21. yüzyılda dolaşan aklın hayaleti, aslında insanlık tarihinin her döneminde dolaşmaktadır ve kendisini değişik koşullarda somutlaştırmaktadır. Onun karşısında yer alan irrasyonel durumlar veya güçler de insanlık tarihin her döneminde mevcuttur ve somutlaşmış bir şekilde onunla mücadele içerisindedir.
Yazar: Furkan Yasin Köz
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi
Giriş
Marks ve Engels, bilindiği üzere Komünist Parti Manifestosu’na anlamı imgelemle birleştirerek, böylece edebi biçim kazandırarak zenginleştirdikleri bir betimleme ile başlamaktadır: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifak içine girdiler” (Marks ve Engels, 2011: 115). Hayalet metaforunun burada etkili bir şekilde kullanıldığı açıktır. Avrupa’da bir hayalet dolaşmaktadır, bu hayalet ete ve kemiğe yani canlı somut bir vücuda bürünememiştir, daha yalın bir ifadeyle söylenilecek olunursa bu hayalet gerçekliğe, praksise dönüşememiştir. Gerçekliğe, somuta dönüşmemiş olmasına rağmen bu hayalete karşı her yerde büyük bir savaş açılmıştır, ancak bu hayalet ile savaşan somut güçler bulunmaktadır. Benzer bir ifadeyi Kant bağlamında akıl kavramı için söylenilebileceğini düşünüyorum: 21. yüzyılda bir hayalet dolaşıyor, aklın hayaleti! Bu hayalete karşı bir araya gelen güçler ise Marks ve Engels’in belirttiği hayalete karşı gelen güçlerden tarihsel olarak daha eskidir. Akıl, akılsal olmayan ile her zaman bir gerilim ve çatışma halinde bulunmuş ve bulunmaktadır. Akılsal yani rasyonel bir etkinlik olarak felsefe, tarihsel gelişimi boyunca her zaman kendisini akılsal olmayanın yani irrasyonel olanın karşısına konumlandırmıştır ve konumlandırmak zorundadır. Ancak kendisini rasyonel bir etkinlik olarak kuran felsefenin, irrasyonel olanı incelemeyeceği, onun kaynaklarının ve çıkışının ne olduğunu araştırmayacağı anlamı çıkartılmamalıdır, aksine böylesi bir araştırmayı felsefe yine rasyonel ve bilimsel temeller üzerine dayanarak yürütmek zorundadır ve belki de irrasyonel olanın nedenleri, kaynakları anlaşıldığında onu ortadan kaldıracak veya dönüştürecek olan yine felsefenin kendisidir demek çok iddialı bir ifade olmayacaktır. Dolayısıyla felsefe insanın yaşamını, diğeriyle olan ilişkisini ve hatta toplumsal olanı kısaca praksisi aklın ilkelerine göre anlamayı ve dönüştürmeyi (en azından Kant ve Aydınlanma Felsefesi) kendisine amaç edinmektedir.
Çağımız 21. yüzyılı bilimsel ve teknik gelişimlere rağmen aklın kendisini gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmekte olduğu; ilişkilerin akla, ahlâki ve estetik olana göre kurulduğu bir yüzyıl diyebilir miyiz? Kurulan insanî ve toplumsal ilişkiler hangi zemine göre kurulmaktadır? Hobbes’un ifadeleriyle dile getirilirse eğer; herkesin herkese karşı savaş durumunda olduğu, daha genelde mevcut devletlerin birbirleriyle veya en azından potansiyel olarak sürekli savaş durumunda olduğu ve bu bağlamda barışın bir sonraki savaş için sadece hazırlık olduğu bir çağın kendisinin ne kadar akla göre kurulduğu söylenebilir? Bu savaş durumunun sadece 21. yüzyıla ait olduğunu ve dolayısıyla tarihsel süreç içerisinde elde edilen gelişimleri ve kazanımların olmadığını söylemek yanlış olacaktır. Köleliğin kaldırılması, insanın insan olması bakımından sahip olduğu hakların olduğunun kabul edilmesi tarihsel bir gelişimin bir örneğidir, ancak bu gelişimin ve kazanımların tam olarak insan pratiğinde görülmemesi, irrasyonel gerekçelerle engellenmesi yine çağımızın bir trajedisidir. Bu kazanımları ve gelişmeleri aklın kendisini gerçekleştirdiği alanlar olduğu pekâlâ söylenebilir, öte yandan diğer olumsuz örnekler de göz önüne alındığında rasyonel olan ile irrasyonel olanın sürekli bir çatışma içerisinde olduğu açıktır.

Bilimsel ve teknik gelişmeler kuşkusuz aklın belli türden bir kullanımı ve zaferidir. Bununla birlikte teknolojinin kullanımının insan yaşamını olumlu yönde geliştirdiği görülse de kabul edilemez sonuçları da olmuştur, örneğin bir yandan hastalığın teşhisi ve tedavisi için kullanılan teknolojik aletlerden kitlesel silahların üretimleri düşünülebilir. Her ikisi de aklın kullanımının bir sonucudur. Aklı sadece bilimsel keşiflerle veya belli başlı öncüllerden sonuç çıkartma işlevi olarak görmek, onu kısıtlayıcı bir çerçevede ele almak olur. Aklı bütüncül bir şekilde ele almak gerekir, bu da basit bir şekilde onu öncüllerden hareketle çıkarım yapma etkinliği olarak değil, Kant’ın gösterdiği gibi ahlâki olanın ve estetik olanın da kaynağı ve bu bakımdan özgürlüğün olanağının ya da başka bir ifadeyle özgürlüğün imkânının zorunlu koşulu olarak tanımlamak ve görmek gerektiği anlamına gelmektedir. Böylece bilimsel ve teknolojik gelişmeler aklın bir başarısı yani rasyonel kullanımı olarak ele alınırken, bu başarının sayesinde açlık, toplu kıyımlar vb. sonuçların ortaya çıkması ise aklın bütüncül olarak ele alınmaması, onun irrasyonel yönde kullanılması anlamına gelmektedir. Benim bu kısa çalışmada yapmak istediğim, Kant’ın felsefesinde akıl kavramının bütüncül bir perspektifte nasıl ele alındığının gösterilmesi olacaktır. Rasyonel ile irrasyonel olanın çatışmasının birçok alanda açıkça görünür kılındığı ve irrasyonel olanın kendisini rasyonel olana karşı genişlemeye başladığı çağımız 21. yüzyılda, Kant’ın ele almış olduğu biçimiyle akıl tanımından daha geriye gidilemeyeceğini vurgulamaya çalışacağım.
Öznenin aktif olarak ele alınması: Özgürlüğün imkânı
Hans Heinz Holz, Rene Descartes ile başlayan modern felsefenin en önemli sorununun öznenin yani insanın düşüncenin mantıksallığında nesnel olanın kavranması ve ortaya çıkarılması olduğunu belirtir (Hollz, 1997: 137). Bu, hem öznenin öznel yollarının ele alınması hem de bu öznel yollarla beraber nesnenin ele alınması anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle dile getirilirse, modern felsefe hem özneyi yeni bir şekilde kurma, onu ele alma çabası içerisindedir ve bu yeni ele alış tarzında nesneleri ve daha genelde nesnelerin belli bir düzeni olarak doğayı nesnel bir şekilde kavramaya veya tasarımlamaya çalışır. Bu bağlamda özne yani insan hem bilen, kavrayan, tasarımlayan özne olarak hem de eyleyen, dönüştüren, irade ve sorumluluk sahibi olarak yani aktif olarak ele alınmıştır. Descartes’ın felsefesinin özünde böylesi bir durumun bulunduğu söylenebilir. Onun yöntemi özneyi arzulayan, isteyen, şüphe eden, bilen yani en genelde düşünen bir töz olarak (res cogitans) belirler. Bunun karşısında ise tamamen mekanik süreçlerin ve doğa yasalarının belirlenimine bağlı, tözü uzam ya da yayılım (res extensa) olan nesnelerin alanı bulunmaktadır. Bu iki alan farklı tözlere sahip olması bakımından birbirinden ayrılmış durumdadır. Descartes’in bu yaklaşımı kendisinden sonraki felsefeyi özellikle zihin-beden problemi olarak anılan sorunla karşı karşıya getirmiş olmasına rağmen özünde yeni ve çok önemli bir durumu barındırmaktaydı. Bu durum özneyi doğanın mekanik nedenselliğinden ayrı olarak, kendi eylemlerinin ilkesinin nedeni yani öznesi olarak ele alınmasının yolunu açmıştır. Özne, doğanın mekanik yasalarının dışında eyleyen bir özne olması demek, iradeye bağlı bir eylemin olanağı demektir. Özneyi harekete geçirecek olan neden ise öznenin dışında bir güce bağlı değildir. Bu neden bizzat öznenin kendisindedir, başka bir ifadeyle onun tözüne aittir. Çünkü irade, istenç, arzu, şüphe, karar vermek vb. öznenin tözü olan düşüncenin geniş tanımında içerilmiştir. Kısaca Descartes, ahlâkın ve dolayısıyla özgürlüğün olanağını bilgi kuramsal açıdan temellendirmeyi amaçlamıştır. Özne kendi eylemlerinin nedeni olduğu sürece ahlâki bir davranıştan söz edilebilir. İnsanın artık dışsal bir yasanın veya buyruğun koşulunda değil, bizzat kendisine ait olan bir koşul ile eyleyebileceğinin ve eylemesi gerektiğinin imkânı gösterilmiştir. Dolayısıyla insanlık kendi pratiğini bizzat kendisinin belirlenimlerine göre belirleyebilir ve dönüştürebilir. İnsanın hareketinin nedeni artık insana aittir ve bununla beraber maddenin hareketi de yine dünyanın dışında başka bir nedene bağlı değildir, bizzat madenin kendisine aittir. Dünya, dünya içi sebeplerle ele alınmış ve tasarımlanmıştır.
Özneyi harekete geçirecek olan neden ise öznenin dışında bir güce bağlı değildir. Bu neden bizzat öznenin kendisindedir, başka bir ifadeyle onun tözüne aittir.
17. yüyılda Descartes ile başlayan bu başarı giderek daha da köklenmeye başlamış ve sonunda 18. yüzyılın Aydınlanma Felsefesinde olgunlaşmış ve üst uğrağını bulmuştur. Doğanın doğa içi sebeplerle açıklanabileceğini göstermek, aklın doğayı kavrayabileceğini göstermek anlamına gelmektedir. Bununla beraber öznenin eyleminin nedenin özneye ait olduğunun gösterilmesi demek, bu eylemin nedeninin akıldan geldiği ölçüde özneye ait olduğunun ve özgürlüğün bu bağlamda mümkün olduğu anlamına gelmektedir. Aklın yetilerine olan bu güvenin, boş bir güven olduğunu söylemek hatalı olabilir, çünkü böylesi bir güven aklın kendisini de araştırılacak bir nesne konumuna getirmiştir. İnsan ve onun yetileri hem araştırmanın nesnesi hem de öznesi durumundadır. Karşımıza çıkan resim aslında aklın ve doğanın yeniden ele alınmasının ve kavranışının resmidir. Bu yeni ele alınış ve kavranılış şekli doğal olarak insanın bütün pratiklerinin ve toplumsal olanın; ahlâkın, politik olanın, devletlerin, tarihin ve hatta gündelik zevklerin yeniden ele alınmasını, düzenlenmesini ve dönüştürülmesini talep etmektedir. Kısaca teorik olandan en pratik olana doğru yeni bütünlükçü bir kavrayışın felsefi temelleri oluşturulurken, bu kavrayış doğrultusunda en gündelik olan pratiğin bile dönüştürülmesinin olanağının koşulları incelenmiştir (Cassirrer, 1951: xii-xiii). Bu girişim, insanın kendisine mitler ve daha genel olarak irrasyonel olan karşısında alan açma ve özgürleştirme girişimiydi. Tarih bundan sonra tanrıların veya tanrının, belli isimlerin değil, insanlığın tarihi olarak yazılmalıydı. İnsanlığın kaderi ancak kendi ellerinde olmalı ve mutluluk ona başka bir dünyada verilen bir ödül değil, bizzat bu dünyada onun elleriyle kurulması gereken bir durumdur. Bu dönüşüm ve oluşum için sağlanması gereken ilk zorunlu koşul özgürlüğün kendisidir. Bu koşul beraberinde insanlığa büyük bir sorumluluk vermektedir. İnsan artık kendi bahtsız durumunu bir başkasına veya doğa üstü güçlere yükleyemez, başka bir ifadeyle Kant’ın deyimiyle, insan ergin olmama durumuna kendi elleriyle düşmüştür ve buradan yine kendi elleriyle çıkabilir. Böylesi bir kurtuluş için “… özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır” (Kant, 2014: 317). İnsanın kaderini kendi ellerinde tutması ve kendi eylemlerinin nedeni olması için sarılabileceği tek şey Kant’a göre, “Sapere aude” yani cesaret göstermesidir, “[A]klını kendin kullanmak cesaretini göster! Söz imdi ‘Aydınlanma’nın parolası olmaktadır” (Kant, 2014: 315).
Kant’ın ortaya koymuş olduğu felsefe bu yeni kavrayışın ve yeni felsefenin temellerinin atılmasının kendi zamanındaki en üst uğrağı olduğunu söylemek mümkündür. Kant hem kendisinden önceki felsefenin kazanımlarına sahip çıkarken hem de bu kazanımları sentezleyerek yeni bir felsefenin olanağını kurmuştur. O, aklı bütünlükçü bir bakış açısıyla ele almıştır. Aklın en teorik kullanımından pratik kullanımına doğru bir Eleştiri’ye tutmuştur. Kullanılmasına cesaret gösterilecek olan bu aklın ilk başta sınırlarının, nesneyle yani dünya ile olan ilişkisinin ve bu bağlamda onun yanılgılarının kaynağının ve buradan da özgürlüğün olanaklı olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Aklın böylesi bir kullanıma yetkin olup olmadığı ilk başta ortaya koyulmalıdır. Böylesi bir yetkinlik için aklın veya daha genelde öznenin aktif olarak tasarımlanması gerekmektedir. Başka bir deyişle özne dünya ile ilişkisinde kurucu, dönüştürücü bir yetkinlikte ele alınmalıdır. Özne dünyayı olduğu gibi edinemez, onu kendi dolayımından geçirerek ve ona kökensel olarak kendisinde (anlama yetisinde) bulunan şeyler katarak edinir. Dolayısıyla bilginin ve deneyimin konusu olan nesne öznenin dışında ona yabancı bir şey değil, onun tarafından oluşturulmuş veya kurulmuştur ve böylece mümkün deneyimin bir nesnesi olarak ele alınmıştır. Deneyim bu bağlamda basit bir şekilde dışsal olan nesnenin algılanmasıyla elde edilen bir şey değildir. Deneyim, dışsal olanın özneyi etkilemesi ve bu etkilenme sırasında öznenin algılarında bulunmayanı, kökeni kendisinde olanı katmasıyla mümkündür. Öznenin kendisinden kattığı bu şeyler, anlama yetisinin saf kavramları veya kategorilerdir.

Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ni yukarıda belirtilenler doğrultusunda kaleme aldığı söylenebilir. Bu teorik eser, öznenin dünyayı yani deneyimi edinebilmesinin olanağını ortaya koymaktadır. Kant’a göre bilginin iki kaynağı bulunmaktadır, bunlardan ilki duyarlık ve ikincisi anlama yetisidir. Duyarlık yetisi aracılığıyla dışsal olan şeyler özneye verilirler, anlama yetisi aracılığıyla ise bu dışsal şeyler düşünülür. O halde anlama yetisi bir düşünme yetisidir. Duyarlığın formu ise uzay ve zamandır. Dolayısıyla hiçbir algısal çokluk duyarlığın bu formlarının dışında verilemez. Duyarlığın bu çokluğu anlama yetisinin saf kavramları altına getirilerek deneyimin bir nesnesi olarak düşünülür. Görüldüğü üzere bilginin bütün bir sürecinde özne aktif olarak yer almaktadır. Öte yandan nesnelerin uzay ve zaman dışında özne tarafından verilemeyeceği görülmektedir. Bunun anlamı dünyanın, deneyimin ve bilginin sınırlarının uzay ve zaman olduğudur. Dolayısıyla uzay ve zaman koşulunda olmayan hiçbir şey özne tarafından ne kavranılabilir ne de bilinebilir. Uzay ve zamanın sınırlarının dışında olan hiçbir şey öznenin ne deneyimin nesnelerine ne de öznenin kendisine etki edebilir. Bu hem bilimsel bilginin olanağının koşuludur hem de öznenin kendi kaderini belirmesinin imkânının koşuludur.
Saf Aklın Eleştirisi’nde burada aktarılması mümkün olmayacak birçok teorik tartışmadan sonra özgürlük probleminin ele alınması tesadüf değildir, hatta bu bağlamda en temel amacın özgülüğün olanağı problemi olduğu söylenebilir. Kant doğayı nesnelerin yasallığı olarak tanımlar. Dolayısıyla “her şeyin bir nedeni vardır” genel önermesinin geçerliliğinin gösterilmesi gerekir. Tikel nesnelerin kendisinden hareketle veya deneyimden hareketle hiçbir zaman böylesi evrensel bir önerme indüksiyonla gerekçelendirilemez. Çünkü deneyim en fazla olanı gösterir ancak zorunlu olanı gösteremez. Öte yandan Kant’a göre deneyimin olanağı için mantıksal olarak “her şeyin bir nedeni vardır” gibi genel bir yasa a priori olarak önceden varsayılmalıdır. Deneyim ancak bu yasa altında mümkün olur, aksi durumda deneyimden herhangi bir bilgi ortaya koyulamaz. Özne böylesi bir evrensel yasaya göre nesneleri belirlemektedir. Sonuç olarak “doğada her şeyin doğal bir nedeni” olduğu bilgi kurumsal açıdan gösterilir. Özgürlük problemi tam da burada kendisini göstermektedir. “Doğada her şeyin doğal bir nedeni vardır” önermesini akıl kabul ettiği gibi, “doğada iradeden kaynaklı” ya da “doğal nedenselliğin dışında bir eylemin olanağı da vardır” önermesini akıl kabul etmektedir. Bu iki önerme bir çelişki olarak ortaya çıkmaktadır. Kant, ortaya koymuş olduğu felsefenin böylesi bir çelişkiyi ortadan kaldırdığını düşünmektedir. Bu tartışmanın teorik ve bilinci ilgilendiren kısımlarına girmeden sadece şunları söylemek yeterli olacaktır: Doğanın nedenselliğinin dışında başka türden bir nedensellik vardır ve bu aklın nedenselliğidir. Doğada her şey birbiriyle koşullu bir ilişki içerisindedir. Ancak bu koşullu ilişkinin dışında akla ve iradeye dayalı koşulsuz bir eylem mümkündür. İnsan doğanın bu koşullu alanında koşulsuzca eyleyebilir. Bu koşulsuz eylemin nedeni veya kaynağı ise onun aklının nedenselliğinden ötürüdür. Sonuç olarak Saf Aklın Eleştirisi doğanın nedenselliğinin dışında akla dayanan başka türden bir nedenselliğin mümkün olduğunun ve öznenin aklın bu nedenselliğiyle koşulsuzca eyleyebileceğinin mümkünlüğünün gösterilmesiyle sonuçlanır. Bu aslında doğanın nedensel koşullarına rağmen özgürlüğün mümkün olduğunu belirtmektir.
Özgürlüğün teorik olarak mümkün olduğunun, onun doğanın koşullu alanının dışında iradeden kaynaklı olduğunun ve iradeye dayanan bu özgürlüğün akla dayandığının gösterilmesi yeterli değildir. Başka bir ifadeyle burada sadece özgürlüğün teorik açıdan mümkün olduğu gösterilmiştir, ancak bu mümkünlük onun gerçek olduğu anlamına gelmemektedir. “Saf Aklın” sınırları içerisinde özgürlüğün mümkün olduğu bir kez gösterildikten sonra, aklın pratik kullanımında yani “Pratik Aklın” alanında sadece mümkün değil aynı zamanda gerçek olduğunun gösterilmesi geriye kalmaktadır (Kant, 2014: 17, §31). Başka bir ifadeyle öznenin teorik olarak aktif olduğu gösterilmiştir, şimdi bu aktifliğinin pratikte de gösterilmesi gerekmektedir.
Saf Aklın Eleştirisi doğanın nedenselliğinin dışında akla dayanan başka türden bir nedenselliğin mümkün olduğunun ve öznenin aklın bu nedenselliğiyle koşulsuzca eyleyebileceğinin mümkünlüğünün gösterilmesiyle sonuçlanır.
Koşulsuz eylem olarak özgürlüğün geçekliği ve sürekliliği
Kant’ın, Saf Aklın Eleştirisi’den sonra kaleme aldığı Pratik Aklın Eleştirisi, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Yargı Gücünün Eleştirisi, “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt, Ahlak Metafiziği ve Ebedî Barış Üzerine Felsefî Bir Deneme gibi eserlerinde insanın özgürlüğünü, bu özgürlüğünün gerçekliğini ve akla dayalı pratik ilişkilerin düzenlenmesini kaleme aldığı görülebilir. Burada belirtilen bu eserlerin hepsinin açıklanması mümkün değildir, ancak Kant’ın aklı bütüncül bir şekilde nasıl ele aldığından hareketle genel bir çerçeve çizilebilir.
Saf akıl sadece dışsal nedenselliğin dışında, iradeden kaynaklı koşulsuz bir eylemin var olduğunu gösterebilir, ancak bu eylemin iradeden nasıl kaynaklı olduğunu gösteremez. Pratik akıl ise, eylemin iradeden kaynaklı olduğunu ve iradenin aklın yasasını koşulsuzca pratiğe nasıl geçirdiğini gösterir. Şimdi Aydınlanma insanın kendi aklını kullanabilmesine cesaret göstermesiyse ve buna bağlı olarak pratikte eylemek ise, işte bu irade kör bir irade olmamalıdır. Aklın kendisine bağlı ve akıldan kaynaklı bir irade olmalıdır. Dolayısıyla aklın pratik kullanımı bize aklın kendi yasalarını – ki bu yasalar bütün insanlık göz önünde bulundurularak oluşturulan yasalardır – koyması veya dayatmasıdır. Bu yasalar doğanın kendisinden kaynaklı olmadıklarından dolayı doğanın koşullu nedenselliğine bağlı değildir. Aklın koşulsuz nedenselliğine bağlıdır ve bizzat insanın kendisinde koşulsuzca bulabileceği yasalardır. Dolayısıyla özne, kendisine dışarıdan dayatılan belirlenimlerin dışında kendi aklının belirlenimlerine göre eylediği ölçüde koşuluz eylemiş olacaktır. Öznenin kendi aklının belirlenimlerine yani yasalarına dayalı bu koşulsuz eylem onun özgürlüğünün ilk adımıdır. Öte yandan Kant’a göre böylesi koşulsuz eylem kendisini ahlâk alanında göstermektedir, başka bir ifadeyle aklın yasasına göre eylemek koşulsuz eylemektir, koşulsuz eylemek ise ahlâki eylemektir ve o halde özgürlük ahlâki eylemektir. Bu yasalar, insanın insanlığı gözeterek yani diğerini gözeterek oluşturduğu yasalardır. O halde insan akla dayalı yasa koyduğu ve bu yasaya göre eylediği ölçüde özgür eylemiş olacaktır. Kant, pratik aklın bu koşulsuz buyruklarının genel formunu şu şekilde verir:
(1) [A]ncak, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun.
(2). [E]ylemin maksimi sanki senin istemenle [iradenle] genel bir doğa yasası olacakmış gibi eylemde bulun.
(3) [H]er defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişinde de sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun. (Kant, 2009; 38, 46; §52-3, §66).
İlk iki içeriksizdir yani formeldir. Bir kural ya da yasa belirtmez ancak bir yasanın formunu belirtir. Aklın koşulsuz buyruğunun bir formudur. Son belirtilen ifade ise ilk ikisinden farklı olarak içeriklidir; yani bir yasanın formu değil, bir yasanın kendisini belirtir. Kısa bir örnekle bu üç önerme şu şekilde açıklanabilir: “Yalan söylememelisin” buyruğunu ele alalım. Özne bu buyruğu ilk olarak kendisinde saptayabilir ve birinci formu izleyerek “yalan söylememelisin” buyruğunu bir yasa gibi belirleyerek, ilkeyi “yalan söyleme” şeklinde belirleyip eylemde bulunabilir. Daha sonra “yalan söyleme” ilkesini daha da evrenselleştirip, doğa yasasının zorunluluğunda bir yasa gibi ele alıp “her ne olursa olsun yalan söyleme” şeklinde kesin ve herkes tarafından kabul edilen ve bu şekilde eylemde bulunulmak zorunda olan bir ilkeye dönüştürür. Aklın yasasını bu şekilde belirlediğinde ve bunu pratikte gerçek kıldığında özgürlüğün zorunlu koşulu gerçekleşmiş olacaktır. Alıntıda belirtilen bu iki ifadenin form olması önemlidir. Bunlar ahlâk yasasının formlarıdır. Öznenin kendi eyleminin ilkesini kendinde belirlediği ve belirleyebileceği anlamına gelmektedir. Bundan dolayı özne, “yalan söyleme” buyruğunun evrenselliğini de zorunluluğunu da ancak kendisinde saptayabilir, bir başkasının iradesine bağlı kalarak, onun iradesine girerek değil. Öte yandan özne bir diğer özneye de bu buyruğu dayatamaz. Kant bu bakımdan ancak koşulsuz bir buyruğun genel bir formunu vermektedir. Son belirtilen ifade ise koşulsuz bir buyruğun formu değil, bir buyruktur. Hiçbir insanın bir başka insanın amaçlarının aracı olamayacağını ve insanın amaçlar varlığı olduğu gösterir. İnsan kendi amaçlarının doğrultusunda yaşar, bu onun özgürlüğünün koşuludur ancak bu amaçları doğrultusunda diğer insanı araçsallaştıramaz. Öte yandan hiçbir özne diğer bir özneyi kendi amaçlarının dışında eylemesini engellememelidir. Bu buyruk öznenin her zaman bütün bir insanlığı gözeterek, diğerini kendinde amaç edinerek eylemeyi de ifade eder. İnsan, her eyleminde bütün bir insanlığı kendinde yansıtmalıdır ve eylem ahlâki olduğu ölçüde insanlığa karşı sorumludur.
Yukarıda görüldüğü üzere, insanın eylemlerinin ilkesi bizzat yine insan tarafından belirlenmektedir, yani ne dışsal bir gücün ne de başka bir insanın belirlenimine bağlı değildir. Öte yandan ahlâk ile özgürlük arasında böylesi bir ilişki kurulması şaşırtıcı görünebilir ve insanın her daim ahlâki olarak eylemesinin pratik açıdan mümkün olmadığı ileri sürülebilir. Bu karşı çıkış bazı bakımlardan haklı gerekçelere sahiptir. İnsanın her zaman “yalan söyleme” buyruğuna sadık kalması çok zor bir durumdur. Özellikle ticarete dayalı ekonomik ilişkilerin belirlendiği çağımız toplumlarını ve insan ilişkilerini düşündüğümüzde bu neredeyse imkânsıza yakındır. Devletlerin ancak çıkar ilişkileri doğrultusunda birbirleriyle anlaştıkları ve bu çıkarların zıt düştüğü bir durumda savaşların kaçınılmaz olduğu bir yapıda aklın bu buyruklarını yerine getirmek imkânsıza yakındır. Benzer durumu sadece devletler düzeyinde değil aynı devletin, aynı toplumun yurttaşları düzeyinde de düşünebiliriz. Ekonomik ilişkilere göre düzenlenen insan ilişkileri göz önüne alındığında, diğeri her zaman potansiyel bir düşman gibi durmaktadır. Sonuç olarak, Kant’ın ele almış olduğu şekliyle aklın nedenselliğine dayalı koşulsuz eylemek özgür eylemek ise, pratikte böylesi bir eylemin sürekliği görünmemektedir. İnsan böylesi bir eylemi belirtilen koşullara dayalı ilişkilerde sürekli sergileyemez. O halde insanın gerçek anlamda bir özgürlüğe sahip olamayacağı söylenebilir ya da bunun sürekli kılınamaması ya da aklın kendisini pratiğe dayatamamasından ötürü bunun hiç mümkün olmadığı ifade edilebilir. Dolayısıyla teorik saf akıl özgürlüğün mümkün olduğunu gösterse de bunun gerçek olamadığı ve belki de olamayacağı sonucuna varılır. Bu bağlamda Kant’ın bütün projesi başarısızlıkla mı sonuçlanmıştır?

Ben projenin başarısızlıkla sonuçlandığını düşünmüyorum. Öte yandan Kant’ın ahlâki eylemin kendi çağı da dâhil olmak üzere bu koşullar altında sürekliliğinden bahsedilemeyeceğinin farkında olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir okuma Kant’ın felsefesini çok naif bir şekilde ele almak olurdu. İlk olarak Kant’ın belirttiği durum şöyledir: İnsan hayatında, bu koşullara rağmen bir kere bile olsun aklın buyruğundan dolayı eylememiş midir? Şirkette çalışan birinin, yalan söyleyerek rakibinin terfi almasını engelleyebileceğini ve böylece kendisinin terfi alacağını düşünelim. Bu yalanın da hiçbir zaman gün yüzüne çıkmayacağını düşünelim. Bu durumda herkes olmasa bile biri çıkarına bir durum gerçekleşeceğini bildiği halde yalan söylememeyi seçecektir ya da en azından herkesin böyle bir terfi alma durumunu ahlâki görmediği açıktır. Kant’ın söylemeye çalıştığı şey, insanın hayatta bir kere bile olsa koşullu bir eylemin (çıkar gibi) yerine koşulsuz bir buyruğu tercih etmiş olduğudur. Dolayısıyla insan hayatında bir kez bile olsa böylesi koşulsuz bir eylemde bulunduysa özgürlük mümkün durumdan gerçek duruma geçmiştir, ancak Kant için bu yeterli değildir. Şimdi geriye tek bir adım ama daha büyük bir adım kalmıştır: Özgürlüğü, akla dayalı koşulsuz eylemi sürekli kılmak ve bunun için aklın önündeki engellerle mücadeleye girmek ve onları dönüştürmek veya kaldırmak.
Akla dayalı koşulsuz eylem olarak özgürlüğü sürekli kılmak ne anlama gelmektedir? Yazının kısalığı açısından kısaca şunlar söylenebilir: En gündelik insanî ilişkilerden karmaşık toplumsal ilişkilere ve giderek devletlerin yurttaşla ve de devletlerin devletlerle olan ilişkilerini yine akla dayalı bir biçimde özgülüğün olanağını esas alarak dönüştürmek ve değiştirmektir. Her ilişki biçimi ele alınırken merkezinde belli bir devletin yurttaşı, belli bir cinsiyetin üyeleri veya topluluğun üyeleri değil, bütün bir insanlığın kendisi ele alınmalıdır. Yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi her kişi, diğerini kendi şahsında gözetebildiği ve yine bu bağlamda her devletin diğerini yine kendi şahsında amaç edinebildiği ilişkiler sisteminin kurulması gerekmektedir. Bunun için de aklın kapsayıcılığına dayanmaktan başka çare yoktur. Bu iyimser, romantik ve hayalperest bir düşünce olarak görülebilir ancak akıl bunu talep etmektedir, dolayısıyla aklın bu idesine yakın olmak ve onu gerçekleştirmeye çalışarak ona yaklaşmak insanın kendisine olan ödevidir. Sonuç olarak bu idenin karşında olan bütün güçler aklın karşısındadır.
Yazının başında belirtilen, 21. yüzyılda dolaşan aklın hayaleti, aslında insanlık tarihinin her döneminde dolaşmaktadır ve kendisini değişik koşullarda somutlaştırmaktadır. Onun karşısında yer alan irrasyonel durumlar veya güçler de insanlık tarihin her döneminde mevcuttur ve somutlaşmış bir şekilde onunla mücadele içerisindedir. Bu mücadele bitmeyecek bir süreç olarak ele alınabilir, ancak çağımız için aklın bu güçler karşısında kendisini daha fazla somutlaştırması ve kendisine alan açması gerektiğini düşünüyorum. Kant bu bağlamda insana dünyayı nasıl evi kılacağını göstermektedir veya başka bir ifadeyle ebedî barışın kapının nasıl aranacağını göstermektedir.
Kaynakça
Cassirer, E. (1951), The Philosophy Of The Enlightenment, (Fritz C.A ve J. P. Pettegrove Çev.), Princeton/New Jersey: Princeton University Press.
Holz, H. H. (1997). Einheit und Widerspruch: Problemgeschichte der Dialektik in der Neuzeit, Stuttgard: B. Metzler.
Kant, I. (2000). Critique of Pure Reason (P. Guyer ve A. W. Wood Çev.), Cambridge: Cambridge University Press.
Kant, I. (2009), Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi (Baskı 4), (İ. Kuçuradi Çev.), Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kant, I. (2014), Pratik Aklın Eleştirisi (Baskı 5), (İ. Kuçuradi, Ü. Gökberg ve F. Akatlı Çev.), Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kant, I. (2014), “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt, Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar İçinde, (Baskı 4), (Nejat Bozkurt), Ankara: Sentez Yayıncılık.
Marks, K., Engels, F. (2011). Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, (M. Erdost Çev.), Ankara: Sol Yayınları.

