiş olarak tanımlanır.[4] Bunlar gündelik dildeki neşe ve üzüntüden daha geniş kavramlardır. Bir karşılaşma bedenin hareket etme, düşünme ve ilişki kurma gücünü artırdığında sevinç alanına yaklaşır. Bu güç azaldığında keder ortaya çıkar.
Güncel sinirbilim duyguların bedensel kökeni konusunda Spinoza’nın açtığı alana yakın sorular soruyor. Antonio Damasio, hisleri organizmanın yaşamını düzenleyen homeostatik süreçlerin zihinsel deneyimi olarak ele alır. Kalp atımı, solunum, kas gerginliği, enerji düzeyi ve iç organlardan gelen sinyaller beynin dünyayı değerlendirme biçimine katılır.[5] Bedenin tepkisi kendi başına hazır bir duygu taşımaz. Bağlam, bellek, dil ve geçmiş deneyimler ona biçim verir. Hızlanan kalp karanlık bir sokakta korku, beklenen bir karşılaşmada heyecan, tartışma sırasında öfke olarak yaşanabilir.
Geri çekilmenin eski tarihi
Keder deyince ilk aklımıza ölüm gelir. Kayıp, kaybedilen ile kurulmuş gündelik düzeni de değiştirir. Daha önce ulaşılabilir olan kişi artık yoktur. Ayrılıklarda da buna benzer bir yanıt ortaya çıkabilir. Travmatik olayların ardından güvenli görünen çevre tehlikeli hâle gelir. İnsan temas etmekten, denemekten ve yeniden incinmekten kaçınır. Çaresizlik burada önemli bir kavramdır. Canlı bir engelle karşılaştığında önce onu aşmaya çalışır. Çabaları tekrar tekrar sonuçsuz kaldığında hareketliliği azalabilir. Mücadele etmenin yerini beklemek ve enerjiyi korumak alır.
Canlılığın tarihinde pek çok geri çekilme biçimi vardır. Bazı mikroorganizmalar ve mantarlar elverişsiz koşullarda dayanıklı sporlar oluşturur. Kimi hayvanlar metabolizmalarını yavaşlatır. Ağaçlar suyun ve ışığın azaldığı dönemlerde yapraklarını döker, büyümelerini sınırlar ve kaynaklarını yaşamsal dokularına yöneltir. Bu yaşananlara keder diyemesek de ortak bir örüntü görülür. Dışarıya doğru genişlemenin maliyeti arttığında organizma temasını azaltır, enerjisini saklar ve daha uygun koşulları bekler. İnsan da kederlendiğinde bedenin dünyayla ilişkisinde daralma olur.
Hayvanların ne hissettiğini doğrudan bilemeyiz. Bir şempanze, fil ya da yunus kaybını sözcüklerle anlatamaz. Bazı hayvanlarda gözlemlenen ölünün yanında beklemek, bedene dokunmak, onu kaldırmaya çalışmak, taşımak, seslenmek, yeme düzenini değiştirmek ve gruptan çekilmek gibi gözlenebilir davranışlar vardır. Bu davranışlar insani anlamda bir yas mıdır, bunun cevabını vermek insanca pek insanca bir tutum olacaktır. Bu davranışların evrimsel olarak bir anlamı olabileceğini varsayabiliriz.
Primat annelerinin ölen yavrularını günlerce, bazen haftalarca taşıdığı biliniyor. Elli primat türünden yüzlerce vakanın incelendiği karşılaştırmalı bir çalışma, taşıma süresinin yavrunun yaşı ve ölüm koşulları gibi değişkenlerle ilişkili olduğunu gösterdi.[6]Burada kederden önce bakım davranışındaki ısrarı görüyoruz. Bir anne yavrusu her hareketsiz kaldığında onu terk etseydi uyuyan, üşüyen ya da geçici olarak tepkisiz kalan yavruların yaşama şansı azalırdı. Israrcı bakım çoğu durumda hayat kurtarır. Ölüm gerçekleştiğinde aynı ısrar artık sonucuna ulaşamaz. Kederin bazı görünümleri güçlü bir bağlanma sisteminin ölüm karşısında ödediği bedele benziyor.
Fillerin ölmekte olan bir türdeşlerini kaldırmaya çalıştıkları, ölümden sonra bedenin yanına döndükleri ve özellikle kendi türlerine ait kemiklere ilgi gösterdikleri gözlenmiştir.[7]Uzun ömürlü ve karmaşık sosyal ilişkiler kuran bir toplulukta ölüm, sürünün bilgi ve bakım ağına bir darbe vuruyor. İnsanın da grup/sürü hâlinde yaşayan bir varlık olduğunu düşündüğümüzde benzerlikler kurabiliriz. Kederi grup dinamikleri üzerinden düşünmeye olanak tanıyan gözlemlerle karşı karşıyayız. Yunus ve balinalarda annelerin ölü yavrularını su yüzeyinde tutmaya, burunlarıyla itmeye ve taşımaya devam ettiği vakalar bildirilmiş durumda.[8] Anne başlangıçta yavrusunu nefes alması için yüzeye çıkarmaya çalışıyor olabilir. Ölüm gerçekleşmiş olsa da bakım sistemi yeni duruma hemen uyum sağlayamayabiliyor. Burada kederden ziyade ölüme karşı verilmiş bir çabadan bahsedebiliriz. İnsanda ön planda olan yaşamın devamlılığı için yavru ile bağlanma burada da ön planda gözlemleniyor. Bağlanma doğduğu anda bir başkasının bakımına ihtiyacı olan yavru için olmazsa olmaz bir şey. Bağlanılan varlığın kaybı yaşamdaki en kırılgan mesele. Kederin bazı görünümleri, güçlü bir bağlanma sisteminin ölüm karşısında ödediği bedele benziyor. Şehir efsanesi gibi anlatılagelse de kargaların bazıları ise ölü bir karganın çevresinde toplanıyor ve ölünün yanında gördükleri tehlikeli insan yüzünü daha sonra hatırlayabiliyorlar.[9] Buradaki topluluğu bir yas töreni gibi okumak cazip olsa da davranış çevredeki tehlikeyi öğrenmeye yarıyor olabilir. Ölüm, geride kalanlara ölümcül riskin nereden geldiğine ilişkin bilgi sağlıyor olabilir. Burada kederden öte tehlikenin anlaşılması için bir yaşamda kalma mücadelesi söz konusu sanki. Ölüm karşısında hayvanların verdiği tepkiler keder için tek bir evrimsel işlev göstermiyor sanki. Primat annede bakımın devamı, filde toplumsal ilgi, yunusta kurtarma davranışının sürmesi, kargada tehlikenin öğrenilmesi öne çıkıyor. Ortak olan, ölümün sosyal bir canlının dünyasında ilişki ağını ve çevreye dair beklentileri değiştirmesidir.
Kederin işlevi sadece ölümde kendisini göstermez. Yavrunun anneden, eşin eşten ya da bireyin gruptan ayrılması yaşam içinde karşılaşılabilir anlardır. Aramak, seslenmek ve yakınlığı yeniden kurmaya çalışmak geçici ayrılıklarda yaşamsal olabilir. Jaak Panksepp’in memeli yavrularında incelediği ayrılık sıkıntısı sistemi bunu gösterir. Bakım verenden uzak kalan yavrunun çağrısı annenin geri dönme ihtimalini artırır. Ayrılık uzadığında hareketli protestonun yerini daha sessiz bir geri çekilme alabilir. Bulunduğu yerde kalmak, enerjiyi korumak ve yırtıcıların dikkatini çekmemek bazı koşullarda yavrunun yaşama şansını artırır.[10]
Travmaya uğramış hayvanlarda da dünyalarının daraldığını görürüz. Şiddet görmüş, terk edilmiş ya da uzun süre güvensiz bir çevrede kalmış bir hayvan köşesine çekilebilir. Daha az yer, oyun oynamaz, göz temasından ve dokunulmaktan kaçınır. Onun öznel olarak ne hissettiğini bilemesek de temas ve araştırma isteğinin azaldığını görebiliriz. Tehlike sona erdiği hâlde, çevre eskisi kadar güvenli olmayabilir. Saklanmak ve yabancılardan uzak durmak yeniden zarar görme ihtimalini azaltır. Bu yanıt tehlike geçtikten sonra da sürerse hayvanı besinden, oyundan ve toplumsal bağlarından uzaklaştırır.
Öğrenilmiş çaresizlik deneyleri bu geri çekilmenin karanlık tarafını gösterir. Önce köpeklerle, daha sonra kemirgenlerle yürütülen çalışmalarda hayvanlar kaçamadıkları ve denetleyemedikleri zorlayıcı uyaranlara maruz bırakıldıktan sonra kaçma imkânı verilse bile bazı hayvanların kaçma girişiminde bulunmadıkları gözlemlenir.[11] Gözlemleyebildiğimiz, denetlenemeyen stresin davranış seçeneklerini azaltması ve canlıya çabasının sonuç vermeyeceğini öğretmesidir. Tekrarlayan sosyal yenilgi deneylerinde bazı kemirgenlerin başka hayvanlardan uzaklaşması ve ödüllere ilgisinin azalması da benzer bir daralmaya işaret eder.[12]
Bu çalışmalar geri çekilmenin kimi koşullarda taşıdığı değeri görmemizi sağlıyor. Sonuç vermeyen mücadeleyi sürdürmek enerji kaybına, yaralanmaya ve ölüme yol açabilir. Hiyerarşi çatışmasında yenilen hayvanın saldırıyı kesmesi daha ağır bir zararı önleyebilir. Kaynakların azaldığı dönemde hareketi düşürmek enerji tasarrufu sağlar. Kaçışın bulunmadığı ortamda aynı girişimi durmadan tekrarlamamak beden açısından ekonomik bir çözümdür.
Çevre değiştiği hâlde geri çekilme sürdüğünde aslında kaçış yolu açılmış olsa da, hayvan önceki çaresizliğin etkisiyle harekete geçemez. İnsan depresyonunda da geçmişte işe yarayan ya da zararı azaltan bir tepki bugünün imkânlarını kapatabilir. Beden mevcut koşula geçmişin bilgisiyle cevap verir.
İnsanın simgesel kayıpları
İnsan olarak hayvanlardan farklı bir şekilde dilin, kültürün, hatıranın ve gelecek tasarılarının içinde yaşıyoruz. Bir yakınımızı kaybettiğimizde ortak geçmişimizi, alışkanlıklarımızı ve onun yanında olduğumuz kişiyi de kaybederiz. Kayıp her zaman ölümle gelmez. Meslek, toplumsal konum, sağlık, gençlik, ülke, ilişki ve geleceğe dair inanç da kaybedilebilir. Bazen yasını tuttuğumuz şey hiç gerçekleşmeyecek bir ihtimal bile olabilir.
Evrimsel psikiyatri tüm bu gözlemlerin ışığında düşük ruh hâli için farklı bir bakış açısı sunar. Davranışsal geri çekilme yaklaşımına göre ulaşılamaz bir hedefe aynı biçimde yatırım yapmayı sürdürmek maliyetlidir. Enerjinin ve motivasyonun azalması canlıyı durmaya, hedefini değerlendirmeye ve kaynaklarını korumaya yöneltebilir. Keder bu açıdan bedenin “Aynı şekilde devam edemezsin” deme biçimidir.
Toplumsal yenilgi kuramları, statü mücadelesini kaybeden kişinin iddiasını azaltmasının çatışmanın büyümesini engelleyebileceğini söyler. Sosyal navigasyon hipotezi ise depresif belirtilerin çevreye yardım ihtiyacını bildirebildiğini öne sürer.[13] İnsan sözcüklerle ifade edemediği ihtiyacı bazen bedeniyle gösterir.
Depresyon tek bir nedene ve mekanizmaya karşılık gelmiyor. Kayıp, kronik stres, gelişimsel travma, genetik, bedensel hastalıklar, hormonal ve enflamatuvar süreçler kederin baskın olduğu belirtiler doğurabilir. Evrimsel kuramlar depresif yaşantının bazı yüzlerini aydınlatır. Bulguların tamamı klinik depresyonun sadece başlı başına bir uyum mekanizması olduğunu göstermiyor.
Evrimin karşısında bugünkü tanı kitaplarında yer alan “majör depresif bozukluk” adlı tek bir yapı yoktu. Doğal seçilim bağlanma, kaybı fark etme, tehlikeden uzaklaşma, enerjiyi koruma, yenilgiden sonra çatışmayı durdurma ve yardım arama gibi daha eski sistemler üzerinde işlemiş olabilir. Klinik depresyon bu sistemlerin çeşitli nedenlerle uzadığı, birbirine karıştığı veya kapanamadığı durumlarda ortaya çıkıyor olabilir.
Bazen yaşamda savunma sistemleri gereğinden fazla çalışabilir. Randolph Nesse’nin “duman dedektörü ilkesi”nde gerçek yangını kaçırmanın bedeli yanlış alarmın bedelinden yüksekse alarm hassas çalışır.[14] Kaygı, ağrı ve ateş bu nedenle bazen gereksiz görünen tepkiler üretir. Düşük ruh hâli için de benzer bir eşik düşünülebilir. Sonucu olmayan çatışmadan çekilmek hayat kurtarabilir. Aynı sistem erken devreye girebilir ya da koşullar değiştiği hâlde açık kalabilir.
Oysa sevdiği birini kaybeden, ilişkisi biten ya da yıllarca emek verdiği gelecek tasarısı çöken kişinin kısa sürede “eski hâline” dönmesi mümkün olmayabilir. Eski hâl artık yoktur. Kayıp, insanın dünyasını ve o dünyadaki yerini değiştirmiştir. İyileşme bazen önceki düzene dönmekten çok, kaybı içerebilen yeni bir düzen kurmaktır. Keder bu yeniden kuruluş için bir ara sağlayabilir.
Kederin kültürel hayatı
İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Bir dilin, tarihin ve topluluğun içinde yaşar. Başına gelenleri anlatır, anlatamadıklarını ezgilere, simgelere ve ritüellere bırakır. Keder bedende başlayıp başka bedenlere ulaşır, ortak hafızaya yerleşir ve kültürel bir biçim kazanır.
Savaşlar, sürgünler, katliamlar ve zorunlu göçler tek tek insanların yaşamıyla birlikte topluluğun kendisini görme biçimini de değiştirir. Yaşanan acı ortak anlatıya dönüştüğünde bireysel hafızanın sınırlarını aşar. O olayı yaşamamış kuşaklar bile türküler, aile hikâyeleri, anma günleri, mezarlar ve suskunluklar aracılığıyla geçmişin duygusuna katılır. Kültürel travma burada ortaya çıkar. Acı geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar, topluluğun kimliğini kuran hikâyelerden biri olur.[15]
Azınlıkların ve tarih boyunca şiddete uğramış toplulukların türkülerinde bunu duyarız. Ağıt yalnızca ölen kişinin ardından söylenmez. Kaybedilmiş bir yurdun, konuşulması yasaklanmış bir dilin, dağılan bir ailenin ve geri dönülemeyen bir evin de sesidir. Tarih kitaplarında birkaç satırla geçen felaket, bir ezginin içinde kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder. Şarkıyı söyleyen kendi acısını anlatırken daha önce aynı kaybı yaşamış insanlarla bağ kurar. Dinleyenler aynı duyguda buluşur. Keder, insanı yalnızlaştıran bir deneyimden topluluğu bir arada tutan dile dönüşür.
Ortak keder aynı zamanda bir sınır çizer. Aynı acının çevresinde birleşenler bir “biz” oluştururken, acıya neden olduğu düşünülenler ya da onu tanımayanlar “onlar” hâline gelebilir. Grup ruhunu güçlendiren hafıza öfkeyi ve intikam arzusunu da canlı tutabilir. Geçmişteki travma yeni kuşaklara dünyanın dostlarını ve düşmanlarını bildiren bir miras olarak aktarılabilir. Keder topluluğu onarırken sınırlarını katılaştırma gücünü de taşır.
Kendi kaybını bilen bir topluluk, başka toplulukların kayıplarını duymaya da yaklaşabilir. Judith Butler’ın hatırlattığı gibi hangi hayatların yasının tutulmaya değer kabul edildiği, toplumsal ve siyasal sınırların nasıl çizildiğini gösterir.[16] Yasın alanını genişletmek insan sayılanların alanını da genişletir. Bedende geri çekilme olarak başlayan duygu, kültürde türküye, ritüele ve ortak hafızaya dönüşür. Bir topluluğun kaybettikleriyle bağını koruyarak yaşamaya devam etmesinin yollarından biri olur.
İnsan olmanın bedeli
İnsan evrimsel sürecinde ne zamandan itibaren ‘ölümlü olduğunu bildiğini’ kesin olarak söyleyemiyoruz. Ama şunu belki söyleyebiliriz: insan ölümlülüğünün farkında olan bir canlı. Ölülerin gömülmesi, bedenlerin korunması ve mezarlara eşyalar bırakılması bu farkındalığın işaretleri sayılabilir. Neandertallerin ve erken Homo sapiens topluluklarının yaklaşık yüz bin yıl önce ölü bedenlerle özel biçimlerde ilgilendiğine dair bulgular olduğunu biliyoruz.[17]Bir başkasının ölümüne tanık olmak aynı zamanda kendi ölümlülüğünün de tekrar tekrar hatırlanması sayılabilir. Benliğin gelişmesi insanı kendi dünyasının merkezine yerleştirdi, ama dünya bu beklentiye uygun davranmıyor. Beden yaşlanıyor, sevdiğimiz insanlar ölüyor, ilişkiler sona eriyor ve kurduğumuz düzenler dağılıyor. İnsan zihni kontrol etmeye çalıştıkça dünyanın değişkenliği ve belirsizliğiyle karşılaşıyor. Keder bu karşılaşmanın sessiz duygusu olabilir. Her zaman büyük bir kaybın ardından gelmez. Bazen yaşamadığımız hayatı, olamadığımız kişiyi ya da artık gerçekleşmeyeceğini anladığımız ihtimali düşünürken ortaya çıkar. Zamanın geçtiğini ve bazı kapıların geri dönülmez biçimde kapandığını hatırlatır. Günlük hayatın telaşı içinde bunları düşünmeden ilerleyebiliriz. Keder yine de geriden gelir. Bedenin yavaşlamasında, tanıdık bir ezginin bıraktığı ağırlıkta ya da açıklayamadığımız eksiklik duygusunda kendisini gösterir.
İnsanın yaşadığı bu varoluşsal hüzün belirli bir uyum işlevini aşar. Belki de onun bir bölümü doğrudan seçilmiş bir özellikten çok, benlik bilincinin beraberinde getirdiği evrimsel bir bedeldir. Geleceği kurabilme yeteneğinin içinde geleceğin biz olmadan devam edeceğini bilmek vardır. Sevdiklerimize bağlanabilmemiz onları kaybedebileceğimizi anlamamızı da beraberinde getirir. Kendimize bir yaşam öyküsü kurduğumuzda, bu öykünün yarım kalabileceğini görürüz.
Ernest Becker, insanın ölüm bilgisini taşımasının güçlüğünü ve kültürün bu bilgi karşısında kurduğu anlam dünyalarını anlatır.[18]İnançlar, eserler, çocuklar, topluluklar ve anlatılar insanın kendi ömrünü aşan bir sürekliliğe katılmasını sağlar. İnsan mezar yapar, anıt diker, yazar, şarkı söyler ve ardında iz bırakmaya çalışır. Kederin kültürel biçimleri, bilincin açtığı yaraya verilen ortak yanıtlardır.
Kederi dinlemek
Psikiyatri açısından güçlük, kederli duygulardan ve yastan sonra yeniden toparlanmanın ne zaman kendi yolunda ilerlediğini ve ne zaman tıkandığını ayırt etmektir. Süre tek başına yeterli bir ölçü değildir. Yaşantının bağlamına, esnekliğine ve insanın hayatında açtığı daralmaya bakmak gerekir. Kederli kişi bazı anlarda ilişkilerle temas kurabiliyor, kaybettiğini hatırlarken başka duygulara geçebiliyor ve hayatını yavaş da olsa yeniden örgütleyebiliyorsa, süreç hareketini koruyor demektir. Depresyon ağırlaştığında zaman donmuş gibi yaşanabilir. Gelecek düşünülemez hâle gelir, kişinin kendisine verdiği değer aşınır ve ölüm bir kurtuluş ihtimali gibi görünmeye başlayabilir. Aynı üzgün görünümün altında farklı ruhsal süreçler bulunur.
Tanı bu ayrımı kurmak ve yardımın yolunu açmak için gereklidir. Tanı, insanın bütün hikâyesinin yerine geçtiğinde başka bir sorun yaratır. Kederi belirtilerin toplamına indirgersek kaybedilen şeyin kişi için anlamını kaçırabiliriz. Yalnızca anlamı araştırırsak biyolojik ağırlığı, intihar riskini ve tedavi ihtiyacını ihmal edebiliriz. Klinik dikkat, yaşantının anlamıyla hastalığın ağırlığını aynı görüş alanında tutabilmeyi gerektirir.
Evrimsel bakış açısıyla depresyon yaşayan kişiye acısının gizli bir yararı olduğunu söylemek istemiyorum. Bazı acılar insanın düşünme, isteme, ilişki kurma ve yardım arama gücünü elinden alır. İntihar düşüncesi, ağır işlev kaybı, psikotik bulgular ve uzun süren depresyon değerlendirme ve tedavi gerektirir. Bir tepkinin evrimsel kökenini anlamak onu kendi hâline bırakmak anlamına gelmez. Pıhtılaşma kanama sırasında hayat kurtarır, damar içinde oluştuğunda öldürücü olabilir. Ateş savunmanın parçasıdır, aşırı yükseldiğinde bedene zarar verir. Ağrı bir kemik kırığında ya da apandisitte yardım aramamızı sağlar, kronikleştiğinde yaşamı çekilmez hâle getirebilir. Keder için de işlev ile ıstırap arasındaki sınırı bağlam belirler.
Bu bakış daha iyi sorular sormamızı sağlar. Keder hangi karşılaşmanın ardından başladı? İnsan kimi, neyi ve kendisiyle ilgili hangi ihtimali kaybetti? Beden neyin ardından geri çekildi? Tepki bugünün koşullarına mı cevap veriyor, geçmişte öğrenilmiş çaresizliği mi sürdürüyor? İnsanın yaşamını yeniden düzenlemesi için alan mı açıyor, bütün hareket imkânlarını mı kapatıyor?
Belki “Evrim depresyonu neden elemedi?” sorusunu artık başka türlü sormak gerekir. Bizi insan yapan özelliklerin bedelleri var. Bağ kurmanın içinde ayrılık acısı, geleceğe yatırım yapmanın içinde hayal kırıklığı, toplumsal bir varlık olmanın içinde dışlanmaya duyarlılık bulunuyor. Keder bu kırılganlığı görünür kılıyor. Onu kabul etmek insanı zayıflatmaz. Sevdiğimiz, bağlandığımız ve hayatımıza anlam verdiğimiz için incinebildiğimizi hatırlatır.
Keder bazen yaşamdan vazgeçmek değildir. Değişmiş bir yaşama katılabilmek için verilen bir aradır. Depresyon, bu aranın uzadığı ve insanın dönüş yolunu bulamadığı yerin adı olabilir. O zaman insanın geri dönebilmek için hangi ilişkiye, hangi söze, hangi tedaviye ve nasıl bir zamana ihtiyaç duyduğunu sormamız gerekir. Kedere başka türlü bakmak onu kutsamak anlamına gelmiyor. Kendi kırılganlığımıza yer açmak ve insan olma hâlinin derinliğini bu kırılganlık içinde fark etmek anlamına geliyor.
Kaynakça
Alexander, Jeffrey C., Ron Eyerman, Bernhard Giesen, Neil J. Smelser ve Piotr Sztompka. Cultural Trauma and Collective Identity. Berkeley: University of California Press, 2004.
Assmann, Jan. Cultural Memory and Early Civilization: Writing, Remembrance, and Political Imagination. Cambridge: Cambridge University Press, 2011.
Bearzi, Giovanni, Dan Kerem, Nathan B. Furey, Robert L. Pitman, Luke Rendell ve Randall R. Reeves. “Whale and Dolphin Behavioural Responses to Dead Conspecifics.” Zoology 128 (2018): 1–15. https://doi.org/10.1016/j.zool.2018.05.003.
Becker, Ernest. The Denial of Death. New York: Free Press, 1973.
Butler, Judith. Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence. London: Verso, 2004.
Damasio, Antonio ve Gil B. Carvalho. “The Nature of Feelings: Evolutionary and Neurobiological Origins.” Nature Reviews Neuroscience 14, no. 2 (2013): 143–152. https://doi.org/10.1038/nrn3403.
Douglas-Hamilton, Iain, Shivani Bhalla, George Wittemyer ve Fritz Vollrath. “Behavioural Reactions of Elephants towards a Dying and Deceased Matriarch.” Applied Animal Behaviour Science 100, no. 1–2 (2006): 87–102. https://doi.org/10.1016/j.applanim.2006.04.014.
Fernández-Fueyo, Elisa, Yukimaru Sugiyama, Susana Carvalho vd. “Why Do Some Primate Mothers Carry Their Infant’s Corpse? A Cross-Species Comparative Study.” Proceedings of the Royal Society B 288, no. 1958 (2021): 20210590. https://doi.org/10.1098/rspb.2021.0590.
Hagen, Edward H. “Evolutionary Theories of Depression: A Critical Review.” The Canadian Journal of Psychiatry 56, no. 12 (2011): 716–726. https://doi.org/10.1177/070674371105601203.
Krishnan, Vaishnav vd. “Molecular Adaptations Underlying Susceptibility and Resistance to Social Defeat in Brain Reward Regions.” Cell 131, no. 2 (2007): 391–404. https://doi.org/10.1016/j.cell.2007.09.018.
Maier, Steven F. ve Martin E. P. Seligman. “Learned Helplessness at Fifty: Insights from Neuroscience.” Psychological Review 123, no. 4 (2016): 349–367. https://doi.org/10.1037/rev0000033.
McComb, Karen, Lucy Baker ve Cynthia Moss. “African Elephants Show High Levels of Interest in the Skulls and Ivory of Their Own Species.” Biology Letters 2, no. 1 (2006): 26–28. https://doi.org/10.1098/rsbl.2005.0400.
Nesse, Randolph M. “Is Depression an Adaptation?” Archives of General Psychiatry 57, no. 1 (2000): 14–20. https://doi.org/10.1001/archpsyc.57.1.14.
Nesse, Randolph M. “Natural Selection and the Regulation of Defenses: A Signal Detection Analysis of the Smoke Detector Principle.” Evolution and Human Behavior 26, no. 1 (2005): 88–105. https://doi.org/10.1016/j.evolhumbehav.2004.08.002.
Overmier, J. Bruce ve Martin E. P. Seligman. “Effects of Inescapable Shock upon Subsequent Escape and Avoidance Responding.” Journal of Comparative and Physiological Psychology 63, no. 1 (1967): 28–33. https://doi.org/10.1037/h0024166.
Panksepp, Jaak. “Affective Neuroscience of the Emotional BrainMind: Evolutionary Perspectives and Implications for Understanding Depression.” Dialogues in Clinical Neuroscience 12, no. 4 (2010): 533–545. https://doi.org/10.31887/DCNS.2010.12.4/jpanksepp.
Pettitt, Paul. The Palaeolithic Origins of Human Burial. London: Routledge, 2011.
Spinoza, Benedict de. A Spinoza Reader: The Ethics and Other Works. Derleyen ve çeviren Edwin Curley. Princeton, NJ: Princeton University Press, 1994.
Swift, Kaeli N. ve John M. Marzluff. “Wild American Crows Gather around Their Dead to Learn about Danger.” Animal Behaviour 109 (2015): 187–197. https://doi.org/10.1016/j.anbehav.2015.08.021.
Watson, Paul J. ve Paul W. Andrews. “Toward a Revised Evolutionary Adaptationist Analysis of Depression: The Social Navigation Hypothesis.” Journal of Affective Disorders 72, no. 1 (2002): 1–14. https://doi.org/10.1016/S0165-0327(01)00459-1.
[1]Benedict de Spinoza, A Spinoza Reader: The Ethics and Other Works, der. ve çev. Edwin Curley (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1994), Etika, III. Bölüm, Önerme 2, Not.
[2]Spinoza, A Spinoza Reader, Etika, II. Bölüm, Önerme 7, Not ve Önerme 13.
[3]Spinoza, A Spinoza Reader, Etika, III. Bölüm, Önerme 6.
[4]Spinoza, A Spinoza Reader, Etika, III. Bölüm, Duyguların Tanımları 2 ve 3.
[5]Antonio Damasio ve Gil B. Carvalho, “The Nature of Feelings: Evolutionary and Neurobiological Origins,” Nature Reviews Neuroscience 14, no. 2 (2013): 143–152.
[6]Elisa Fernández-Fueyo, Yukimaru Sugiyama, Susana Carvalho vd., “Why Do Some Primate Mothers Carry Their Infant’s Corpse? A Cross-Species Comparative Study,” Proceedings of the Royal Society B 288, no. 1958 (2021): 20210590.
[7]Karen McComb, Lucy Baker ve Cynthia Moss, “African Elephants Show High Levels of Interest in the Skulls and Ivory of Their Own Species,” Biology Letters 2, no. 1 (2006): 26–28; Iain Douglas-Hamilton, Shivani Bhalla, George Wittemyer ve Fritz Vollrath, “Behavioural Reactions of Elephants towards a Dying and Deceased Matriarch,” Applied Animal Behaviour Science 100, no. 1–2 (2006): 87–102.
[8]Giovanni Bearzi vd., “Whale and Dolphin Behavioural Responses to Dead Conspecifics,” Zoology 128 (2018): 1–15.
[9]Kaeli N. Swift ve John M. Marzluff, “Wild American Crows Gather around Their Dead to Learn about Danger,” Animal Behaviour 109 (2015): 187–197.
[10]Jaak Panksepp, “Affective Neuroscience of the Emotional BrainMind: Evolutionary Perspectives and Implications for Understanding Depression,” Dialogues in Clinical Neuroscience 12, no. 4 (2010): 533–545.
[11]J. Bruce Overmier ve Martin E. P. Seligman, “Effects of Inescapable Shock upon Subsequent Escape and Avoidance Responding,” Journal of Comparative and Physiological Psychology 63, no. 1 (1967): 28–33; Steven F. Maier ve Martin E. P. Seligman, “Learned Helplessness at Fifty: Insights from Neuroscience,” Psychological Review 123, no. 4 (2016): 349–367.
[12]Vaishnav Krishnan vd., “Molecular Adaptations Underlying Susceptibility and Resistance to Social Defeat in Brain Reward Regions,” Cell 131, no. 2 (2007): 391–404.
[13]Paul J. Watson ve Paul W. Andrews, “Toward a Revised Evolutionary Adaptationist Analysis of Depression: The Social Navigation Hypothesis,” Journal of Affective Disorders 72, no. 1 (2002): 1–14.
[14]Randolph M. Nesse, “Natural Selection and the Regulation of Defenses: A Signal Detection Analysis of the Smoke Detector Principle,” Evolution and Human Behavior 26, no. 1 (2005): 88–105.
[15]Jeffrey C. Alexander vd., Cultural Trauma and Collective Identity (Berkeley: University of California Press, 2004); Jan Assmann, Cultural Memory and Early Civilization: Writing, Remembrance, and Political Imagination (Cambridge: Cambridge University Press, 2011).
[16]Judith Butler, Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence (London: Verso, 2004).
[17]Paul Pettitt, The Palaeolithic Origins of Human Burial (London: Routledge, 2011).
[18]Ernest Becker, The Denial of Death (New York: Free Press, 1973).

