İnsan ve tanrı arasındaki ontolojik uçurum ortadan kalkmaya başlamıştır. O halde, zamanla Kant’ın ahlâklı gördüğü eylemlerin geleceği de tehlikede olabilir.
Yazar: Aysel Demir
Prof. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Felsefe Bölümü
Giriş
Immanuel Kant, dünya felsefe tarihinde karşımıza bir dönüm noktası olarak çıkmaktadır. Ölümünün 300. yılında dahi o, söylemleri ve iddiaları ile günümüz düşünce dünyasına hitap etmektedir ki bu bize onun ne kadar öngörülü bir düşünür olduğunu kanıtlar. Bu bağlamda, 18. Yüzyıl Aydınlanma düşünürü olan Kant’a yüklenen değer hiçbir zaman gücünü kaybetmemiştir ve kaybetmeyecektir de.
Genel olarak baktığımızda, Kant’ın özgürlük ile temellenen liberalist düşünce tarzı ile bizi ahlâk ve siyaset alanlarına bağladığını görürüz. Özgürlük noktasından hareketle eylemleri değerlendirirken olan ve olması gereken ayrımında, Kant’ın özellikle olması gereken konusuna odaklandığı görülür ki bu da onu ideal alana bağlamaktadır. Dolayısıyla bu noktada, Alman İdealizmi’nin en önemli aktörü olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, idealleriyle yol alan insan, yaşamda olması gerekenden çok olan ile karşı karşıya kalmaktadır. Elbette bir şey eğer olanı içine alıyorsa aynı zamanda bilim alanının da içine giriyor demektir. Çünkü olan şey, ontolojik olarak da var demektir ve bu da olanın bilim ile açıklanmasını zorunlu kılar. Bu anlamda olan, genel olarak dış etkiler aracılığıyla biçimlenir ve yaşamın gerçeği olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle, insan yaşamında daima olması gereken peşine düşerken, olan ile ideallerinin tam olarak gerçekleşmediğine de şahit olur ve bu da insanı hayal kırıklığına uğratır.
Kant için teorik ve pratik us, ahlâk anlayışına giden yolda birer yol gösterici olarak karşımıza çıkmaktadır. Teorik us ve pratik usu belirlemede bizim için temel olan özler, ‘olan’ ve ‘olması gereken’ ayrımıdır ve Kant, bunu, bir anlamda bütün felsefesinin temeline oturan ikili dünya görüşü içerisinde belirler. ‘Olan’ı teorinin alanı ve fenomenal dünyanın olanağı olarak görürken, ‘olması gereken’i pratiğin alanı ve noumenal dünyanın olanağı olarak görür (Demir, Kant Ahlâk Siyaset, s. 38). Dolayısıyla, Olması gerekene yönelme, insanın noumenal yönüne bağlı olan ahlâki alana yönelmenin de bir koşuludur. Çünkü onun düşüncesinde, eylemlerimizi bir ödev ve görev temelinde gerçekleştiriyorsak ancak o zaman bu eylemi ahlâki sayabiliriz. Ona göre, yapılan her eylem otonom bir biçimde, belli maksimler çerçevesinde bir ödev-görev olarak yapılmalıdır. Bu durum insana elbette belli yükümlülük ve sorumluluklar getirir ki Kant’a göre sorumluluk alma, düşünülenin aksine özgürlüğün ta kendisidir. Çünkü insan sorumluluğunu aldığı, kendini yükümlü gördüğü şeyi yaptığı zaman koşulsuz olarak ahlâki bir biçimde eylemiş olur ve böylece kendini özgürleştirir.
Bir eylemin yapılışında eğer bir amaç ve çıkar bulunuyorsa ona göre bu durum ahlâki alanın sınırları dışına çıkar. Çünkü bu noktada, eylemden beklenilen bir fayda vardır ki bu fayda genellikle de bizi eylemin sonucuna bağlar. Yapılan eylemin sonucunun bize mutluluk getirip getirmediğine odaklanma bizi ahlâki olmayan bir eylemde bulunmaya götürmektedir. Kant bunu “eğer X’i istiyorsan Y’yi yapmalısın” koşulunu ortaya koyarak açımlar ve buna koşullu buyruk veya Hipotetik İmperatif adını verir. Amaca ulaşmak isteyenin o amaca götürecek araçları da isteyeceğini öne süren ‘en yüksek iyi’ ilkesine dayanan bu tür bir buyruk; analitik, öznel ve koşullu olduğundan ahlâklılığı oluşturacak nesnel koşulları sağlayamaz (Başdemir, Liberalizm Ahlâki Temeller, s. 134). O halde Kant için fayda içeren bütün eylemler, ahlâk dışı eylemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anlaşılacağı üzere Kant, faydacılık ile arasına oldukça büyük bir mesafe koymaktadır.
Kant’ın bu düşüncelerini günümüzün felsefî problemleri çerçevesinde değerlendirmek de oldukça önemlidir. Bu nedenle, Kant’ın düşünce dünyasından günümüzün düşünce dünyasına bakıldığında özellikle ‘Transhümanizm hareketini ne şekilde değerlendirmek gerekir?’ gibi bir soru akıllara gelmektedir. Bu makale, bu soruya Kategorik ve Hipotetik İmperatif ile faydacılık düşüncesi üzerinden bir cevap arama çabasındadır. Burada ilk olarak Kant’ın bir faydacı olarak yorumlanıp yorumlanamayacağı tartışması karşımıza çıkmaktadır. Elbette bütün felsefe tarihinde olduğu gibi Kant’ın özellikle bütün insanlığın evrensel iyi çerçevesinde amaç olarak alınması düşüncesinden hareketle faydacı bir düşünür olamayacağını kesin bir dille iddia edenler vardır. Aynı zamanda, Kant ahlâkında diğerlerine karşı ödev ve görevlerimize yapılan vurgu ile başkalarının amaçlarını kendi amaçlarımızmış gibi benimsememizin ahlâkî bir ödev olması düşüncesi yine faydacılar tarafından ‘onun ahlâk felsefesinin faydacı temellere sahip olduğu’ şeklinde yorumlanmıştır.
Kant ve faydacılık
Faydacılığa baktığımızda ise Eski Yunancada eyleme geçmek anlamında olan Pragma’dan özünü alan Pragmatizm’in (faydacılık) en önemli temsilcilerinden biri olan Jeremy Bentham’ın insanların eylemde bulunmalarına yol açan güdülerin haz peşinde koşma ve acıdan kaçma olduğunu ifade ettiğini görürüz. Ona göre en iyi düzen, en çok sayıda kişiye en fazla mutluluğu sağlayan düzendir. Bu bağlamda toplumun mutluluğu bireyin mutluluğundan daha önemlidir. John S. Mill de Bentham’ın bu konudaki görüşlerine katılmaktadır ve bireylerin yüksek veya düşük hazların peşinde koşarak kendilerine farklı derecelerde fayda sağladıklarını iddia etmektedir (Mill, Faydacılık, s.26-27). Bentham ve John S. Mill’in bu söylemleri eleştiri oklarının üzerlerinde toplanmasına neden olmuştur. Bu eleştirilerde temel noktalar; toplam mutluluğun arttırılması için bireylerin haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaları, faydanın eylemin sonucuna göre belirlenmesi ve faydaya bakış açısının da kişiden kişiye değiştiği için belirsiz olmasıdır (Demir, Bir Adalet Teorisi’nde Faydacılık Sorunu, s. 10).
Faydacılık düşüncesinde, öznel bağlamda yapılan eylemin sonucunda elde edilen başarı veya mutluluğa ulaşma düşüncesi temeldir. Eğer yapılan eylem kullanışlı ve en fazla insana en fazla mutluluğu getiriyorsa o zaman faydalıdır ve o zaman yapılan eylem ahlâkidir. Diğer bir ifadeyle, faydacılık ‘çok sayıda insanın en büyük mutluluğunu sağlamak’ gerektiği konusuna odaklandığında, toplumdaki insanların çoğunun faydası ve mutluluğu için bazı insanların feda edilebileceği düşüncesini destekler. Dolayısıyla bu noktada birey, kendi mutluluğunu geri plana atarak ve haklarını kaybetmeyi göze alarak toplumun mutluluğu için çalışmak durumundadır. Kendini toplumun mutluluğu için sınırlandırıp feda eden bireyin böyle bir durumda kendini gerçekleştirmesi de söz konusu olamaz. Burada toplum avantajlı, birey ise dezavantajlı olarak karşımıza çıkar. Oysa unutmamak gerekir ki toplum bireylerden oluşur ve birey kendini gerçekleştiremezse toplum ve toplumsallaşma yapısında sorunlar çıkar.
Genel olarak hem Kant’ın ahlâk anlayışına hem de Faydacılık düşüncesinin temellerini karşılaştırdığımızda Kant’ın faydacı bir düşünür olduğu iddiasının gerçekçi olmadığını görürüz. Kendini toplumun mutluluğunu sağlamak için feda eden birey, Kantçı bağlamda bakıldığında bir araç olarak kullanılmaktadır ve bu durum Kant’a göre doğal olarak ahlâki olmayacaktır. Kant’ın anlayışına göre, insan ahlâki bir öznedir ve “Amaçlar krallığında insanın bir araç değil, aynı zamanda bir amaç olarak görülmesi” zorunluluk arz eder. Bunun anlamı; insanın kendi kişiliği ile bütün insanlığı temsil eden eylemlerde bulunması gerektiğidir. Bu da Kant’ın Kategorik İmperatif olarak yorumladığı ahlâki yasaya bizi götürmektedir ki buradaki İmperatif “X’i yap!” şeklindedir (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 30.). Kant’a göre, ahlâksal açıdan değerli kabul edilebilecek bir eylemin dayandığı tek ilke ahlâk yasasıdır, kategorik-koşulsuz buyruktur.
Genel olarak hem Kant’ın ahlâk anlayışına hem de Faydacılık düşüncesinin temellerini karşılaştırdığımızda Kant’ın faydacı bir düşünür olduğu iddiasının gerçekçi olmadığını görürüz.
Burada hiçbir çıkar gözetmeksizin ve hiçbir koşula bağlı kalmaksızın sadece iyi niyetle, ödev bilinciyle eyleyen birey ona göre, ahlâklıdır. Bu noktada, Kant’ın eylemin sonucunda ulaşılabilecek mutluluğu saf dışı bıraktığı için faydacılıktan uzaklaşıldığı görülür. Mutluluk, Kant’ın ahlâk anlayışında ulaşılacak bir amaç olmayıp, ahlâki yasaya uygun davranıldığında kendiliğinden gelen bir durum olarak ortaya çıkar. Kant, insanın kendi mutluluğunu en yüksek ilke yapmasını ahlâk yasasının tam karşıtı olarak belirler (Akarsu, Ahlâk Öğretileri,s. 143). Mutluluğa ulaşma çoğunlukla insanın kendi elinde olmayıp dış erklidir, diğer bir ifadeyle heteronomdur ve Kant, dış erkli ahlâk görüşlerini eleştirir. Çünkü dış erkli ahlâk anlayışlarında ahlâksal iyi kendi başına bir değer olarak istenmemiştir, koşullu bir amaca yöneldiği için mutlulukçudur. Mutlulukla ilgili isteme ve eylemlerde bir haz alma durumu istemenin amacı olduğu zaman, doğa yasalarına bağlı bir biçimde eylemde bulunulmuş olur, bağımsız değil. İnsan ancak mutlulukla ilgilenmeyen salt us yasalarıyla eylemde bulunduğunda ahlâksal bir varlık olur ve özgürleşir (Demir, Kant Ahlâk Siyaset, s. 26-27 ve Chailer, What Ought I to Do?,s. 134.).
Kant’a göre faydacılık, varsayımsal bir buyruk olan Hipotetik İmperatif temelinde ilerler. Çünkü Hipotetik İmperatifin özünde bir “X’i istiyorsan Y’yi yapmalısın” buyruğu yer alır. Kant için mutluluğa ulaşma tam anlamıyla ahlâki alanın dışında olup, Hipotetik İmperatifin alanındadır. Faydacılığa göre de eylemin sonucu olan mutluluğa ulaşmak en ahlâki eylemdir. Bu bağlamda Hipotetik İmperatif içinde fayda ve çıkar amaçlı bir eylemle karşı karşıyayızdır. Kant, ahlâki öznenin eylemlerinin sonucunda bir çıkar elde ederek mutlu olmasını uygun görmez ve bu düşüncesi şu sözlerle dile getirir: “Bir eylem ahlâksal değerini, onunla ulaşılacak amaçta bulmaz, onu yapmaya karar verdiren maksimde bulur.” Diğer bir ifadeyle, Kant’a göre insan, ahlâki özne olması bakımından değerlidir ve bu nedenle, faydacılıkta olduğu gibi bir başkası için feda edilemez. Dolayısıyla, insanın amaç olarak görülmesi prensibinin diğer insanlara karşı ödevleri içinde barındırdığı için Kant’ın faydacılık düşüncesinden pay aldığı iddiası gerçekleri yansıtmamaktadır. Kant’ın insanın amaç olarak görülmesi prensibinin temelinde herkesin özgür iradesinin varlığına saygı duyma söz konusudur. Kant’a göre insan, insan olması bakımından bir değer taşır ve insanlık bir amaçtır. Oysa faydacılıkta insan, toplumun faydasına kullanılan bir araçtır.
Kant ve transhümanizm
Öncelikle transhümanizmin ne olduğunu incelediğimizde, onun teknoloji çağının getirdiği yeni bir felsefî hareket olduğunu görürüz. Bu hareketin temelinde, insandaki temel özelliklerin geliştirilmesini amaç edinen Rasyonel Hümanizm bulunmaktadır. Transhümanizm, bir anlamda insanın geleceği hakkında bir düşünme yolu olup (Bostrom, Are We Living in a Computer Simulation?, s.4 ve Demir, J. Rawls Eleştirel Bir Yaklaşım, s.96) insanın fiziksel, bilişsel, duyusal, ahlâki ve duygusal yeteneklerini katlanarak arttırmak amacıyla biyoteknolojiden bilişime, nanoteknolojiden yapay zekâya kadar en gelişmiş yeni teknolojilerin kullanılmasını savunur. Bu hareketin temel ilkelerinin en başında, insan yaşamını daha iyi hale getirme düşüncesi vardır ve transhümanistler, insan zihninin ve bedeninin sınırları aşma ve hatta doğa üzerinde belirgin bir hâkimiyet kurma arayışındadırlar. Bu anlamda, kendilerini 18. yüzyıl Aydınlanma düşünür ve düşüncelerinin bir devamı olarak görürler. Aydınlanma Çağı, geride bıraktığı Ortaçağ’a bir karşı çıkış iken yine geride bıraktığı Antik Çağ ekolüne bir geri dönüştür. Transhümanizm de bu ekolün ruhu ile 21. yüzyılda bedensel ve bilişsel bir dönüşümü gerçekleştirme çabasındadır ki bu da insanoğlunun var olduğu andan itibaren yapmak istediği bir şey olduğu için yaşanan gelişmeler insanlık için oldukça umut vericidir denilebilir.

Bununla birlikte, Aydınlanma Çağı’nın kendine hedef aldığı otonom olma düşüncesini saf dışı bırakan transhümanizm, insanın var oluşsal doğasına etki ederek, insanın sahip olduğu biyolojik kısıtlamaların ötesine geçmeyi ve onu evrimin bir sonraki aşamasına getirmeyi hedeflemektedir. Transhümanizm, yakın zamana kadar aşılamaz olarak kabul ettiğimiz doğanın sınırlarını aşarak Homo Sapiens’ten daha gelişmiş bir tür olan Homo Excelsior’a yükselmeyi amaçlar. Bu Homo Excelsior, genetik olarak seçilmiş, geliştirilmiş olağanüstü yeteneklerle donatılmış varlıklardan oluşan ve insan sonrası geleceğe hâkim olacak, bizden daha uzun ömürlü ve daha zeki olacak bir tür olarak ortaya çıkmaktadır. Transhümanizm, ontolojik olarak yapısı Homo Sapiens’ten farklı olan ama şimdilik çoğu biçim ve içeriği ile insanoğluna benzeyen bir var oluş tarzı ile karşımıza çıkmaktadır.
Transhümanistler, kendilerini bu düşünce ve uygulamada desteklemek için sıklıkla antik felsefe ve mitolojik anlatılara başvurmaktadırlar ve onlar, insanoğlunun idealleri ve özlemleri konusunda özellikle antikçağ ve arkasından aydınlanma çağı ile ortak zeminleri olduğunu iddia etmektedirler. Çünkü insanoğlu bu dünyaya fırlatıldığı zamandan beri daima kendi sınırlarını nasıl aşacağını araştırmış ve hem antikçağ hem de aydınlanma çağı insanoğluna bu sınırları aşmada yol gösterici olmuştur. Her iki çağ da aklın egemenliğinde insanın kendini geliştirmesine ortam hazırlamış, özgür irade ve eylem ile insana ‘kendini bil’ temasında kendini gerçekleştirme olanağı sunmuştur.
Transhümanizm hareketi, artık kendini bilen insanın kendini aşarak bir üst aşamaya geçmesinin zamanının geldiği kanısındadır ve bunun için her kapının açılması gerektiğini düşünür. Artık insanın var oluşuna karşı sorun olarak gördüğü her türlü bilişsel ve fiziksel engel ortadan kaldırılmalıdır. Dolayısıyla, özellikle robotik teknoloji, nanoteknoloji ve biyoteknoloji çerçevesinde genetik mühendisliği bize sonsuz mutluluğun kapılarını açma vaatleriyle gelmektedir. Peki teknolojinin bize her kapıyı açtığı ve sonsuz mutluluğa ulaşma vaatleri, bu süreçte ne kadar ahlâkidir ve özellikle Kantçı bağlamda durumu incelediğimizde transhümanizmi ne şekilde değerlendirebiliriz? Transhümanizm hareketi Kant’ın Kategorik İmperatifi’nden pay almış mıdır?
Kant deyince aklımıza gelen en önemli şeylerden biri; eylemler eğilimlere dayandırıldığında veya eylemin sonuçlarına göre gerekçelendirildiğinde ahlâki olarak nitelendirilemeyeceğidir. Kategorik ve Hipotetik İmperatif çerçevesinde duruma baktığımızda ise faydacılığın burada ayrım noktası olarak ortaya çıktığı görürüz. Transhümanistler temel olarak insanı fiziksel ve bilişsel bağlamda daha iyiye götürmek için teknolojiden faydalanmaya açık olunması gerektiğini düşünmektedirler. Buradaki temel nokta, insanlara fayda ve bunun sonucunda mutluluk getirmenin ve hatta mutluluğu artırmanın temel amaç olduğudur. İnsan, fiziksel ve bilişsel olarak ne kadar gelişirse o kadar daha iyi yaşayacaktır düşüncesi burada anlam kazanır. Kendimizi geliştirme ihtiyacının ardındaki temel mantıkta ise genellikle bedensel eğilimlerimize yönelik amaçlar göz önünde bulundurulduğu için Hipotetik İmperatif ile karşılaşılır. Öyleyse burada Kant’ın Kategorik İmperatifindeki insanın amaç olarak alınması prensibi bu düşünceye karşılık gelmemektedir. Transhümanizm hareketinin desteklediği düşünce, Kant’ın Hipotetik İmperatifindeki varsayımsal koşullara daha uygun düşmektedir. Hipotetik İmperatif, bir eylemi “arzu edilir” veya “pratik bir gereklilik” haline getiren belirli bir koşula işaret eder (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 31). Örneğin, Hipotetik İmperatifin temel ilkesi olan “x’i istiyorsan y’yi yapmalısın” düşüncesini transhümanizm hareketine uyarladığımızda “uzun ve daha iyi yaşamak istiyorsan teknolojinin bedenine uygulanmasına izin vermelisin” ilkesi ile karşılaşırız. Buradan da anlaşılacağı üzere, transhümanizm hareketi Kant’ın Kategorik İmperatifi değil, koşullu olması bakımından Hipotetik İmperatifini temel alarak ilerler. Buna göre, gerçekte transhümanizm ve Kategorik İmperatif uzlaşı içinde olmayıp hatta birbiri ile çelişir durumdadır. Bu çelişkiyi Kant’ın prensipleri üzerinden değerlendirmek mümkündür. Bu değerlendirmeyi yapmadan önce belirlemeyi daha netleştirmek için Kant’ın temel prensiplerinin ne olduğunu açıklamakta fayda vardır. Buna göre bu prensipler şöyle açımlanır:
Transhümanizm hareketinin desteklediği düşünce, Kant’ın Hipotetik İmperatifindeki varsayımsal koşullara daha uygun düşmektedir.
“Formül I ya da Evrensel Yasa Formülü: “Aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eyle!”
Formül I-a ya da Doğa Yasası Formülü: “Öyle hareket et ki, eyleminin maksimi senin istencinle sanki genel bir doğa yasası haline gelebilsin!”
Formül II ya da Kendinde Amaç Formülü: “İnsanlığı kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil, daima aynı zamanda bir amaç olarak eyle!”
Formül III ya da Otonomi Formülü: “İstemenin maksimleri aracılığıyla kendisini aynı zamanda genel yasa koyucu olarak görebilecek şekilde eylemde bulun!”
Formül III-a ya da Amaçlar Krallığı Formülü: “Özgür ve iyi istençlerin cumhuriyetinde, amaçlar krallığının bir üyesi olarak hem yasa koyucu hem de yasaya uyucu olacak biçimde eyle!”” (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 38-49 ve Demir, Kant Ahlâk Siyaset, s.65-66).
Kant, otonom olarak bir ahlâk anlayışı ortaya koymuştur ve ona göre, irademiz sayesinde ahlâki yasalar ortaya çıkarabiliriz. Koşulsuz olan bu ahlâk yasaları ise a priori akılla oluşturulmalıdır. Bununla birlikte, Kant için mutluluk ve eğilim gibi ahlâki olan şeyler subjektif faktörlere bağlı değildir. Ona göre ahlâki yasa, diğer rasyonel varlıklar içinde geçerli olmalıdır ki evrensel olabilsin (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 55-56). Kant’a göre, bütün insanları bağlayan evrensel bir yasa gereklidir. “Ödev, bize bir yasa olarak görünür ve bu yasa herkes içindir. Ahlâki yasa nesnel ahlâki bir standartta olmalıdır. Nesnel bir standart da evrensel bir standarttır. Ahlâklılık bütün akıllı varlıklar için geçerli evrensel bir yasanın formülüne sahip olmalıdır.” (Demir, Kant Ahlâk Siyaset, s.66 ve (Paton, The Categorical Imperative,s. 70). Buna göre, koşulsuz bir biçimde bizi evrenselliğe götüren prensip, Kategorik İmperatifin ilk formülasyonudur ve Kant bunu şu şekilde formüle eder: “Aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eyle!” (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, 37-38). Kant “Öyle hareket etki, eyleminin maksimi senin istencinle sanki genel bir doğa yasası haline gelebilsin!” prensibini bu formülasyondan türetmiştir. Ancak ikinci formülasyon olan Kendinde Amaç Formülü, “İnsanlığı kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil, daima aynı zamanda bir amaç olarak eyle!” bizi tam da Transhümanizm ile ilgili ortaya çıkan tartışmalara bağlar. İnsanın ve insanlığın bir araç değil, bir amaç olarak alınmasına işaret eden bu prensip, tüm akıllı varlı olan insanın değerine işaret eder ve Kantçı Ahlâk Felsefesi ile transhümanizm arasındaki potansiyel ayrılığın değerlendirilmesinde kullanılacak olan formülasyonu bize verir.
Kant, bütün felsefesinde yaptığı gibi ahlâki olanın ne olduğunu belirlerken mutlak koşulsuz iyi ile eğilimler arasında dualist bir ayrıma gider. İradenin otonom koşulsuz bir biçimde güdüleri temeline alan nesnel mutlak iyi üzerinden ahlâka bağlanmasını öngörürken ile heteronom koşullu olan ve içinde mutluluğa ulaşmayı motive eden etkenlerin bulunduğu eğilimleri ahlâki olmayana bağlamasına işaret eder (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, 45, 50-51, 58). Özellikle otonomi, rasyonel bir varlık olan insana özel saygın bir konum verilmesini sağlar. İkinci formüldeki insan ve insanlığın bir amaç olarak görülmesinin özünde de insana insan olması bakımından saygı gösterme durumu öne çıkar.
Bununla birlikte, transhümanist hareket tarafından geliştirilen bakış açılarında, teoride ve pratikte Kant’ın insana ve insan onuruna saygı kavramının altını oyduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, Oxford Üniversitesinden Filozof Julian Savulescu, insanların şu anki durumlarıyla bugün karşı karşıya olduğu tehditlerle başa çıkmada ahlâki açıdan yetersiz olduğunu düşünür ve hatta genetik ve biyomedikal tekniklerle ahlâki iyileştirmelerin olabilirliğini araştırarak bu eksikliğin düzeltilmesin gerektiğini öne sürer (Persson ve Savulescu, Summary of Unfit for the Future, s.348). Eksik görülen insanı daha iyi duruma getirmeye odaklanarak onu daha ahlâki, daha güçlü ve daha akıllı kılmak imkânı var ise bu imkânın insanın faydasına kullanılması gerektiğini iddia eder. İnsanlar, özellikle yetenekleri konusunda eşit olmadıklarına göre, teknoloji aracığıyla bireyler arasındaki biyolojik farklılıkları azaltarak artık toplumsal eşitsizliğin biyolojik temelini ortadan kaldırmanın daha âdil olduğu düşünülür (Hughes, Citizen Cyborg, s.195-196). Ayrıca teknoloji aracılığıyla insan bedeninde zararlı genler üzerinde değişiklik yapılarak ortaya konulan iyileştirmeler de söz konusudur. Elbette iyileştirmelerin amacı, içsel veya dışsal olumsuzluklardan etkilenen bireyleri korumaktır. Bununla birlikte, iyileştirmeler ihtiyaçları karşılamaya hizmet etmesine rağmen, bir miktar araçsallaştırmayı da beraberinde getirmektedir. Transhümanizm, insan biyolojisinin eksikliklerini ortadan kaldırılarak teknoloji aracılığıyla bu eksikliklerin giderilebileceği ve hatta daha iyisinin geliştirilebileceğinin insanlığın artık kabul etmesi gerektiğini savunmaktadır. Elbette bu geliştirme sürecinde insan ve insanlık belli kayıplara da uğrayacaktır. Ancak transhümanizm hareketi, bu noktada kazancın kayıplardan daha fazla olacağını düşünmektedir.

Kantçı bakış açısından, kazancın kayıplardan daha fazla olacağı düşüncesi dahi faydayı temel alması bakımından koşulludur ki bu Kant’a göre, insan onuru bağlamında ahlâki bir değildir. Kant’a göre bizi biz yapan şeyler; aklımız, ahlâkımız ve insanlık onurumuzdur. Saygı özelinde ilerleyen onurlu insan asla bir koşul üzerinden hareket etmez. O, her türlü fayda ve çıkarın üzerinde koşulsuz bir değere sahiptir (Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 52-53). Kişinin yeteneklerini ve insanlığını geliştirme görevi, temelde amaçlı olarak hareket etmeye işaret eder ki bu bizi Hipotetik İmperatife götürür. Kantçı bakış açısından iyileştirmeyi kabul etmek demek, bir eksikliği kabul etmek demektir ki bu da insanın araçsal değerini yükseltmek anlamına gelir. Bu da “rasyonel varlık olan insanın bir araç olarak kullanılamayacağı” prensibiyle çelişir.
İnsanoğlunu biyolojik kısıtlamalarının ötesine taşımak, insanı daha iyi durumlara getirebilmek için transhümanizm lehine ileri sürülen durumların çoğu koşullu Hipotetik İmperatif niteliktedir. İnsanoğlu çoğu zaman insanın geliştirilmesine olanak tanıyan ve onun ihtiyaçlarını karşılayan araçsal şeylere ahlâki değerler yüklemiştir ve yükleyecektir de. Gerçekte insanın yetenek veya insanlığını geliştirme çalışmaları amaçlı olarak eylemeye işaret eder ki bu da bizi koşula bağlı olan Hipotetik İmperatife götürür. Oysa Kant için rasyonel varlığın kendisi saygınlık temelinde mutlak koşulsuz bir değere sahiptir. İkinci formül bu durumu özetler. Bu bağlamda, Kant’ın ahlâk felsefesinde saygı ve onur kavramları vazgeçilemez temel kavramlar olarak önümüze gelir. İfade edilenlerden anlaşılacağı üzere, özellikle koşulsuz bir biçimde eylemenin ahlâklı olmasını vurgulayan Kategorik İmperatif’in ikinci formülasyonu, Transhümanizm ile insanın amaç veya araç olması noktasında çelişmektedir.
Sonuç
Bütünsel olarak bakıldığında, Kant’ın ahlâk felsefinde insan ve insanlığın bir amaç olarak görülmesi düşüncesinin egemen olduğu açıktır. Bu bağlamda insanın belli hedeflere ulaşmak için araç olarak görülmesi kabul edilemezdir. Bu noktada Kant bizi mutluluğa götüren faydadan uzaklaştırarak, eylemin niyetine Görev-Ödev çerçevesinde bağlar. Bu görev, belli Maximler üzerinden hareket ederek bizi herkes için geçerli olan Evrensel Ahlâki Yasa’ya götürür ve bu yasaya Saygı ile insan, onurlu bir biçimde Özgürleştirerek kendine değer katar. Kategorik İmperatif olarak açımlanan bu yapılanmada çıkara, faydaya ve insanı araç olarak kullanmaya yer yoktur. Çünkü bu üç nitelik bizi Hipotetik İmperatif alanına bağlamaktadır. Transhümanizm hareketi ise insanı daha ileriye daha iyi bir biçimde götürmek, yaşam süresini uzatmak, ölümü ertelemek gibi insanın faydasına yönelik bir çaba içindedir ki bu durum, Kant’ın koşullu buyruk olarak nitelendirdiği Hipotetik alanla bire bir yakınlık içerisindedir. Burada bir amaç edinerek sonuca odaklanma önem kazanır. Bu noktada, Transhümanizm çerçevesinde, Kant’ın insanın en iyiye ulaşabilmesi için dışarıdan otonom olmayan bir biçimde bedenen ve ruhen geliştirilip değiştirilmesi konusuna katılmayacağı açıktır. Çünkü transhümanizm bir anlamda insanın otonom olma düşüncesinin tersi düz edilmesidir. İşte Kant’ı Aydınlanma çağına bağlayan ama transhümanizmi aydınlanma ile çelişkiye sokan yön de burasıdır. Buna ek olarak, Kant rasyonel bir varlık olan insanın, insana ve insanlığa saygıyı temel alarak koşulsuz bir biçimde mutlak bir değere sahip olduğunu vurgular. Ancak Kant’ın istediği insanın amaç olarak alınması prensibinin aksine, transhümanistlerin istediği gelişme ve değişimler insanın araçsal ve göreli değerini güçlendirmektedir. Transhümanizm hareketinin desteklediği bedensel ve bilişsel gelişmeler doğrudan insanın faydasından yola çıkar. O halde Kant’ın ahlâk felsefesini ve transhümanizmi birbirinden ayıran en önemli şey faydacılığa olan yaklaşımlarıdır. Kant’ın Kategorik İmperatifi’nin ikinci formülündeki insanın ve insanlığın saygı ve insan onuru üzerinden amaç haline getirilmesi anlayışı Kant’ın transhümanizm hareketi ile aynı yolda olmadığını bize göstermektedir.
Kant’ın Kategorik İmperatifi’nin ikinci formülündeki insanın ve insanlığın saygı ve insan onuru üzerinden amaç haline getirilmesi anlayışı Kant’ın transhümanizm hareketi ile aynı yolda olmadığını bize göstermektedir.
Özellikle günümüzde temel maksimlerinden biri olarak “amaçlar krallığında insanın bir amaç olarak görülmesi” düşüncesinin ne yazık ki pratikte tam anlamıyla uygulanmadığı görülmektedir. Bunun temel nedenlerinden biri de insanın bir diğerini daima araç olarak görme çabasıdır ki bu durum 21. yüzyılda en yüksek seviyeye çıkmıştır denilebilir. Ne yazık ki daima fazlasını isteyen insan, iyi niyetle hareket etmeye çalışsa da kendine faydası olmadığını düşündüğü şeylere karşı geri çekilerek kendi çıkarları doğrultusunda eylemektedir. Bu da günümüzde dahi ahlâklılığın geri plana itilip, insanın kendi çıkar ve faydasına yönelmesiyle değerlerin değersizleştirilmesini beraberinde getirmektedir. İlerleyen süreçlerde teknolojik insan ve insanımsıların (Humanoidler) yaşama hâkim olması ile birlikte ahlâklı olmanın değeri daha da düşecek gibi gözükmektedir. Artık ileri teknoloji aracılığıyla artan güçlerimizi kabul etmenin zamanı gelmiştir. Çünkü insan bu ileri teknoloji ile ahlâki, siyasi vb. gibi çoğu alanı aşarak yaşamın çoğu mahrem alanında kendini geliştirerek ve hatta yen bir ben yaratarak tanrıyı oynamaya başlamıştır. Böylece insan ve tanrı arasındaki ontolojik uçurum ortadan kalkmaya başlamıştır. O halde, zamanla Kant’ın ahlâklı gördüğü eylemlerin geleceği de tehlikede olabilir. Çünkü insan artık insanı veya insanlığı yeniden yaratma ve kendi çıkarına göre biçimlendirme olanağına sahiptir.
Kaynakça
Akarsu, B., Ahlâk Öğretileri,İstanbul:Remzi Kitapevi, 1982.
Başdemir, H. Y., Liberalizm Ahlâki Temeller, Ankara: Liberte yay., 2009.
Bostrom, N. Are We Living in a Computer Simulation? Philosophical Quarterly 53 (211): pp. 243-255, 2003.
Charlier, C., What Ought I To Do?, Trans: J. M. Todd, London: Cornel Uni. Pres, 2000.
Demir, A. Ölümsüzlük ve Yapay Zekâ Bağlamında Trans-hümanizm, AJIT-e: Online Academic Journal of Information Technology 2018 Winter/Kış – Cilt/Vol: 9 ‐ Sayı/Num: 30.
Demir, A. Kant Ahlâk Siyaset, Ankara: Siyasal Kitapevi, 2020.
Demir, Bir Adalet Teorisinde Faydacılık Sorunu, ISOPHOS, cilt 3, sayı 7, 2021, 9-17.
Heimsoeth, Heinz. I. Kant’ın Felsefesi. Çev. T. Mengüşoğlu, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1986.
Hughes, James. Citizen Cyborg: why democratic societies must respond to the redesigned human of the future. New York: Basic Books, 2004.
Kant, Immanuel. Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çev. İ. Kuçuradi, Ankara: TFK Yayınları, 1995.
Kant, Immanuel. Pratik Aklın Eleştirisi. Çev. İ. Kuçuradi vd. Ankara: TFK Yayınları, 2019.
Mill, J. S., Faydacılık, Çev: N. Coşkunlar, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1986.
Paton, H. J., The Categorical İmperative, New York: Harper and Row, 1967.
Persson, Ingmar. & Savulescu, Julian. Summary of Unfit for the Future. Journal of Medical Ethics. 41. (4). 338., 2015.

