Yaratıcı insanlarda duygudurum bozukluğu biraz daha sık görülüyor olabilir; ama duygudurum bozukluğu olan insanlar daha yaratıcı değildir.
Doç. Dr. Ümit Haluk Yeşilkaya, Psk. İnci Elif Erdin
Yaratıcı insanları anarken ne çok ismi acısıyla birlikte anarız aslında. Şu eserini şundan sonra yazmış deriz, bunu o ayrılığın ardından bestelemiş deriz, bu tabloyu hastanede yapmış deriz. O “şundan sonra” dediğimiz şey de çoğu zaman ya bir acıdır ya da bir ayrılıktır.
Frida Kahlo’yu on sekiz yaşında geçirdiği otobüs kazasından ve aylarca yatağa bağlı kaldığı dönemde tavana asılmış bir aynaya bakarak yaptığı otoportrelerden ayrı düşünemeyiz. Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosunu anlatırken onu bir akıl hastanesinin penceresinden bakarak yaptığını söylemeden geçemeyiz. Munch’un daha beş yaşındayken annesini, on dördünde de kız kardeşini veremden kaybettiğini bilmeden Çığlık’a bakmak bize eksik gelir. Beethoven’ın Dokuzuncu Senfoni’yi artık hiçbir şey duyamadığı yıllarda yazdığını hatırlatmak neredeyse bir refleks hâline gelmiştir. Bu topraklarda da hikâye pek farklı değildir. Müslüm Gürses’in sesini, annesinin öldürülmesine tanıklık ettiği çocukluğundan ayrı dinleyemeyiz. Neşet Ertaş’ın türkülerini gurbet yıllarına, Ahmet Kaya’nın son şarkılarını Paris’teki sürgününe bağlamadan anlatmayız. Amy Winehouse’un Back to Black albümü bir albümden çok bir ayrılığın tutanağı gibi konuşulur. Sylvia Plath’in son şiirleri de hep ölümünden geriye doğru okunur.
Ama asıl soru tam da burada başlıyor. Bu insanlar yaratıcı oldukları için mi acılarını bir esere dönüştürebildiler, yoksa yaşadıkları onların yaratıcılığını mı artırdı? Frida Kahlo o kazayı geçirmeseydi de resim yapacak mıydı, yoksa o yatakta bir ressam mı doğdu? Munch’un kayıpları ona bir şey mi kattı, yoksa zaten elinde olan bir yeteneği alıp götürmedi diye mi şükretmeliyiz? Peki aynı acıyı yaşayıp hiçbir şey üretemeden kaybolan ve adını hiç duymadığımız binlerce insan bu hikâyenin neresinde duruyor?
Hikâyeleri hep geriye doğru anlattığımız için bize her şey kaçınılmaz görünür. Önce acı gelir, sonra eser. Oysa yakından bakıldığında okun yönü o kadar da belli değildir. Belki de acı yaratıcılığın kaynağı değil, yalnızca yaratıcı bir insanın elinden geçen malzemesidir.
Bu yazıda işin bilimsel tarafına epeyce değineceğiz. Ama bu sanatçıların ilhamlarına hiç dokunmadan geçmek bu yazıyı olsa olsa bir bilimsel makale derlemesine çevirirdi ve o ruhlara dokunan insanları anmadan geçmemize sebep olurdu. Bu nedenle önce onları andık. Şimdi soruyu sorabiliriz.
Sanat acıdan doğar.
Bu cümleyi hepimiz duyduk. Söyleyenin kim olduğunu kimse tam olarak bilmez ama herkes cümlenin kendisini bir yerde duymuştur. Bir inanıştan çok, üzerinde düşünmeye gerek duyulmayan bir varsayım hâline gelmiştir. Peki gerçekten öyle mi?
Yaratıcılık ile acı arasındaki bağ kültürel hafızamıza o kadar derin yerleşmiştir ki çoğu zaman kanıt aramaya bile gerek duymayız. Aristoteles’e ait olduğu düşünülen “hiçbir büyük dehanın bir parça delilik olmadan var olmadığını” söyleyen o söz, aradan yirmi dört yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ itiraz edilmeden tekrarlanır.
Belki de bu inanışın bu kadar dayanıklı olmasının bir nedeni teselli edici olmasıdır. Acıya bir işlev, bir anlam, hatta gizli bir ödül atfeder. Boşuna acı çekmediğinizi, çektiğiniz şeyin bir yerlerde işe yaradığını söyler. Böyle bir vaatten vazgeçmek kolay değildir.
Oysa bu inancın yöntemsel sorununu görmek için uzman olmak gerekmiyor. Ölmüş sanatçılara geriye dönük tanı koymak bilimsel bir yöntem değildir. Bir insanın mektuplarından ya da biyografisinden çıkarılan tanı, o hastalığın onun yeteneğini ürettiğini göstermeye yetmez. Dahası bu tür örnekler, hastalığına rağmen üretemeden kaybolan insanları hiçbir zaman içermez. Elimizde yalnızca hayatta kalan ve tanınan isimler vardır. Kaybolanların ne yaşadığını da ne yapabileceğini de hiçbir zaman bilemeyiz.
Son yirmi yılda soruyu artık biyografilerle değil, meta-analizlerle ve milyonlarca kişilik nüfus kayıtlarıyla yanıtlayabiliyoruz. Ortaya çıkan tablo ne mitin savunucularını ne de onu topyekûn reddedenleri memnun edecek türden. Bağ var. Ama zayıf bir bağ bu. Ölçüme göre yön değiştiriyor ve büyük ölçüde yanlış yere bakıldığı için olduğundan büyük görünüyor.
1. Hangisi yaratıcılık, hangisi depresyon?
Literatürdeki çelişkinin önemli bir kısmı, aslında bir tanım sorunudur.
“Yaratıcılık” kimi çalışmada bir meslek grubudur. Yazar, dansçı, fotoğrafçı ya da araştırmacı olmak yaratıcı sayılmaya yeter. Kimi çalışmada laboratuvarda ölçülen bir performanstır. Kimisinde ise tarihe geçmiş bir başarı ölçütüdür.
Laboratuvar ölçümlerinin çoğu çok yönlü düşünme testlerine, yani İngilizce literatürdeki adıyla divergent thinking testlerine dayanır. Bu testler tek doğru cevabı olmayan bir problemde çok sayıda ve birbirinden farklı fikir üretebilme kapasitesini ölçer. Guilford’un alternatif kullanımlar görevi bunların en bilinenidir ve katılımcıdan bir tuğlayla yapılabilecek her şeyi saymasını ister. Torrance Yaratıcı Düşünme Testleri de aynı ailedendir. Puanlama akıcılık, esneklik ve özgünlük üzerinden yapılır.
Bu testlerin ölçtüğü şey gerçek bir kapasitedir, ama gerçek yaratıcı başarının kendisi değildir. Tuğla görevinde yüksek puan alan kişi roman yazmaz. Bir insanın grafik tasarımcı olarak çalışması da onun bu testte yüksek puan alacağını göstermez. Üç ölçüt birbirinin yerine geçmez; literatürde ise sıklıkla geçermiş gibi bir araya getirilirler.
“Depresyon” tarafı daha da karışıktır. Kimi çalışma klinik düzeyde majör depresif bozukluğu ölçer, kimi çalışma sağlıklı üniversite öğrencilerinde klinik depresif belirtilere bakar. Kimi çalışma ise bipolar spektrumu tek bir “duygudurum bozukluğu” başlığı altında toplar ve aradaki farkı görünmez kılar.
Christa Taylor’ın 2017’de yayımladığı sistematik meta-analiz tam olarak bu karmaşayı ele alır. Taylor literatürü üç ayrı araştırma yaklaşımına göre ayırdı. İlk grup duygudurum bozukluğu olanların yaratıcılığını ölçüyordu. İkinci grup yaratıcı bireylerdeki duygudurum bozukluğunun ne sıklıkla görüldüğüne bakıyordu. Üçüncü grup ise iki değişkeni boyutsal olarak ilişkilendiriyordu. Sonuç, etkinin hem yönünün hem de gücünün hangi yaklaşımla bakıldığına göre değiştiğiydi.[1]
Ortaya çıkan asimetri aslında bu yazıda konuşacağımız her şeyin bir nevi özetidir. Yani yaratıcı bireylerde duygudurum bozukluğu oranları, yaratıcı olmayanlara kıyasla daha yüksek çıkmaktadır; buna karşılık duygudurum bozukluğu tanısı almış bireyler, sağlıklı kontrollerden daha yaratıcı çıkmamaktadır.[2]
Bu iki cümle birbiriyle çelişmiyor. Yalnızca nedenselliğin sanıldığı yönde işlemediğini gösteriyor.
Bu nedenle yaratıcılık ile depresyon arasında bağ olup olmadığını sormak bize pek yardımcı olmuyor. Hangi tür yaratıcılığın, hangi duygudurum tablosunun hangi evresiyle ve hangi güçte ilişkili olduğunu sormak çok daha yerinde.
2. Araştırmalar ne diyor?
Deli dahi meselesini en geniş biçimde ele alan çalışmalardan biri, Baas ve arkadaşlarının 2016 tarihli meta-analizidir. Klinik olmayan örneklemlerde depresif ruh hâli ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi 39 bağımsız çalışma üzerinden inceleyen bu analiz, küçük ama istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmuştur. Ancak bulunan ilişki beklenenin aksine ters yöndedir. İki değişken arasındaki ilişkiyi gösteren ve r harfiyle ifade edilen korelasyon katsayısı eksi 0,064 olarak hesaplanmıştır. Buradaki eksi işareti ilişkinin tersine döndüğünü anlatır. Yani depresif ruh hali arttıkça genel yaratıcılık azalmaktadır. Üstelik bu bulgu yayın önyargısıyla açıklanamamıştır. Yayımlanmış ve yayımlanmamış çalışmalar arasında anlamlı fark bulunamamıştır.[3]
Kuşkusuz karşı bulgular da var. Xu ve arkadaşlarının pandemi döneminde üniversite öğrencileriyle yürüttüğü çalışmada depresyon ile yaratıcılık arasında küçük bir pozitif korelasyon bildirilmiştir.[4] Bu çalışmadaki r ilişki katsayısı artı 0,085’tir. Bu sayıları aklınızda tutun, çünkü birazdan neden önemli olduklarını konuşacağız. Şimdilik dikkat edilmesi gereken şey, iki bulgunun birbiriyle çelişmesi değil, ikisinin de sıfıra ne kadar yakın olduğudur.
Bu büyüklükteki bir ilişkinin pratikte ne anlama geldiğini düşünmek faydalı olabilir. Böyle bir katsayı, iki değişken arasındaki ortak değişkenin binde dördünden azına karşılık gelir. Yani karşınızdaki kişinin depresif belirtilerini bilmeniz, onun yaratıcı performansı hakkındaki tahmininizi neredeyse hiç değiştirmez.
İşte istatistiksel anlamlılık ile klinik anlamlılığı ayırmamız gereken yer tam olarak burasıdır. Binlerce kişilik örneklemlerde son derece küçük etkiler bile “anlamlı” çıkar; bu, o etkinin bir insanın hayatında fark yarattığı anlamına gelmez. Eksi 0,064 ile artı 0,085 arasındaki fark, koca bir kültürel mitin ağırlığını taşıyabilecek bir fark değildir.
3. Asıl ilişki depresyonda değil, bipolar spektrumda
Bipolar tarafa geçtiğimizde hikâye değişmeye başlıyor. Baas ve arkadaşlarının aynı meta-analizinde, bu kez klinik tanısı olmayan insanlardaki hipomani ve mani eğilimine bakıldığında yaratıcılıkla ilişkinin belirgin biçimde güçlendiği görüldü. Katsayı bu kez 0,224. Depresyon için bulunan o sıfıra yapışık sayıların yanına koyunca aradaki fark kendini hemen belli ediyor.[5]
Yalnız burada bir cümleye özellikle dikkat etmemiz gerekiyor. Ölçülen şey hastalığın kendisi değil, o yöne doğru bir eğilim. Enerjinin zaman zaman yükselmesi, uykuya daha az ihtiyaç duyulması, fikirlerin birbirini kovalaması, insanın normalde göze alamayacağı şeyleri göze alması. Hepimizin çevresinde böyle biri vardır aslında. Psikiyatri bu insanları uzun zamandır tanıyor ve klinik eşiğin altında kalan bu hâlleri siklotimik ya da hipertimik mizaç diye adlandırıyor. Alanın uzun süredir üzerinde durduğu model de bu tabloyla örtüşüyor. Yaratıcılık ile bipolar spektrum arasındaki ilişkinin düz bir çizgi gibi değil, ters çevrilmiş bir U harfi gibi ilerlediği düşünülüyor. Yatkınlık arttıkça yaratıcılık bir yere kadar artıyor. Sonra belirtiler hastalık şiddetine ulaşıyor ve o noktadan itibaren kişi her şeyi kaybetmeye başlıyor, yaratıcılığını da. Greenwood ve arkadaşlarının 135 bipolar hasta, 102 yaratıcı kontrol ve 103 yaratıcı olmayan kontrolle yürüttüğü çalışma bu çerçeveyi destekliyor. Çalışmanın başlığı bile durumu özetler gibi. İlham, dozda saklı.[6]
Aynı şey hastalığın evreleri için de geçerli. Bipolar tanısı almış 397 kişiyle yapılan bir çalışmada, o sırada depresif dönemde olanların yaratıcılık puanları hem hipomanide olanların hem de hiçbir belirtisi olmayanların gerisinde kaldı. Aynı insan, aynı hastalık. Ama hangi evrede olduğuna göre bambaşka bir tablo.[7]
Hipomaninin neden yaratıcılıkla yan yana anıldığını anlamak zor değil. O dönemlerde düşünce hızlanır, çağrışımlar gevşer, insan normalde birbirinden uzak duran şeyleri yan yana getirmeye başlar. Üstüne bir de enerji ve azalmış bir eleştiri kaygısı eklenince fikirler kolay gelir. Depresyonda ise tam tersi olur. Düşünce ağırlaşır, çağrışım alanı daralır ve içerideki eleştirmen sesini yükseltir. Bir tarafta fikir bolluğu, hız ve cesaret; diğer tarafta yavaşlama ve tıkanma. İkisi de aynı hastalığın yüzleri. Ama üretime katkısı olan yalnızca biri.
Mitin en çok bulanıklaştırdığı yer de tam burası. Kültürel anlatı bipolar spektrumun enerjik ucunda olup biteni alıyor ve depresyonun hanesine yazıyor.
4. İsveç kayıtları: Hastalık mı, yatkınlık mı?
Soruyu en geniş ölçekte yanıtlayan çalışmalar İsveç’ten geldi. Kyaga ve ekibi ülkenin nüfus kayıtlarını kullanarak önce 300 bin hastayı, sonra yaklaşık 1,2 milyon hastayı ve ikinci kuzenlere kadar uzanan akrabalarını inceledi.[8] Yaratıcılık ölçütü olarak sanatsal ve bilimsel meslekler alındı. Yazarlar, besteciler, dansçılar, fotoğrafçılar ve üniversite araştırmacıları bu tanımın içindeydi. Meslek bilgisi ulusal nüfus sayımlarından, tanılar hastane kayıtlarından alındı.
Üç sonuç çıktı ortaya.
Birincisi, yaratıcı mesleklerde diğerlerine göre daha sık görülen tek tanı bipolar bozukluktu. Yaratıcı meslekler ile unipolar depresyon arasında artmış bir risk bulunamadı.[9]
İkincisi belki de en önemlisi. Bipolar bozukluk ve şizofreni tanısı almış kişilerin tanı almamış kardeşleri, yaratıcı mesleklerde fazla yer alıyordu.[10] Avantaj hastalıkta değil, hastalığın eşiğinde durup içeri girmemiş olanlardaydı.
Üçüncüsü ise tabloyu daha da ilginç kılıyor. Aynı ekibin daha sonra 4,4 milyondan fazla kişinin verisiyle yürüttüğü çalışmada, sanat alanında yükseköğrenim görmüş olmak üç tanının da olasılığını artırıyordu: şizofreni için 1,90, bipolar bozukluk için 1,62, unipolar depresyon için 1,39 kat. Üstelik bu sonuçlar zekâ düzeyi ve diğer karıştırıcı etkenler için düzeltildikten sonra da ayakta kaldı.[11]
Bu bulguyu “sanat eğitimi depresyon yapar” diye okumak yanlış olur. Buradaki yaratıcılık ölçütü, sanat alanında eğitim almış olmaktır; yani bir tercihtir, ölçülmüş bir yaratıcı kapasite değil. Bulgu, sanatsal alanlara yönelen kişilerin baştan belirli bir duygusal duyarlılık taşıyor olabileceğiyle de, bu alanlardaki güvencesiz çalışma koşullarıyla da açıklanabilir. Okun hangi yöne baktığı burada da belli değil.
Genetik veriler yatkınlık fikrini destekliyor. Power ve arkadaşlarının İzlanda, İsveç ve Hollanda örneklemlerinde yürüttüğü çalışmada, şizofreni ve bipolar bozukluk için hesaplanan poligenik risk skorları sanatsal derneklere üyeliği ve yaratıcı meslek sahibi olmayı öngörebilmiştir.[12]
Ancak asıl öğretici olan, açıklanan payın ne kadar küçük olduğu. İki risk skoru bir araya getirildiğinde bile insanlar arasındaki yaratıcılık farkının yalnızca yüzde 0,39’unu açıklayabiliyor.[13] Yani aynı genetik havuz bir ucunda hastalığı, diğer ucunda alışılmadık bağlantılar kurma eğilimini besliyor olabilir. Bu ortaklık gerçek. Ama karşınızdaki tek bir insanın yaratıcılığı hakkında bir şey söylemenize yarayacak türden bir bilgi değil.
Kayıt çalışmalarının kendi sınırları da var elbette. Meslek, yaratıcılığın oldukça kaba bir göstergesi. Bir insanın kadrolu şair olması onu yaratıcı yapmaz, muhasebeci olması ise yaratıcı olmadığı anlamına gelmez. Tanılar da yalnızca kapıdan içeri girip yardım istemiş olanları kapsıyor. Hiç başvurmamış olanlar ise kontrol grubunda sayılıyor, oysa kaçının aslında hasta olduğunu bilmiyoruz. Yine de bu çalışmalar, birkaç düzine seçilmiş isimle yürütülen klasik araştırmalara kıyasla çok daha sağlam bir zemin sunuyor.
Buradan çıkan model, romantik anlatının tam tersi. Aynı yatkınlık, hafif kaldığında yaratıcılığa katkıda bulunabiliyor. Ağırlaştığında ise hastalığa dönüşüyor ve kişinin elinden her şeyi alıyor. Hastalık yaratıcılığın kaynağı değil. Aynı kökün işe yaramayan ucu.
5. Yazarlar neden istisna?
Kayıt çalışmalarında tek bir grup diğerlerinden ayrılıyordu. Yazarlar.
Kyaga ve arkadaşlarının 40 yıllık izlem çalışmasında yazar olmak, şizofreniden bipolar bozukluğa, unipolar depresyondan anksiyete bozukluklarına, madde kullanımından intihara kadar uzanan bir listenin tamamıyla ilişkiliydi.[14] Genel yaratıcı mesleklerde bir türlü bulunamayan o depresyon bağı, işte yalnızca burada, bu tek meslek grubunda karşımıza çıkıyordu.
Bu bulgu neden bu kadar önemli? Çünkü mitin “kanıtı” diye önümüze konan isimlere baktığımızda büyük çoğunluğunun yazar olduğunu görürüz. Şair, romancı, oyun yazarı. Yani biz aslında tek bir meslek grubundan çıkan bir örüntüyü alıp bütün yaratıcılığa yayıyoruz. Oysa aynı veri setinde dansçılar, fotoğrafçılar ya da araştırmacılar böyle bir tablo göstermiyor. Onlar için yazılmış bir mit yok.
İstisnanın nedeni henüz bilinmiyor. Yazmanın kendine dönük, geriye bakan ve kişiyi kendi iç sesiyle baş başa bırakan bir uğraş olması bir açıklama. Yalnız çalışmak ve çoğu zaman güvencesiz yaşamak bir başka açıklama. Belki de zaten iç dünyasıyla fazlaca meşgul olan insanlar bu mesleği seçiyor ve tablo daha baştan öyle şekilleniyor. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz ve okun yönü burada da belirsiz. Bir şey daha var ve en az bunlar kadar önemli. Bu tabloda gördüğümüz şey bir armağan değil. Taşınan bir yük.
6. Ortak kök: Ruminasyon
Peki bu kadar zayıf bir ilişki neden bu kadar güçlü bir varsayım üretiyor?
Bu soruya en aydınlatıcı cevaplardan biri ruminasyon araştırmalarından geliyor. Verhaeghen ve arkadaşları 2005 yılında, kişinin kendi iç dünyasına tekrar tekrar dönmesinin, yani kendine dönük ruminasyonun hem depresif belirtilerle hem de yaratıcı davranışla ilişkili olduğunu gösterdi.[15] Bu iki şeyin ortak bir kökü olabilirdi. Çalışmanın başlığı bile bu ihtimali soruyordu. Neden blues söyleriz?
Aynı ekip 2014’te bu fikri bir adım ileri götürdü ve ruminasyonu ikiye ayırdı. Bir yanda “kara kara düşünme” var, İngilizcesiyle brooding. Olanı değiştiremeyeceğiniz biçimde tekrar tekrar yargılamak, kendinizi sorgulamak, aynı cümleyi zihninizde yeniden mahkemeye çıkarmak. Diğer yanda “kendine dönük derin düşünme” yani self-reflective pondering. Aynı deneyime merakla yaklaşmak, çevirip bakmak, anlamlandırmaya çalışmak. 244 kişilik örneklemde yürütülen yol analizinde bu ikisi birbirinden net biçimde ayrıldı. Kendine dönük derin düşünme yaratıcılığı artırıyordu, kara kara düşünme ise çökkünlüğü.[16]
Aynı hammadde, iki farklı sonuç. Fark, kişinin kendi iç dünyasına dönüp dönmemesinde değildi, oradan geri dönebilip dönememesindeydi.
Lam ve Saunders 2024’te bu çerçeveyi 201 kişilik bir örneklemde yeniden araştırdı. Yaratıcılık ile depresyon arasında küçük ve negatif bir genel ilişki buldular. Ama kendini yansıtıcı ruminasyonun ikisini birden besleyen ortak bir etken olduğu fikri bu çalışmada da destek gördü. Xu ve arkadaşlarının pandemi döneminde yaptığı çalışmada ise psikolojik dayanıklılık, depresyon ile yaratıcılık arasındaki ilişkide aracı rol oynuyordu. Yani acıyı üretime çeviren şey acının kendisi değil, kişinin ona dayanabilme gücüydü.[17]
Negatif duygunun büsbütün işlevsiz olduğunu söylemek de doğru olmaz. Çift Yol Yaratıcılık Modeli yani Dual Pathway to Creativity Model, olumsuz duyguların bilişsel ısrarcılığı artırabileceğini söyler. Kişiyi bir problemin üzerinde daha uzun süre tutar ve bu ısrar bazen yaratıcı bir çözümle sonuçlanır. Ancak modelin kendi içinde kritik bir ayrım var. Bu etki yalnızca harekete geçiren olumsuz duygulara özgü. Öfke ve korku bu yolu çalıştırıyor. Üzüntü ve çökkünlük gibi insanı yerinde tutan duygular ise çalıştırmıyor.[18]
Yani modelin söylediği şey, “acı yazdırır/sanat acıdan doğar” cümlesinin dayanağı değil, tam tersine o cümlenin nerede bittiğini gösteren sınırıdır. Ama ancak kişide bir şeyi sürdürecek kadar enerji kalmışsa. Akut depresyonda eksik olan şey de tam olarak budur. Acı oradadır, hem de fazlasıyla. Onu bir yere taşıyacak güç ise yoktur.
Madalyonun bir de karanlık yüzü var. Klinik eşiğin altındaki depresif belirtilerin, intikam tasavvuruyla ilişkilendirilen ve başkasına zarar verme amacı taşıyan yaratıcılıkla pozitif ilişkili olduğu gösterilmiştir.[19] Yani depresif bir zihin bazen gerçekten üretiyor. Ama ürettiği şeyin nereye baktığı, kişinin o sırada ne hissettiğinden bağımsız değil. Yaratıcılığın bir yönü var ve o yönü çoğu zaman duygu belirliyor.
7. Klinik bedel: “İlaç alırsam yazamam”
Bütün bunlar uzaktan bakıldığında bir literatür tartışması gibi görünebilir. Oysa bu inanışın bedelini ödeyen gerçek insanlar var.
Sanatla uğraşan hastalarda tedaviye direncin en sık gerekçeleri hep aynı cümlelerle gelir. “İyileşirsem yazamam.” “İlaç beni köreltir.” “Bu benim mizacım, hastalığım değil.” Mit hastanın acısına hem bir anlam hem de bir muafiyet sunduğu için ondan vazgeçmek kolay değildir. Kimse elindeki tek açıklamayı gönül rahatlığıyla bırakmaz.
Oysa elimizdeki en eski verilerden biri bile bu korkuyu desteklemiyor. Schou’nun 1979 tarihli klasik çalışmasında, lityum profilaksisi altında nüksleri belirgin biçimde azalmış 24 sanatçıya, tedavi sırasındaki yaratıcı güçlerinin ne olduğu soruldu. On ikisi üretkenliğinin arttığını söyledi. Altısı bir değişiklik olmadığını, altısı ise azaldığını bildirdi. Schou bu farkı hastalığın türüne ve şiddetine, kişinin ilaca duyarlılığına ve manik dönemlerini üretime çevirme alışkanlığı olup olmadığına bağladı.[20]
Bu küçük ve geriye dönük bir çalışmadır; kesin bir kanıt sunmuyor. Ama “ilaç yaratıcılığı öldürür” cümlesinin sanıldığı kadar sağlam bir zemini olmadığını göstermeye yetiyor. Bununla birlikte bu korkuyu dile getiren hastanın endişesi bütünüyle yersiz de değildir; bazı ilaçların bilişsel yan etkileri gerçektir ve bunun açıkça konuşulması gerekir. Doğru klinik tutum, korkuyu ne küçümsemek ne de mite teslim olmaktır: Yan etki gerçekse dozu ya da ilacı değiştirmeyi denemek, ama tedavisiz geçen her dönemin de aylarca süren bir üretim kaybı anlamına geldiğini hesaba katmak.
Üstelik okun yönü tersine de işleyebiliyor. Yaratıcı etkinliklerin depresif belirtileri azaltmadaki rolü üzerine çalışmalar her geçen yıl artıyor. Depresyonu olan 69 ergenle yürütülen bir yaratıcılık kampı müdahalesinde, katılım sonrasında depresif belirtilerde anlamlı azalma ve iyilik hâlinde düzelme bildirilmiştir.[21] Yarı deneysel tasarımlı, aktif kontrol grubu bulunmayan bir ön çalışma bu; yine de yaratıcılığın depresyonun ürünü olmaktan çok ona karşı bir kaynak olabileceğini düşündürür.
Mitin bedelini yalnızca hastalar ödemiyor. Henüz yazmaya başlamış, kendi acısını bir yetenek belirtisi gibi okumayı öğrenen gençler de ödüyor. Bu anlatı, yardım istemeyi bir tür teslimiyet gibi gösterdiği ölçüde tehlikelidir. Oysa bir gence söylenebilecek en doğru şey şudur: Bir insanı yazar yapan acısı değil, o acıya nasıl bakabildiğidir. Hastalık o bakışı bulanıklaştırdığında ise tedavi onu geri getirebilir.
Burada dikkatli bir cümle kurmak gerekiyor. Kayıt çalışmalarında yazarlarda gözlenen yüksek intihar riski, mitin romantize ettiği tablonun gerçek ve ağır bir sonucu olduğunu hatırlatıyor.[22] Hastalığı estetize eden her anlatı, birinin yardım istemesini bir adım daha geciktirebilir. Ve o bir adım bazen her şeydir.
Sonuç: Mitin yerine ne koyacağız?
Yaratıcılık ile depresyon arasında bağ var. Ama gerçek olduğu kadar zayıf bir bağ bu. Yönü çoğu ölçümde negatif ve asıl ilişki depresyonla değil, bipolar spektrumun hafif ucuyla kuruluyor. Dahası, avantaj hastalığı yaşayanlarda değil, yatkınlığı taşıyıp hasta olmayanlarda görünüyor. Yaratıcı insanlarda duygudurum bozukluğu biraz daha sık görülüyor olabilir; ama duygudurum bozukluğu olan insanlar daha yaratıcı değildir.
Depresyon yazdırmaz. Depresyon, yazmayı mümkün kılan her şeyi elinden alır. Konsantrasyonu, enerjiyi, hazzı, bir şeyi sürdürme gücünü. Bir insanın depresyondan getirdiği şey kapasite değil, malzemedir. O malzemeyi bir şeye dönüştürebilmek içinse yeterince iyileşmiş olmak gerekir.
Yazının başında sorduğumuz soruya dönelim. Bu insanlar yaratıcı oldukları için mi acılarından bir şey çıkarabildiler, yoksa acı mı onları yaratıcı yaptı? Elimizdeki veri ilk cevabı işaret ediyor. Frida Kahlo o yatakta ressam olmadı. O yatakta, zaten içinde olan ressam bir şey yapacak malzeme buldu. Van Gogh Yıldızlı Gece’yi hastalığı sayesinde değil, hastalığın ona bıraktığı boşluklarda yaptı. Munch’un kayıpları ona bir yetenek vermedi, o yeteneğin bakacağı bir yer verdi. Ve aynı acıları yaşayıp hiçbir şey üretemeden kaybolan o binlerce isimsiz insan da bize aynı şeyi söylüyor. Acı tek başına hiçbir şeye yetmiyor.
“Sanat acıdan doğar” demek, bu nedenle nedeni sonuçla karıştırmaktır. Acı hammaddedir; ondan bir şey yapan insanın kendisidir. Ve bu kendiliğinden olmaz. Önce acının farkına varmak gerekir, sonra onu adlandırmak, konuşabilmek, en sonunda da başkasının bakabileceği bir hâle getirmek. Bir kitap, bir resim, bir şarkı. Ya da sadece birine anlatılabilmiş bir cümle.
Bir insanın yapabileceği en insani şeylerden biri budur. Tek başına taşındığında insanı yıpratan bir deneyimi, paylaşıldığında başkasına iyi gelen bir şeye çevirmek. Bugün hâlâ Van Gogh’un tabloları karşısında duygulanmamızın, bir Sezen Aksu şarkısında kendimizi bulmamızın sebebi de biraz budur. Orada gördüğümüz şey acının kendisi değil, acıyla bir şey yapabilmiş birinin izidir.
Belki de o isimleri bundan sonra da acılarıyla anacağız. Bunda bir sakınca yok. Yeter ki acıyı yeteneğin kaynağı sanmayalım ve o yeteneği taşıyan insan bir gün yardım istediğinde, bunu sanatına ihanet gibi görmeyelim.
Kaynakça
Baas, Matthijs, Bernard A. Nijstad, Nathalie C. Boot ve Carsten K. W. De Dreu. “Mad Genius Revisited: Vulnerability to Psychopathology, Biobehavioral Approach-Avoidance, and Creativity.” Psychological Bulletin 142, no. 6 (2016): 668–692.
Cullen, Kathryn R., vd. “The Impact of a Creativity Camp Intervention on Depression and Well-Being in Adolescents.” Child Psychiatry and Human Development 57, no. 4 (2024): 1060–1071.
Da Cruz, Thiara J. P., vd. “Creativity in Bipolar Disorder: A Systematic Review.” Trends in Psychiatry and Psychotherapy 44 (2022).
Greenwood, Tiffany A., Lauren J. Chow, Ruben C. Gur ve John R. Kelsoe. “Bipolar Spectrum Traits and the Space between Madness and Genius: The Muse Is in the Dose.” Journal of Psychiatric Research 153 (2022): 149–158.
Kyaga, Simon, vd. “Creativity and Mental Disorder: Family Study of 300 000 People with Severe Mental Disorder.” British Journal of Psychiatry 199 (2011): 373–379.
Kyaga, Simon, vd. “Mental Illness, Suicide and Creativity: 40-Year Prospective Total Population Study.” Journal of Psychiatric Research 47, no. 1 (2013): 83–90.
Lam, Chin Yui ve Jeffrey Allen Saunders. “Relationship Between Creativity and Depression: The Role of Reappraisal and Rumination.” Collabra: Psychology 10, no. 1 (2024): 122515.
MacCabe, James H., vd. “Artistic Creativity and Risk for Schizophrenia, Bipolar Disorder and Unipolar Depression: A Swedish Population-Based Case–Control Study and Sib-Pair Analysis.” British Journal of Psychiatry 212, no. 6 (2018): 370–376.
Miller, Natalie, Tania Perich ve Tanya Meade. “Depression, Mania and Self-Reported Creativity in Bipolar Disorder.” Psychiatry Research 276 (2019): 129–133.
Nijstad, Bernard A., Carsten K. W. De Dreu, Eric F. Rietzschel ve Matthijs Baas. “The Dual Pathway to Creativity Model: Creative Ideation as a Function of Flexibility and Persistence.” European Review of Social Psychology 21, no. 1 (2010): 34–77.
Perchtold-Stefan, Corinna M., Christian Rominger ve Andreas Fink. “Depressive Symptoms Are Positively Linked to Malevolent Creativity: A Novel Perspective on the Maladaptive Nature of Revenge Ideation.” The Journal of Creative Behavior 57 (2023): 319–330.
Power, Robert A., vd. “Polygenic Risk Scores for Schizophrenia and Bipolar Disorder Predict Creativity.” Nature Neuroscience 18, no. 7 (2015): 953–955.
Schou, Mogens. “Artistic Productivity and Lithium Prophylaxis in Manic-Depressive Illness.” British Journal of Psychiatry 135, no. 2 (1979): 97–103.
Taylor, Christa L. “Creativity and Mood Disorder: A Systematic Review and Meta-Analysis.” Perspectives on Psychological Science 12, no. 6 (2017): 1040–1076.
Verhaeghen, Paul, Jutta Joormann ve Shelley N. Aikman. “Creativity, Mood, and the Examined Life: Self-Reflective Rumination Boosts Creativity, Brooding Breeds Dysphoria.” Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts 8, no. 2 (2014): 211–218.
Verhaeghen, Paul, Jutta Joormann ve Rodney Khan. “Why We Sing the Blues: The Relation Between Self-Reflective Rumination, Mood, and Creativity.” Emotion 5, no. 2 (2005): 226–232.
Xu, Yan, vd. “Depression and Creativity During COVID-19: Psychological Resilience as a Mediator and Deliberate Rumination as a Moderator.” Frontiers in Psychology 12 (2021): 665961.
İleri Okuma
Andreasen, Nancy C. The Creating Brain: The Neuroscience of Genius. New York: Dana Press, 2005. Jamison, Kay Redfield. Touched with Fire: Manic-Depressive Illness and the Artistic Temperament. New York: F
[1] Christa L. Taylor, “Creativity and Mood Disorder: A Systematic Review and Meta-Analysis,” Perspectives on Psychological Science 12, no. 6 (2017): 1040–1076.
[2] Taylor, “Creativity and Mood Disorder.”
[3] Baas vd., “Mad Genius Revisited.”
[4] Yan Xu vd., “Depression and Creativity During COVID-19: Psychological Resilience as a Mediator and Deliberate Rumination as a Moderator,” Frontiers in Psychology 12 (2021): 665961.
[5] Baas vd., “Mad Genius Revisited.”
[6] Tiffany A. Greenwood, Lauren J. Chow, Ruben C. Gur ve John R. Kelsoe, “Bipolar Spectrum Traits and the Space between Madness and Genius: The Muse Is in the Dose,” Journal of Psychiatric Research 153 (2022): 149–158.
[7] Natalie Miller, Tania Perich ve Tanya Meade, “Depression, Mania and Self-Reported Creativity in Bipolar Disorder,” Psychiatry Research 276 (2019): 129–133. Ayrıca bkz. Thiara J. P. da Cruz vd., “Creativity in Bipolar Disorder: A Systematic Review,” Trends in Psychiatry and Psychotherapy 44 (2022).
[8] Simon Kyaga vd., “Creativity and Mental Disorder: Family Study of 300 000 People with Severe Mental Disorder,” British Journal of Psychiatry 199 (2011): 373–379; Simon Kyaga vd., “Mental Illness, Suicide and Creativity: 40-Year Prospective Total Population Study,” Journal of Psychiatric Research 47, no. 1 (2013): 83–90.
[9] Kyaga vd., “Creativity and Mental Disorder”; Kyaga vd., “Mental Illness, Suicide and Creativity.”
[10] Kyaga vd., “Creativity and Mental Disorder.”
[11] James H. MacCabe vd., “Artistic Creativity and Risk for Schizophrenia, Bipolar Disorder and Unipolar Depression: A Swedish Population-Based Case–Control Study and Sib-Pair Analysis,” British Journal of Psychiatry 212, no. 6 (2018): 370–376.
[12] Robert A. Power vd., “Polygenic Risk Scores for Schizophrenia and Bipolar Disorder Predict Creativity,” Nature Neuroscience 18, no. 7 (2015): 953–955.
[13] Power vd., “Polygenic Risk Scores.”
[14] Kyaga vd., “Mental Illness, Suicide and Creativity.”
[15] Paul Verhaeghen, Jutta Joormann ve Rodney Khan, “Why We Sing the Blues: The Relation Between Self-Reflective Rumination, Mood, and Creativity,” Emotion 5, no. 2 (2005): 226–232.
[16] Paul Verhaeghen, Jutta Joormann ve Shelley N. Aikman, “Creativity, Mood, and the Examined Life: Self-Reflective Rumination Boosts Creativity, Brooding Breeds Dysphoria,” Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts 8, no. 2 (2014): 211–218.
[17] Chin Yui Lam ve Jeffrey Allen Saunders, “Relationship Between Creativity and Depression: The Role of Reappraisal and Rumination,” Collabra: Psychology 10, no. 1 (2024): 122515; Xu vd., “Depression and Creativity During COVID-19.”
[18] Bernard A. Nijstad, Carsten K. W. De Dreu, Eric F. Rietzschel ve Matthijs Baas, “The Dual Pathway to Creativity Model: Creative Ideation as a Function of Flexibility and Persistence,” European Review of Social Psychology 21, no. 1 (2010): 34–77.
[19] Corinna M. Perchtold-Stefan, Christian Rominger ve Andreas Fink, “Depressive Symptoms Are Positively Linked to Malevolent Creativity: A Novel Perspective on the Maladaptive Nature of Revenge Ideation,” The Journal of Creative Behavior 57 (2023): 319–330.
[20] Mogens Schou, “Artistic Productivity and Lithium Prophylaxis in Manic-Depressive Illness,” British Journal of Psychiatry 135, no. 2 (1979): 97–103.
[21] Kathryn R. Cullen vd., “The Impact of a Creativity Camp Intervention on Depression and Well-Being in Adolescents,” Child Psychiatry and Human Development 57, no. 4 (2024): 1060–1071.
[22] Kyaga vd., “Mental Illness, Suicide and Creativity.”

