Her kişinin akıl sahibi olması, akıldan gelen yasaya göre eylemde bulunması olanaklı olduğu için, Kant adeta her kişiye bu olanağı gerçekleştir, “insan ol!” demektedir.
Yazar: Harun Tepe
Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü
Immanuel Kant, Aydınlanma Çağı da denen 18. yüzyılın en önemli filozoflarından biri. Bundan tam 300 yıl önce Königsberg’de doğmuş, yaşamış, ölmüş ve orada gömülmüş bir Alman filozofu. Görüşleri bugün de tartışılan filozofların başında geliyor. Kuşkusuz tek Aydınlanma filozofu değil, Aydınlanmayı tek başına Kant da gerçekleştirmedi. Ama 1804 yılındaki ölümüyle neredeyse bir çağ kapanıp yeni bir çağ başladı. 19. ve 20. yüzyıl filozofları ondan etkilenmiş olsalar da daha çok onu eleştiren kişiler oldular. Onun adını taşıyan, onun izinde olduğunu iddia eden Yeni Kantçılar bile daha çok ona eleştirel yaklaşmayı, onun öğretisindeki “metafizik kalıntıları” gidermeyi hedeflediler. Bu da onları içerikten uzaklaşmaya, daha mantıkçı, daha biçimsel olmaya götürdü. Bunun sonucunda güçlenen ise mantıkçılık, analitik yaklaşım, daha sonra da günümüz felsefesinin ana çizgisini oluşturan dilsel-anlambilimsel felsefe oldu. Felsefe de Kant’ın felsefe yapmasının da itici gücü olan dünya sorunlarıyla baş etme amacından büyük ölçüde saptı, amaç ya da içerik gölgede kaldı, biçim öne geçti. Söyleme biçimi söylenenin önüne geçti. Felsefe metinlerinde söyleneni ya da iletiyi yakalamak, samanlıkta iğne aramak gibi, ustalık gerektirir hale geldi.
Kuşkusuz aydınlanma Kant ile başlamadı. Eğer Aydınlanma Kant’ın dediği gibi her şeyi aklın süzgecinden geçirilmesi, sorgulamadan hiçbir bilgi, inanç ya da düşüncenin kabul edilmemesi ise, aydınlanmanın felsefenin başlamasıyla başladığını söylemek, Platon ve Aristoteles gibi Antikçağ filozoflarını da aydınlanmacı olarak nitelemek bile mümkündür. Ama dönem olarak düşünüldüğünde, 17. ve 18. yüzyıl filozofları olan R. Descartes, G. W. Leibniz, J. Locke, D. Hume ve J. J. Rousseau’nun aydınlanma filozofları oldukları söylenebilir. Hem aydınlanma düşüncesinin hem de Kant’ın görüşlerinin ortaya çıkmasında etkili olan da bu filozoflardır. Kant’ın kendisini dogmatik uykusundan (uyuklamasından) uyandırdığını söylediği David Hume bunların en başında gelenidir. Gerek bilgi gerekse etik, politik konulara ilişkin soruşturmalarıyla Hume tam bir aydınlanma filozofudur. İnançların büyük oranda mucizeler üzerine yapılandırıldığını, mucize diye bir şeyin ise olmadığını, dünyada olup biten her şeyin bir nedeni olduğunu, bir neden-sonuç ilişkisine dayandığını göstermeye çalışan odur.
Hume’u etkileyen kişi ise başka bir deneyci İngiliz filozofu olan John Locke’tur. İnsan bilme yetisinin nasıl işlediğini insanın şeyleri ve kendi zihnini nasıl bildiğini, bunda deneyin ve zihnin (bilme yetisinin) payının ne olduğunu, kısaca insan bilgisinin sınırlarını ortaya koyan, bu nedenle de deneyci felsefenin başlatıcısı sayılan kişidir John Locke. Ama bu ikisinin (Hume ve Locke’un) yanında özne merkezli felsefî düşünmenin başlamasında metodik kuşku yöntemiyle etkili olan R. Descartes ile politik görüşleriyle Kant üzerinde etkili olan Jean Jack Rousseau’yu da anmak gerekir. “İnsan aklında, aklın kendisinden başka, doğuştan hiçbir şey yoktur” saptamasıyla bilginin, akıl ve deney olmak üzere iki ayak üzerine oturduğunu açık bir biçimde dile getiren ve Kant’ın akıl eleştirisinin temellerini atan G. W. Leibniz’in katkısını da anmak gerekir.
Hume ve Locke’un yanında özne merkezli felsefî düşünmenin başlamasında metodik kuşku yöntemiyle etkili olan R. Descartes ile politik görüşleriyle Kant üzerinde etkili olan Jean Jack Rousseau’yu da anmak gerekir.
I. Eleştiri filozofu olarak Kant
Saf Aklın Eleştirisi ve Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena kitaplarıyla Kant, Leibniz ve Hume tarafından girişilen insan anlama yetisinin anatomisini yapma ve insan bilgisinin sınırlarını ortaya koyma çabalarını sürdürür. Bunu da birisi Akılcılığın (Rasyonalizm), diğeri Deneyciliğin (Empirizm) temsilcisi olan bu iki filozofun görüşlerini birleştirerek ya da aşarak yapar. Zira genellikle sanıldığının aksine, bilgi ortaya koymak için ne tek başına deney de ne de tek başına akıl (bilme yetisi) yeterlidir. Dışardan zihne ulaştırılan izlenimlerin zihinde biçimlenmesi, işlenmesiyle bilgi ortaya konabilmektedir. Bu biçimlendirme daha duyuların alınmasıyla başlamakta -duyusallığın saf formları olan zaman ve uzam bu biçimlendirmeyi yapmakta-, daha sonra zihne biçimlendirilerek ulaşan verilerin zihinde işlenmesi, yani onların kategorilerin altına yerleştirilmesi ve yargılar halinde ifade edilmesiyle bilgiye dönüşmektedir. Dışarıdan zihne görülerin (duyumların) alınmasını sağlayan duyusallık (Sinnlichkeit) ile zihne ulaşan veriler arasında kategoriler vasıtasıyla bağlantı kurulmasını ve bu bağlantıların yargıya dönüşmesini sağlayan anlama yetisi (Verstand) bilgi ortaya koymamızı sağlayan iki bilme yetisidir. Tüm bilgimiz bu yetiye dayanır -Aklın bilgi ortaya koymadaki rolü ise dolaylıdır. Onun için Kant “tüm bilgimiz deneyle başlar, ama deneyden çıkmaz” diyecektir; çünkü duyuların bize iletmediği bir şey konusunda yargı verilemez. Tüm bilgimizin temelinde iç veya dış duyuların bize ilettikleri, yani içi veya dış duyum veya görüler vardır. Ama görülerin zihne ulaşması, bilgi ya da yargı için yeterli değildir; bilgi için onlar arasında bağlantıların kurulması gerekmektedir. Bunu yapan ise anlama yetisidir. Anlama yetisi bunu iki türlü yapar: Ya sırf algıları karşılaştırır ve onları bir bilinç halinde birbirine bağlayarak ya da onları genel bir bilinç halinde bağlayarak yapar. Birinci durumda öznel geçerli olan “Bu biber acıdır” gibi algı yargıları elde edilirken, ikinci durumda “güneş taşı ısıtır” gibi nesnel geçerli olan deney yargıları elde edilir. İkinci tür yargıların nesnel geçerli olmasını sağlayan ise anlama yetisinin kategorilerinin devreye girmesi ya da görülerin kategorilerin altına yerleştirilmesidir. Bilimsel yargılar gibi genel-geçer olan yargılar işte bu ikinci türden yargılardır. Doğa yasalarının dile getirdiği de bu türden genel-geçer ve zorunlu, Kant’ın deyişiyle a priori yargılardır.
Kant bu duyusallık ve anlam yetisi yanında insanda, doğrudan bilgi ortaya koymayla ilgili olmayan akıldan (Vernunft) söz eder. Akıl insanın sormaktan kendini alamadığı ama bir yanıt da veremediği sorularla ilgilidir. Bu soruları soran yetidir. Kant’ın aklın ideleri dediği ruhun ölümsüzlüğü, özgürlük ve tanrı, insanın üzerine düşündüğü ama haklarında bilgi ortaya koyamadığı, bu nedenle idelere ilişkin sorular, teorik aklın yanıtlamaya çalıştığında hep başarısız olduğu sorulardır. Zira insan bilgisi kendisine duyuların sağladığı verilerle sınırlıdır. Hakkında duyu verisi olmayan ruhun ölümsüzlüğü, özgürlük ve tanrı konularında anlama yetisi bir yargı veremez. Kant bilgi görüşüyle bize insan bilgisinin sınırlarını gösterir. Teorik alanda kalındığında bu ideler konusunda neden bilgi ortaya konulamayacağını, bu soruların dolaylı yanıtlarına ancak etik alanında ulaşılabileceğini söyler. Bu üç ide pratik aklın koyutlarıdır, geçerlilikleri de etik alanla sınırlıdır.

II. Etik filozofu olarak Kant
Kant’ın felsefe yapmadaki amaçlarından birisi temelsiz metafizik yapmayı önlemek, metafiziği bilgisel bir temele oturtmak, metafizik yapmaya girişmeden metafizik yapmanın mümkün olup olmadığı sorusunu yanıtlamak ise de asıl derdi metafizikten ziyade etikle ilgilidir. Kant etik eylemde bulunmanın insan için olanaklı olup olmadığını araştırmakta, bunun mümkün olduğunu, hatta etik eylemde bulunmanın her kişi için bir yükümlülük olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Kant’a göre her kişinin etik eylemde bulunması, yani istemelerini kişisel çıkarları yerine “yapılması gereken”in belirlemesi mümkündür. Kişi her eyleminde kendi kişisel çıkarlarını düşünerek hareket edebileceği gibi, yapıp etmelerini kişisel çıkarları belirlemeyebilir; kişi eylemlerinde kendi kişisel çıkarlarını bir yana bırakarak da hareket edebilir. Kişisel veya grupsal çıkarları için başka insanları, bu arada kendisini de araç görebileceği gibi, “insan amaçtır”, “her insan değerlidir” diyerek de eylemde bulunabilir kişiler. İnsan tür olarak insan yapısında bulunan doğa yasası tarafından belirlenmeme, yani istemelerini kişisel çıkarlarının belirlememesi olanağını kendisinde taşır. Bu da insana, istemelerini kendisinden, yani akıldan gelen bir yasanın belirlemesi olanağını sağlar. Bu da otonomiye (özerklik) ve özgürlüğe giden kapıyı aralar. Eylemlerinde istemeyi (istediğini) akıldan gelen yasanın belirlemesi, eylemin özgür olmasını sağlar. Özgür bir eylemle etik (ahlâklı) eylem aynı şeydir. Tek tek durumlarda istedikleri şey, kişisel çıkarlarca belirlenmeyen, genel-geçer olabilecek nitelikte olan eylemler etik ya da özgür eylemlerdir.
İnsanın yapısındaki bu olanağı gerçekleştirmesi insan için bir ödevdir. Kant bunu “bir eylemin yükümlülükten dolayı nesnel zorunluluğuna ödev denir” şeklinde ifade etmektedir. Yükümlülük ise kayıtsız şartsız olmayan istemenin -zira isteme akıl tarafından belirlenebileceği gibi arzu ve eğilimler tarafından da belirlenebilir- özerklik ilkesine bağlılığıdır (Kant 1982: 57, p. 86). Her kişinin akıl sahibi olması, akıldan gelen yasaya göre eylemde bulunması olanaklı olduğu için, Kant adeta her kişiye bu olanağı gerçekleştir, “insan ol!” demektedir. Zira her kişi kendi istemesinin doğa zorunluğu -yani kendi arzu ve eğilimleri- tarafından belirlenmesine hayır diyebilir, isteme dışarıdan değil, içeriden, saf akıl tarafından belirlenebilir. Bu nedenle “özerklik insanın ve her akıl sahibi varlığın değerinin temelidir” (Kant 1982: 53, p. 79). İnsanı değerli kılan bu özerklik insana bir yükümlülük de getirmektedir, yükümlülükten dolayı da insanın kendisinde bulunan olanağı kullanması, yani ahlâk yasasına uygun eylemesi gerekmektedir.
Her kişinin akıl sahibi olması, akıldan gelen yasaya göre eylemde bulunması olanaklı olduğu için, Kant adeta her kişiye bu olanağı gerçekleştir, “insan ol!” demektedir.
“Akıl sahibi bir varlığın kendisinin amaç olabilmesini sağlayan tek koşul ahlâklılıktır: çünkü ancak onunla bu varlık amaçlar krallığında yasa koyucu olabilir. Böylece ahlâklılık ve insanlık, aynı şeyi sağlayabildiklerine göre, değerli olan tek şeydirler” (Kant 1982: 52, p. 77). İnsanı değerli kılan da yapısında taşıdığı bu ahlâklı eyleme olanağıdır. Bunu ona sağlayan ise akla sahip olmasıdır. “İnsan ve genel olarak her akıl sahibi varlık, şu ya da bu isteme için kullanılacak sırf araç olarak değil, kendisi amaç olarak vardır; ve gerek kendine gerekse başka akıl sahibi varlıklara yönelen bütün eylemlerinde hep aynı zamanda amaç olarak görülmelidir” (Kant 1982: 45, p. 64-65). Eğilimlerin yöneldiği bütün nesnelerin, yani içerikli bütün istemelerin koşullu bir değeri vardır; çünkü eğilimler ve onlara dayanan gereksinmeler olmasaydı, onların nesneleri de değersiz olurdu. Kant buradan hareketle ahlâk yasasının en açık biçimi olan pratik buyruğu şöyle dile getirir: “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun” (Kant 1982: 46, p. 67). Pratik buyruk, kişilerin eylemlerinde, karşılarındaki kişileri, ama bu arada kendilerini de yalnız araç olarak görmemelerini, yani onları kullanmamalarını buyurmaktadır. Bu hiç kimse yalnız bir araç olarak görülmemeli demektir. Her kişi insanın yapısından gelen özgür veya ahlâklı eyleme olanağına sahip olduğu için değerlidir demektir. Bu düşünce etiğin temelini oluşturduğu gibi, daha sonraları insan hakları fikrinin de temelini oluşturacaktır.
III. Politik bir filozof olarak Kant
Kant teorik bilgi sorunlarıyla olduğu gibi etik ve politik sorunlarla da ilgilenir. Politika onun etik ilgilerinin bir devamı gibidir. Kişiyle ilgili olan, kişiyi merkeze alan etiğin politikayla tamamlanması gerektiğini düşünür. Bunun için Kant, özellikle hayatının son yıllarında din konusu yanında, hukuk ve politik felsefe alanının sorunlarıyla ilgilenir. Etik görüşünün ana hatlarının ortaya konulduğu Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi’nden sonra hak ve erdem öğretisinden oluşan bir Ahlâk Metafiziği yayınlar. Geçici olmayan bir barışın, ulus devletin sınırlarını aşan kozmopolitan bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını sorgular.
Bundan tam 300 yıl önce 1724’te doğmuş olan I. Kant, “Ebedi barış nasıl olanaklıdır?” sorusunu ele alır. Savaşlar arasında kısa ya da uzun aralar gibi duran, çoğu zaman da bir sonraki savaşa hazırlık dönemi olarak değerlendirilen, sözde barış zamanlarından ayırt etmek için, Hollandalı bir hancının tabelasından da esinlenerek, Kant ona “ebedi (sürekli) barış” der. Sürekli (ebedi) barışın önkoşullarını ortaya koyar ve savaşma isteği kadar, barış içinde yaşama olanağının da insan doğasında var olduğunu, onun da insan gerçekliğinin bir parçası olduğunu göstermeye çalışır. Etiğinde insanda bir olanak olarak gördüğü ve göstermeye çalıştığı ahlâklı (etik) eylemde bulunma olanağının, hukuk ve politikayla ilgili sonuçlarını ortaya koyar. Ahlâklılık ile hukuk ve politika arasında bağlantıları ele alır. Bugün de açık bir biçimde örneklerini gördüğümüz gibi, ahlâkla politikanın pratikte neden çatıştığını, ama neden özünde çatışmamaları gerektiğini gösterir. Ahlâk ile hukuk ve politikanın teorik olarak neden ayrılmaz olduklarını, ahlâka dayanmayan politikanın nasıl kendi doğasına ters düşeceğini anlatır. Politikanın özüne uygun, yani ahlâk (etik) temelli yapıldığında nasıl dünyada özgürlük ve barışın yerleşmesini sağlayabileceğini dile getirir.
Ona göre “savaş, yok ettiğinden daha fazla kötü insan yetiştirdiği için bir yıkımdır” (Kant 1984: 245). Kant savaşın yol açtığı felaketi eski bir Yunan’a ait olduğunu söylediği bu tümceyle özetler. Savaşlar, hangi amaçla yapılmış olursa olsunlar, sonuçta öncekilerden daha “kötü”, insanlık değerlerinden uzaklaşmış insanların ortaya çıkmasına yol açarlar. Ona göre savaş ve elde edilirse zafer, davaların haklı olduğunu da herhangi bir biçimde kanıtlamaz. Savaşla haklı kişi haksız, haksız da haklı hale gelmez. Savaş olsa olsa haksızlığın üstünün örtülmesini, haksızlığın haklılık gibi görülmesini sağlayabilir. Ama asla güç hak yaratmaz. İşte tüm bu nedenlerle, Kant savaşlara karşı çıkar, savaşların önlenmesi gerektiğini söyler.

Günümüzde yaygın olarak karşılaştığımız barışa ilişkin karamsarlığın aksine, Kant iyimserdir, savaşların önlenebileceğini düşünür. Ona göre yeryüzünde barış, onun deyişiyle “ebedi barış” sağlanabilir. Aslında “bütün ahlâk yasalarının yüce mahkemesi olan akıl, savaşı hukuksal bir yol olarak kullanmayı şiddetle lanetler; barış halini de mutlak bir yükümlülük olarak tanır” (1984: 239). Aklın bu buyruğuna uyan kişi, barışa giden kapıyı da aralar. Yapılması gereken şey, insanın kendi doğasında da bir olanak olarak bulunanın farkına varması ve onu gerçekleştirmek üzere harekete geçmesi, yani aklın “barışı iste” sesine kulak vermesidir.
Kaynakça
Kant, Immanuel (1982), Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara.
Kant, Immanuel (1984), “Sürekli (Ebedi) Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme”, Çev. Nejat Bozkurt, Immanuel Kant Seçilmiş Yazılar, Remzi Kitabevi, İstanbul, ss. 223-266.
Kant, Immanuel (2000), Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena, Çev. İoanna Kuçuradi, Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara.
Kuçuradi, İ, Tepe, H., Reyhani, N., (2022), Günümüzden Bakınca Kant Etiği, BilgeSu Yay. Ankara.

