Kant, Yargı Gücü’nde kamusal bir ilke olarak ele aldığı sensus communis’i (ortak duyuyu) ahlâksal yaşamda bir ide olarak, politik bağlamda ise temel hak ve hürriyetler açısından konumlandırır.
Yazar: Zehragül Aşkın
Prof. Dr., Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü
Sensus Communis (Ortak duyu), ahlâk, estetik ve siyaset felsefesinin en temel kavramlarından birisidir. Nitekim felsefe tarihinde baktığımızda söz konusu kavramın, farklı düşünürler tarafından farklı kavram çatıları altında ele alındığını görüyoruz. Şimdi bu ele alış tarzlarından Kant’ın farklılığı veya özgünlüğü, kavramı, etik, estetik ve politik bir bağlamda konumlandırmış olmasında açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda Kant, ortak duyuyu, Pratik Aklın Eleştirisi’nde koşulsuz buyruk ile olan ilişkisinde, ahlâksal eylemin apriori ilkesi olarak; Yargı Gücünün Eleştirisi’nde, evrensel estetik beğeni yargılarından çıkarsadığı, genişletilmiş düşünme formu ile olan ilişkisinde, ortak yaşam ideali olarak; politika felsefesinde ise temel hak ve özgürlükler çerçevesinde, kamusal eylemin ilkesi olarak temellendirmiştir.
Bilindiği üzere, Saf Aklın Eleştirisi’nin önsözünde Kant tarafından Kopernikçi dönüşüm olarak nitelendirilen devrim, teoriyi, pratiği ve insan türünün geleceğine ilişkin ortaya konan tüm kurtuluş ütopyalarının, insanlık idesi üzerinden inşâ edilmesi gerekliliği düşüncesine dayanır. Nitekim Kant, eleştirel felsefesinin üç saç ayağını oluşturan bilme yetisi, arzulama yetisi ve yargılama yetisi’nde yasa koyucunun bizler olduğunu söylerken, ortak duyu anlayışını çözümlediği Yargı Gücünün Eleştirisi’nde anti natüralist ve anti teolojik bir yaklaşıma sahiptir. Kant’ın ortak duyuyu, doğada değil de, kapsayıcı olarak yargı yetisinde daha dar anlamda ise ahlâksal yaşamda temellendirmesinin nedeni, insanın aklını ve iradesini pratik koşullara göre kullanan bir varlık olduğunu düşünmesidir. Diğer bir deyişle, Kant’ın, her türlü kültürel bağlamsallıktan muaf olarak bilme, arzulama ve yargı yetilerinin dökümünü çıkarmasının nedeni, insanın, özgürlük ve mükemmelleşebilirlik yetisine sahip olduğunu düşünmesidir. Nitekim Kant, antiklerin insana ilişkin yapmış oldukları zoe ve bios ayrımını derinleştirerek ve ortaçağdaki insan ve ahlâk anlayışını metafizik kılıfından sıyırarak seküler ortak duyu anlayışına uzanan yolu hazırlamıştır.
Kant’ın, her türlü kültürel bağlamsallıktan muaf olarak bilme, arzulama ve yargı yetilerinin dökümünü çıkarmasının nedeni, insanın, özgürlük ve mükemmelleşebilirlik yetisine sahip olduğunu düşünmesidir.
Antikçağ’da yaşamı karşılayan iki kavram zoe ve bios’tur. Her ikisi de yaşam anlamına gelmesine rağmen zoe, bütün canlıların ortak özelliği olarak canlılığa, bios ise bir yaşam tarzına karşılık gelir. Aristoteles, her iki kavramı birleştirerek insanı “zoon politikon” olarak tanımlamıştır. Aristoteles’e göre insan, diğer canlılar ile ortak özelliğini oluşturan canlılığına ek olarak, dile bağlı bir biyosallık ile politik kapasitesi olan bir hayvandır. Şimdi burada ortak duyu sorunsalı bağlamında yanıtlanması gereken, bu politik kapasitenin neye karşılık geldiği sorusudur? Soruya Aristoteles’in yanıtı: Hayat sahibi olarak doğan insanın, özde iyi bir hayatı hedefleyerek yaşamasıdır. Aristoteles, bireysel tercihi (Proairesis) merkeze alan bir ahlâk ve ortak duyu kuramı geliştirmiştir. Aristoteles’in ortak duyu anlayışında, insan eylemlerini belirleyerek, ona etik yön veren ise Phronesis’dir. Nikamakhos’a Etik’in 6. kitabında Aristoteles, kavrama, ona sahip olan diğer bir deyişle pratik bilgeliğe sahip kişiden (Phronimos) hareketle bir tanım getirir. Pratik bilgeliğe sahip -Aristoteles’in terminolojisi ile- aklı başında kişi, nelerin kendisi için iyi ya da yararlı olduğu konusunda yerinde yargıda bulunan kişidir.[1] Bu nedenle Phronesis, doğrudan pratik, ahlâki yaşam ile ilgilidir. Phronesis, sadece iyi eylemde bulunmayı değil; aynı zamanda eylemlerimizin erdemli olması için ortak duyu olarak sağ duyuya uygun düşünmeyi ve her bir kişi için iyi olanın, başarılı bir şekilde yaşama geçirilmesini içerir. Burada her bir kişi için iyi olan’dan kasıt, her bir kişinin yaşam deneyimleri üstüne, iyi düşünüp taşınmasıdır. Çünkü Phronesis, akıl ile ilgili bir erdem olduğu kadar, iyi yaşamayı hedefleyen bir erdemidir. İyi yaşamanın koşulu ise aklın doğru kullanılmasında açığa çıkan, düşünce erdemine yani Phronesis’e sahip olmaktır. Phronesis’in hem düşünce hem de eylem alanını içermesi, Aristoteles’i ahlâkı, salt teorik bir bağlamda değil, gündelik kamusallığımız içinde bir yaşam bilgeliği olarak temellendirmeye yöneltmiştir. Çünkü Aristoteles’e göre, yaşam için yararlı ve kişi için de iyi olan, iyi’yi salt teorik olarak bilmekten geçmez; “iyi eylemde” bulunmaktan geçer. Bu Phronesis’in, bir tür yaşam bilgeliği olarak, kişinin diğer kişilerle olan ilişkilerinde açığa çıkan ve pratik yaşama yönelmiş, bir erdem olduğu anlamına gelir. Phronesis, bir tamamlanmışlık veya bir verilmişlik durumu değildir. Kişi tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir.
Aristoteles’in Phronesis kavramını yorumlayan Kant, Aristoteles ile olan ayrımında, “iyi eylemin” evrensel ilkelerinden hareket eder. Çünkü, Kant’a göre, “iyi eylemde” bulunmanın koşulu, içimizdeki a priori ahlâk yasasıdır. Her birimizin tek tek bireyler olarak, sahip olduğu evrensel ahlâk yasası, içimizdeki doğa ile savaşmaya yalnızca bizi yükümlü kılmaz, aynı zamanda her durumda ne yapılması gerektiği konusunda da bize kılavuzluk eder. Aristoteles’in söylediği gibi, insan bir hayat sahibi olarak doğar; fakat istemesini -içinde bulunduğu yaşam koşulları ne olursa olsun- ahlâksal yasanın, kategorik buyruğuna bağlayarak yaşar. Kant, evrensel ahlâk yasasının, desturu olarak formüle ettiği kategorik buyruğun (imperatif) ve onun a priori içerimini oluşturan adalet, eşitlik ve özgürlük idelerinin, sahip olunan yaşam koşullarına bakılmaksızın, gözetilmesi gerektiğini düşünür. Bunun nedeni Kant’ın, etik ve politik bağlamda kategorik buyruğu, tikelleri altına yerleştireceğimiz, buyurucu bir tümel yargılama ölçütü olarak temellendirmiş olmasıdır. Bu temellendirmede Kant, ahlâk dünyasının Newton’u olarak nitelendirdiği J.J. Rousseau’nun “Toplumsal Eşitsizliğin Kaynağı”nda yapmış olduğu doğal ve politik eşitsizlik ayrımını referans almıştır.

Kant, Rousseau gibi doğal durumdaki eşitsizliğin sorgulanamaz olduğunu belirtir. Çünkü doğada, hiçbir canlı, insan da dâhil olmak üzere, belli haklarla donatılmamıştır. İnsan, doğuştan belli haklara sahip olmadığı gibi, etik ve politik bir özgürlüğe de sahip değildir. Tam tersine, doğa durumunda, içgüdülerinin egemenliğinde olan insan, Hobbes’un da belirtmiş olduğu gibi “homo hominu Lupus”tur. İşte tam da bu noktada Kant, içgüdülerimizden doğan ayartmalara karşı direnme yeteneği olarak, pratik akıl’da koşulsuz buyruk olarak temellendirdiği ve politika felsefesinde kamusal eylemin gerisindeki belirleyici üç a priori ilke olarak koşulsuz buyruktan türettiği adalet, eşitlik ve özgürlük idelerine yönelmektedir.
Bilindiği üzere, Kant’ın ahlâk felsefesinde özgürlüğe ilişkin yapılacak ilk belirleme onun, kökeninde bir otonomi sorunsalı olarak karşımıza çıkmasıdır. Söz konusu sorunu Kant, heteronomi-otonomi çatışkısı bağlamında ve insanın, iki akıl yetisi arasında yapmış olduğu ayrım ile çözmektedir. Bu ayrıma göre insan, hem bir “homo femenon” hem de bir “homo numenon”dur; hem “bir doğa” hem “bir akıl” varlığıdır. Doğaya ait fenomenolojik yönüyle doğa yasalarına tâbi olan insan, doğadaki neden-sonuç zincirlenişinde sadece bir halkayken; iradesini aklının buyrukları doğrultusunda yönlendiren insan, doğadaki mekanik neden-sonuç ilişkisinin dışına çıkarak yaşamını düzenlemek amacıyla, kendi istencine uygun, eylemler gerçekleştirendir. Doğadaki varlıklar ile olan ayrımında, insanın istemesini, doğal eğilimleri karşısında, aklının buyruklarına göre yönlendirebilmesi onu, doğadaki neden-sonuç zincirlenişinde bir halka olmaktan çıkarır; aksine halkanın özgür istemesiyle başlatıcısı yapar. Kant’a göre “ben özgürüm” demek, hem doğanın hem de kendi doğasının talepleri arasına mesafe koyarak, insanın istemesini, ödeve dayanan çıkar gütmez eylem ve özgürlüğe bağlayarak, yaşamını sürdürmesi demektir. Özgürlük ile birlikte Kant ahlâkını tanımlayan ikinci kavram olan çıkar gütmez eylem ise eylemlerimizin, eğilim ve çıkarlarımız tarafından değil de; ahlâk yasası tarafından belirlenmesidir. Kant’ta ahlâk yasası, belli bir durumda ne yapmamız gerektiği ile değil, genel olarak neyi istememiz gerektiği ile ilgilidir. Çünkü Kant’ta özgürlük, eğilimlerimizin değil, istememizin bir özelliğidir. Bu noktada Kant, özgürlüğü istememize yerleştirerek kendisine kadar uzanan antikçağın başat eudomonist (mutlulukçu) ahlâk görüşünden ayrılır. Kant için eudomonist etikte olduğu gibi söz konusu olan, ne doğal eğilimlerimizin doyurulması ne de her bir insan için iyi olanın gerçekleşmesidir. Kant’ta iyi, “iyi eylemeyi” istemektir. İyi eylemeyi istemek ise ahlâk yasasında içerilen, koşulsuz buyruğa uygun, eylemde tezahür eder. Yani Kant için bir eylemin ahlâksal değeri, başarısında ve sonucunda değil, eylemin gerisindeki düşünüştedir. Bu bağlamda bir eylemi kendi başına iyi yapan şey, o eylemin eğilimlerden değil de ödeve/yasaya uygun düşünen “ben”imizden gelmesidir.
Kant, içgüdülerimizden doğan ayartmalara karşı direnme yeteneği olarak, pratik akıl’da koşulsuz buyruk olarak temellendirdiği ve politika felsefesinde kamusal eylemin gerisindeki belirleyici üç a priori ilke olarak koşulsuz buyruktan türettiği adalet, eşitlik ve özgürlük idelerine yönelmektedir.
Kant’ın Prof. Dr. Uluğ Nutku çevirisi ile Türkçeye kazandırılan “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Evrensel Bir Tarih Tasarımı”nda söylediği gibi, insan yaşamının amacı, sadece fizyolojik gereksinimlerin doyurulması olsaydı, insan, hiçbir zaman insansallaşamazdı ve bir içgüdü varlığı olarak kalırdı. Buradaki Kantçı iddia, eudomonist etiğin, öz çıkara dayalı rölativist bakışının etik duyarlılığın üstünü örttüğü yönündedir. Bu nedenle İyi’yi istemenin değerinin, Kant için yalnızca, bireysel mutluluk olamayacağı açıktır. Nitekim, Kant’a göre bizler, tikele mesafe koyarak ve istemelerimizi koşulsuz yasaya bağlayarak, içimizdeki bencillikle savaşıp, ortak iyinin gerçekleşmesine hizmet edebiliriz. Kant bize şunu söylemektedir: Koşulsuz buyrukta ifade edilen tümel İyi, benim ailemin, mahallemin, grubumun, bölgemin çıkarsal tekelinde değildir. Tıpkı insan hakları beyannamesinde ifade edildiği gibi, Ortak iyi, başkalarının iyisinin de üstünde yükseldiği genişletilmiş düşünce tarzı olarak, ortak duyunun dikkate alınmasıdır. Kant etiğinin, bir ödev etiği olarak nitelendirilmesi, tam da burada temellenmektedir. Kant’a göre, hepimiz ortak insanlık idesini, diğer bir deyişle ortak İyi’yi gerçekleştirme ödevi ile yükümlüyüz. Peki nedir bu ortak İyi? Kant, gerek kişiler, gerekse de devletler arasındaki çıkarların, çoğu kez birbiri ile çatıştığının farkındadır. Bu nedenle onun talebi yalın olarak, ortak çıkarı şahsi çıkara, ortak iyiliği ise bireysel bencilliğe tercih etmemizdir. Kant’a göre, doğuştan gelen yetenekler söz konusu olduğunda, eşit olmayabiliriz fakat liyakatta ve ortak insansal değerleri gerçekleştirmede, diğer bir deyişle, yasaya uygun, koşulsuz buyruğa göre hareket etmede, hepimiz eşitiz. Sonuçta Kant’ta bütün mesele İyi’yi istemedir. İyi’yi isteme ise tüm insanlığa özgü ortak bir duyudur. Eylemlerimizin ahlâksal değeri için ölçüt olan en yüksek ortak duyuyu ise Kant, koşulsuz buyruk olarak ifade ettiği kategorik imperatif ile dile getirmektedir. “Öyle hareket et ki, senin hareketinin ilkesi, bütün insanlar için geçerli olabilsin.” Burada yasanın buyurucu karakteri, ortak İyi’nin gerçekleşmesinin, kendiliğinden oluşan bir şey olmadığını, Kant’ın görmesinden kaynaklanmaktadır. Kant ahlâkının, bir ödev ahlâkı olmasının nedeni, insansal olmayana karşı sürdürdüğümüz ve sürdürülecek olan direnişin, zorunluluğunu bizlere hatırlatmasıdır. Kant’ın ödev ahlâkının gerçekleştirdiği devrim ise, doğanın kendinde iyi olduğu düşüncesinin yerini, İyi’yi gerçekleştirmek için, birlikte çalışmamız gerektiği, düşüncesine bırakmasıdır. Kant’ın da belirtmiş oldu gibi, doğaya kulak vermek söz konusu olduğunda, ortak İyi’ye hiçbir zaman ulaşılamayacaktır. Bu nedenle Kant, aklı kullanma gücü bakımından, herkesin eşit olduğunu göstermek amacıyla, özgürlük ve mükemmelleşebilirliği, insana ait ortak İyi’ler olarak temellendirmektedir.

Kant’ın Pratik Akılda formüle ettiği ortak İyi’yi Arendt gibi kamusallık perspektifinden okursak, Kant açısından sorun, çoğu zaman ne yapmak gerektiğini bilmemize rağmen, gündelik yaşamımızda basitçe içgüdülerimiz ve çıkarlarımız tarafından biçimlendirilmiş, araç değerleri tercih etmemizdir. Oysa Kant, insanlar arasında eşit, özgür ve barışcıl bir ilişkinin, istemelerimizin iradi bir sınırlamaya tabi tutulması ve en yüksek İyi’ye bağlanması ile gerçekleşebileceğini söylemektedir. Nitekim Kant’ın Ahlâk Metafiziği’nde “ereklerin hakimiyeti” dediği şey ile anlatmak istediği de tam olarak budur. Kant, Salt Akıl ve Pratik Akıl Eleştirisi’nin tamamlayıcısı olduğunu söylediği, Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde[2], felsefe tarihinde karşıt kavramlar olarak konumlandırılan doğa ve özgürlük çatışkısını, “reflexionlu yargı gücü” aracılığıyla bir araya getirir. Kant’ta estetik yargı, salt reflektif yargı gücüne dayanır. Arendt, salt reflektif yargılarımızın nasıl mümkün? olduğu sorusu ile birlikte kişisellikten çıkarak, evrensel bir iletilebilirlik seviyesine çıkmamızın, kamusal ve politik yaşama etkisini sorunsallaştırır.
Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde ortak estetik duyuyu, yasa koyucu olarak, yetilerimizin uyum içinde çalışmasının zemini olarak sunmuştur. Arendt, Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştiri’sini, geleneğin yorumladığı şekliyle, güzel ve yüce kavramlarını sorunsallaştıran, bir kitap olarak yorumlamak yerine, ahlâksal alandan politik alana, bir geçiş kitabı olarak okur. Arendt’in iddiası, Kant’ın Yargı Yetisi Eleştirisi’nin, bir siyaset felsefesi kitabı olarak okunması gerekliliği üzerinedir[3]. Söz konusu gerekliliği Arendt, Kant’ın, estetik yargıların genel geçerliliğini, mümkün kılmak için çözümlediği, ortak duyu (sensus communis) kavramında bulur ve yargılama yetisini, siyasal eylemin bir niteliği olarak ele alır.
Arendt, Kant’ın, estetik yargıların genel geçerliliğini, mümkün kılmak için çözümlediği, ortak duyu (sensus communis) kavramında bulur ve yargılama yetisini, siyasal eylemin bir niteliği olarak ele alır.
Bilindiği üzere, dünyayı başkalarıyla paylaşmamıza karşılık gelen öznelerarasılık, kamusal meseleler hakkında, yargıda bulunmak suretiyle gerçekleşir. Arendt’in söylediği gibi, Kant, yalnızca eleştirel düşüncenin temel kavramlarının kanıtlanması ile uğraşmamıştır. Daha çok, bir yargıya nasıl varıldığı, sorunuyla ilgilenmiştir. Bir yargıya, nasıl varıldığının ya da yargının, hangi nedenlerle oluştuğunun hesabının verilmesi (logon didonai) ise Arendt için siyasi bir kökene sahiptir. Örneğini, Yunan polis’inde gördüğümüz, Atina vatandaşlarının mâli ve politik konularda, politikacılardan hesap vermelerini talep etmeleri, politikacıların da, kamuya hesap verme sorumluluğunu yüklenmeleri, Grek aydınlanması ile birlikte, eleştirel düşüncenin, zeminini oluşturur. Bu bağlamda Arendt, Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde, Kant’ın, bir kavramı, ilk kez nasıl edindiğimizi sorgulayan olgu sorusu (quaestio facti) yerine, bir kavramı, edinme ve kullanma hakkına sahip olup olmadığımızı sorgulayan, yargı sorusu (quaestio juris) ile ilgilendiğini belirtir.[4] Kant gibi, zihnimizi genişleten ve imgelemin ürünü olan yargılar ile ilgilenen Arendt, bu yargıların, eleştirel düşüncedeki işlevinden, kamusallık adına bir sonuç çıkarır. Arendt’in, Yargı Gücünün Eleştirisi’nden devraldığı genişletilmiş düşünce formu (Sensus communis), kendimizi ötekileştirdiğimiz, her kimseninyerine koyarak, zihnimizi genişlettiğimiz düşüncesine dayanır. Bunun nedeni, Sensus communis’in, yargılarımızın genel geçerlilik talebini mümkün kılan, yargılar olmasıdır. Diğer bir deyişle, yargılarımızı, başkalarının, gerçek ve olası yargılarıyla, karşılaştırarak oluştururuz. Bu noktada Kant’ın, estetik yargıların evrensel olduğuna ilişkin açıklamasını, siyasi yargıların oluşumuna uyarlayan Arendt, estetik yargıların evrenselliğinin, kamusal alanın oluşumunda, bir model oluşturacağını düşünür.
Ortak duyu olarak sensus communis, siyasi yargıların ve öznelerarası ilişkilerin, kişisel olmayan, tarafsızlık, özgürlük, iletilebilirlik ve özerklik gibi özelliklerini içerir. Bu evrensel nitelikler aracılığıyla, diğer insanların yargıları ile karşılaşan kişisel yargılar, evrensel bir noktaya evrilir. Bu evrilmede Arendt, ortak dünyanın inşâsı açısından, iletilebilirlik özelliğini öne çıkarır. Arendt’e göre, kişisel yargıların ölçütünü, nasıl ki, ortak duyu[5] oluşturuyorsa, kişilerin seçim yaparken, bir şeyi onaylama veya onaylamama durumlarının ölçütünü de, iletilebilirlik, diğer bir deyişle Sensus communis’e ait olan kamusallığı oluşturur.
Arendt, bu noktada gerek bireysel anlamda gerekse de insan türü açısından, bir delilik belirtisi tanısı olarak karşımıza çıkan, tüm insanlığa karşı işlenen suçların, ortak duyunun kaybedilmesi durumunda açığa çıktığını belirtir[6]. Arendt, kişilerin ortak duyuyu kaybederek (sensus communis), özel duyuya (sensus privatus) yönelmesinin en açık örneğini, Eichmann davasında bulur. Eichmann’ın eylemlerini ödev ahlâkına uygun bir şekilde, rasyonalize etme ve kendisini İyi’yi gerçekleştiren bir insan olarak gösterme çabasından Arendt, onun, körelmiş yargılama yetisini sorumlu tutar. Arendt’in, Eichmann davasında gördüğü, kamusal alanda, yargılama yetisini kullanmayan -doğruyu yanlıştan, iyi’yi kötüden ayırt edemeyen- kişi ve grupların, özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerlerin yok edilmesinin kolayca aparatları haline gelebilecekleridir. Burada, yargılama yetisi, Arendt için insanlığın kaybolan ortak duyusuna (sensus communis) karşılık gelmektedir.

Arendt’e göre, Kant, Pratik Aklın en yüksek İyi’yi amaçlayan koşulsuz buyruğunu, Yargı Gücü’nde, ortak insanlık duyusunda taçlandırarak, ahlâksal alandan politik alana geçiş yapmakla kalmamış, aynı zamanda bizleri, moral sorumluluk ile birlikte kolektif kamusal sorumluluğa çağırmıştır. Kant için, -içerisinde her bir kişinin kapsandığı- bir düşünme formunu temsil eden yargı, özsel anlamda, eleştirel yargı yetisine aittir. Söz konusu yargı, tüm insanlığın ortak aklını taşıyacakmışcasına kurulacağı evrensel “bir düşünme formunu” içerir. Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi’nde temellendirdiği -kamusal eylem idesi olarak yorumlayabileceğimiz- bu düşünce formunu, daha adaletli ve yetkin bir dünya kurmanın bir koşulu olarak bizlere sunar. Kant’ın da öngördüğü gibi, ortak insanlık duyusu, moral sorumluluğun, kolektif sorumluluğa dönüşmesi ve kolektif sorumluluğun ortak insanlık duyusu üzerinden harekete geçirilmesi ile mümkündür. Kant’ın ahlâk felsefesinde ulaştığı üç formülasyonunu, kamusal eylemin ilkeleri olarak geliştirmesinin nedeni bu mümkünlülüğü görmesinde temellenmektedir.
Kant’ın da öngördüğü gibi, ortak insanlık duyusu, moral sorumluluğun, kolektif sorumluluğa dönüşmesi ve kolektif sorumluluğun ortak insanlık duyusu üzerinden harekete geçirilmesi ile mümkündür.
Kant, ahlâk yasasının üç formülasyonunu, genişletilmiş düşünce formu olarak kamusal eylemin üç ilkesine dönüştürür. Kamusal eylemin ilk ilkesi, “öyle hareket et ki, eyleminin ilkesi tüm insanlar için geçerli olabilsin” formülasyonunda ifadesini bulur. Bu formülasyonda özgürlük, dolayımsız olduğu için Kant tarafından negatif olarak konumlandırılmıştır. “İnsanlığı, kendinde ve başkalarında bir araç olarak değil de, amaç olarak görecek şekilde eyle”meyi içeren ikinci formülasyonda özgürlük, özgürlüklerin sınırlandırılmasını içerdiğinden dolayımlıdır ve Kant tarafından, pozitif olarak yorumlanmıştır. “Öyle eyle ki, istencinin ilkesi, genel yasa koyucu istencin, ilkesi olarak tanınabilsin” formülasyonunda ise, önceki iki formülasyonda tesis edilen, ahlâkın ve hukukun -negatif ve pozitif özgürlüğün- birliği politik bağlamda Cumhuriyet olarak tesis edilir. Böylelikle Kant, Ahlâksal yasanın üç formülasyonundan, kamusal eylemin, özgürlük, eşitlik ve bağımsızlıktan oluşan üç ilkesini türeterek somutlaştırır. Ahlâk yasasının birinci formülasyonu, politik bağlamda temel bir hak olarak, kamusal yaşamı oluşturan her bir bireyin özgürlüğüne, ikinci formülasyon, her bir bireyin vatandaş olarak diğerleri ile eşitliğine, üçüncü formülasyon ise Cumhuriyetin uyruğu olarak her bir vatandaşın kamusal bağımsızlığına karşılık gelir. Kant’da özgürlük, sadece her bir insanın, insan olmasından dolayı sahip olduğu özgürlük hakkına değil; aynı zamanda kamusal yaşamı oluşturan her bir vatandaşın, hukuksal yasalar karşısında, eşit haklara sahip olmasına karşılık gelir. Bağımsızlık ise kamusal yaşamı oluşturan her bir bireyin, vatandaş olma hakkını temsil eder. Böylelikle Kant, Yargı Gücü’nde kamusal bir ilke olarak ele aldığı sensus communis’i (ortak duyuyu) ahlâksal yaşamda bir ide olarak, politik bağlamda ise temel hak ve hürriyetler açısından konumlandırır.
Kaynakça
Arendt, H. (2019). Kant’ın Siyaset Felsefesi Üzerine Dersler. (D. Sezer ve İ. Ilgar, Çev.). İstanbul: İletişim Yay.
Arendt, H. (2005). Kant’ın Siyaset Felsefesi Üzerine Notlar. (Çev. Yasemin Tezgiden). Cogito: Sonsuzluğun Sınırında: Immanuel Kant. Sayı: 41-42. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Aristoteles (1997a), Nikomakhos’a Etik, Çev. Saffet Babür, Ayraç Yayınları,Ankara.
Kant, İ. (2006). Yargı Yetisinin Eleştirisi. (Çev. Aziz Yardımlı). İstanbul: İdea Yayınevi.
[1] Aristoteles, 1997a:117; 1140a
[2] Kant, 2006; 14
[3] Arendt, 2019: 45
[4]Arendt, 2005: 342
[5]Arendt, 2019: 132-134
[6] Arendt, 2019: 135

