Rejim karşıtı radikal bir hareket neden değiştirmek istediği rejimin temsilcileriyle anlaşmaya varmıştı?
Uğurcan Yardımoğlu
İnkılap Tarihçisi
İttihat ve Terakki’nin yalnızca bir partiyi değil bir dönemi, bir nesli ve bir ruhu ifade ettiği konusunda genel bir kanı söz konusudur. Ancak bu kanı kesinlikle bir yekparelikten bahsetmez. Aksine İttihatçılar içerisinde farklı fikir akımları hep var olmuş hatta İttihat ve Terakki’de iç tartışmalar ve ayrılıklar da yaşanmıştı.
1897 Temmuz’unda Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fahri lideri Mizancı Murad Bey, II. Abdülhamid’in Baş Hafiyesi Ahmed Celaleddin Paşa ile Fransa’nın Contrexeville kentinde anlaşmaya vardı. Bu anlaşmayı Cemiyet “mütareke” olarak duyurmuştu. İttihatçılar sarayla bir ateşkes yaptığını düşünüyor ancak ünlü bir İttihatçı olan Ahmed Rıza Bey bu ateşkese karşı çıkıyordu. Peki rejim karşıtı radikal bir hareket neden değiştirmek istediği rejimin temsilcileriyle anlaşmaya varmıştı?
Bu sorunun yanıtını II. Abdülhamid’in koyu istibdat rejiminin kuruluşu, bu rejime karşı ilk muhalefet hareketleri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tarih sahnesine çıkış süreci içerisinde bulunacaktır.
Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşu
Osmanlı Devleti’nin 1876’da yaşadığı ilk meşrutiyet yani anayasa ve parlamento deneyimini kısa sürede ortadan kaldıran II. Abdülhamid her türlü siyasi-askeri yönetim mekanizmasını saraya bağlayarak katı bir mutlak monarşi rejimi kurdu. Bu rejim o dönemde istibdat idaresi olarak adlandırıldı ve istibdada itiraz eden genç ve mektepli kuşağın örgütlü mücadelesi 2 Haziran 1889’da Askeri Tıbbiye’de başladı. O gün İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve Mehmet Reşit adlı öğrenciler tarafından kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti, Paris’te sürgünde bulunan Ahmed Rıza’nın aralarına katılmasıyla 1895 yılında Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti adını aldı. Cemiyet’in üyeleri İstanbul’da özellikle yüksek okullarda örgütlenme çalışması yürütüyordu. Cemiyet’in ilk nizamnamesi de 1895 yılında hazırlandı. Ahmed Rıza’nın yoğun katkısıyla hazırlanan Osmanlı İttihat ve Terakki Nizamnamesi’ne göre Cemiyet’in amacı insan haklarını ihlal eden rejime karşı vatandaşları uyarmaktı. Cemiyet’in kadın ve erkek üyeleri bu rejimi ıslah etmek için çalışacaktı.[1]
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti rejim tarafından ülkenin ilerlemeden alıkonulduğunu ve yabancıların müdahalelerine açık hale geldiğini tespit ediyor ve bu durumdan kurtulmak için Cemiyet’in rolünü idareyi ıslah ve vatandaşları uyarmak olarak açıklıyordu. Ancak bu açık görevin nasıl yapılacağının muğlak belirlenmesi ilerideki tartışmalara kapıyı aralıyordu. Vatandaşlar nasıl uyarılacak ve rejim nasıl ıslah edilecekti? Fakat bu tartışmalar başlamadan önce Cemiyet’in İstanbul’daki durumunu sarsan olaylar zincirine göz atılmalıdır.

İlk bildiri: “Bab-ı Ali’yi, Şeyhülislam Kapısını, Yıldız’ı basalım”
II. Abdülhamid’in 1892’de Cemiyet’in varlığından haberdar olduğu ve yüksekokullarda bir hareketlilik olduğunu bildiği kabul edilir. Ancak padişah bir öğrenci hareketinden fazla çekinmiyordu. O esas olarak yüksek bürokrasinin yapacağı hamlelere dikkatini vermişti. Çünkü amcası Abdülaziz’i tahttan indiren de yüksek rütbeli bürokratlar ve askerlerden oluşan bir koalisyondu. I. Meşrutiyet’i ilan ettiren güç Mithat Paşa’nın öne çıktığı bu bürokratik klikti. II. Abdülhamid de meşrutiyeti ortadan kaldırmasının ardından kendisine yönelik en ciddi muhalefetin bürokrasiden, ordunun üst kademelerinden veya ulemadan geleceğini düşünüyordu ve bu yönde onu haklı çıkaracak komplolar da yaşanmıştı.
Ancak Cemiyet’in yüksek okullarda yaptığı çalışmanın 1894’te açığa çıkması Cemiyet üyelerinin tutuklanmasına neden olmuştu. Fakat padişahın Cemiyet’e önem vermemesi sayesinde tutuklular kısa süre sonra serbest bırakılmıştı. Fakat 1895 yılında Ermeni olayları vesilesiyle Cemiyet’in açık bir bildiri yayınlaması işleri ciddileştirdi. 1895 yılı hem Cemiyet’in tarihi hem de Osmanlı tarihi açısından kritik bir yıldır. Ermeni örgütlerinin İstanbul’da Osmanlı Bankası’na ve diğer bazı kurumlara yaptıkları saldırıların ardından kentte üç gün süren Müslüman-Ermeni çatışması yaşanmış ve bu çatışma üzerine İttihatçılar kamuoyuna açık ilk bildirilerini yayınlayarak Ermenilere yönelik baskı ve sindirme hareketleri yerine doğrudan rejimin hedef alınmasını istemişti:
“Ermenileri tedibe çalışacağımıza idaresizliğin, zulüm ve istibdadın merkezi olan Babıali, Şeyhülislam kapısını, Yıldız’ı basarak bu daireleri müstebitlerin başına yıkalım, el ele verelim, toplanalım, çoğalalım. Bizim de hürriyete, serbestiye aşık ve müstahak olduğumuzu alem-i medeniyete gösterelim.”
İttihatçıların ilk bildirisinin sonuçları ağır oldu. II. Abdülhamid, bildirinin arkasında bulunan Cemiyet üyelerini tutukladı ve sürgüne gönderdi.

Yeni merkez ve ihtilal tartışmaları
Saray yeni bir sürgün dalgası başlatırken Cemiyet’in öğrenci-gençlik arasından çıkan liderleri artık tamamen yurt dışındaydı. İstanbul’da Cemiyet yüksek rütbeli bürokratların öne çıktığı bir yapılanmaya dönüşürken Paris’te Ahmed Rıza Bey’in fiili önderliği oluştu. Nizamnameye göre Cemiyetin merkezi İstanbul şubesiydi ancak 1896’da bu durum değişti. İstanbul şubesinin Paris şubesine verdiği vekalet dolayısıyla Paris, Cemiyet’in merkezi olarak belirlendi. Paris Şubesinin başkanı da Ahmed Rıza Bey olduğundan Cemiyet’in fiilen lideri pozisyonuna geliyordu. Bu döneme ait Cemiyet ve Osmanlı arşiv belgeleri, 1896 yılı itibarıyla örgütün Paris, Cenevre, İstanbul ve Kahire merkezlerine ilâveten imparatorluğun Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinde onlarca şube, hukuken Osmanlı hâkimiyetinde olmakla birlikte fiilen Avusturya ve İngiliz yönetimi altındaki topraklarda da teşkilât kurduğunu teyit etmektedir.[2] Bu geniş çaplı örgütlenme, aynı zamanda Cemiyet içerisinde ilk önemli fikir ayrılığı ve gruplaşmayı da beraberinde getirdi.
Ahmed Rıza’nın Cemiyet’in yayın organı sayılan Fransızca Meşveret gazetesinde 3 Aralık 1895’te yayınladığı Cemiyet programına göre padişah tahttan indirilmeyecek, hürriyet için barışçıl mücadele yolları tercih edilecek, Osmanlı vatanının bütünlüğü savunulacak ve yönetim akıl ile bilim yoluna teşvik edilecekti. Avrupa’nın Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalesine karşı tavır alınarak Cemiyet’in parolası ‘Nizam ve Terakki’ olarak ilan ediliyordu.[3] Gerek pozitivizmden mülhem ‘Nizam ve Terakki’ terkibi gerekse programın barışçıl mücadele yollarına vurgu yapması İstanbul’daki Cemiyet merkezinin ihtilalci/darbeci düşünceleriyle Ahmet Rıza’nın bu programa yansıyan düzen ve barışçıl değişimi önceleyen dünya görüşü karşı karşıya gelmiştir. Aslında bu esnada Cemiyet’in İstanbul yönetimiyle Ahmet Rıza açık bir çelişkiye düşüyordu, çünkü genç üyelerin sürülmesinin ardından İstanbul’da yönetimi devralan İttihatçılar bürokrasinin daha üst kademelerine mensup ve hükümet darbesi yapma eğilimi ve yeteneği olan isimlerdi. Cemiyet’in İstanbul şubesinin başında yüksek bürokrasi ve ulema kökenli isimler bulunmaktaydı. Bunlar Cemiyet’i İstanbul’daki üst düzey bürokratlar arasında örgütlemiş hatta bazı komutanları davaya kazanmıştı. II. Abdülhamid’e darbe yapma fikrinin somut temelleri bu şekilde oluşturulmuştu. Yani 1896 yılında Ahmet Rıza’nın barışçıl mücadele yanlısı ve ihtilal karşıtı çizgisi Cemiyet’in yayın organına rengini verirken İstanbul’da bir darbe planlanmaktaydı.

Meşveret gazetesinde İstanbul’da ihtilal planlayan örgütün Paris temsilcisi olan Ahmet Rıza Bey, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin kıtal ve ihtilalin katiyen aleyhinde olduğunu ileri sürüyordu.[4] Bu fikri ayrılığın doğal bir sonucu olarak 1896’da Ahmed Rıza Bey, İstanbul’un darbe girişimi için istediği onayı vermemiştir. Hatta bu nedenle İstanbul, Ahmed Rıza’ya ve Paris şubesine verilen vekaleti geri almak hatta onu Cemiyet’ten çıkarmak istemiştir.
Mizancı Murad’ın gelişi ve Teftiş ve İcra Kurulu
Cemiyet içerisindeki tek gerilim Ahmet Rıza ile İstanbul’daki yönetim arasında değildi.[5] Cemiyet’in Cenevre’de toplanmış genç üyeleriyle Ahmed Rıza arasındaki ilişkiler de sorunluydu. Ahmed Rıza Bey’in pozitivist dünya görüşü Cemiyet’in genç kadrosu tarafından tam anlamıyla benimsenmiyor, radikal bulunuyordu. Ayrıca bu genç kadrolardan kendisini ‘icraatçı’ olarak tanımlayan ve Yıldız Sarayı’na bombalı saldırı ya da padişaha suikast gibi tertiplerle ilgilenenlerle yayın yoluyla muhalefeti tercih eden Ahmet Rıza arasında gerilimler yükselmekteydi.
Bu sırada yaşanan bir olay Ahmed Rıza’nın liderlik tekelini kıracak ve muhalifleri için tutunacak bir dal olacaktı. Mülkiye’nin tanımış hocalarından Mizancı Murad Bey’in saraya sunduğu reform tekliflerinin reddine tepki olarak yurt dışına kaçması Ahmed Rıza’dan rahatsız olanlar için önemli bir fırsattı. Mizancı Murad, Mısır’da Jön Türklerle dirsek teması kurmuştu. II. Abdülhamid’in İngiltere’ye yaptığı baskıların sonunda Mizancı Murad Mısır’dan çıkarılınca 1896 Temmuz’unda Avrupa’ya geçti. Bu sırada kurucu kadrodan olup Rodos’ta sürgünde bulunan İshak Sükuti de yine birçok genç İttihatçıyla birlikte Avrupa’ya kaçtı. İttihatçıların Avrupa’da toplanması Cemiyet içi iktidar mücadelesini keskinleştirdi ve 1896 yılına bu mücadele damgasını vurdu.
Ahmet Rıza, pozitivist düşünce yapısı ve taviz vermez tavrıyla Jön Türkler içerisinde zaten bir huzursuzluk yaratmıştı. Ayrıca şiddet ve ihtilal karşıtı olması da Jön Türk çevrelerini genel olarak rahatsız ediyordu. Üstelik Ahmet Rıza, rejim değişikliği için yabancı müdahalesini destekleyenlerin de tam karşısında yer alıyordu. Bu nedenlerle muhalifleri onu ‘fiili iktidar’ pozisyonundan uzaklaştırmak istedi. Ahmet Rıza muhalifleri, Murat Bey’i liderliğe getirme hedefiyle bir olağanüstü toplantı planladı. Cemiyet, 1896 Kasım ayı ortalarında olağanüstü bir toplantı yaparak bir ‘Teftiş ve İcra Kurulu’ oluşturdu. Bu kurul da kendi içerisinde yaptığı seçimle Mizancı Murat Bey’i reis olarak seçti. ‘Heyet-i Teftiş ve İcra’nın reis muavinliğine Cenevre’deki asker kökenli İttihatçılardan Çürüksulu Ahmet Bey, üyeliklerine ise yine genç ve askeri tıbbiye kökenli Doktor Nâzım, Şerefeddin Mağmumi ve İshak Sükûti getirildiler. Sükûti, Cemiyet’in kurucularından, Mağmumi ilk üyelerinden ve reislerindendir. Ahmet Rıza ise bu toplantıdan sonra yalnızca Meşveret gazetesinin sorumlusu olarak kaldı. Paris merkezi bir şube düzeyine indirgendi ve İstanbul merkezinin buraya verdiği ‘vekalet’ kaldırıldı. Cemiyet’in Türkçe yayın organı da Murad Bey’in çıkardığı Mizan gazetesi oldu.
Ahmed Rıza ve Mizancı Murad arasındaki gerilim Cemiyet’in yurt içi şubeleri de dahil olmak üzere her üyenin gündemiydi. Örgütlere her ikisinin de çıkardığı gazete gönderiliyor, Mizan ile Meşveret Jön Türklerce birlikte okunuyordu. Ancak Cemiyet’in üyeleri bu iktidar mücadelesinden o kadar yorulmuştu ki şubeler merkezle yazışması gerektiğinde kuruculardan İshak Sükûti ile yazışıyor, doğrudan Ahmet Rıza veya Mizancı Murad’ı muhatap almıyorlardı. Bu dönemde Cemiyet’i fiilen yöneten isim İshak Sükûti idi. Bu arada Cemiyet kamuoyu Mizan’ı Meşveret’e göre daha çok benimsiyordu; bunda Mizan’ın daha İslami tonuyla Ahmed Rıza Bey’in laik tutumunun Meşveret’in yayın politikasına yansımasının büyük rolü vardır.

Mizancı Murad liderliğindeki yeni yönetim İstanbul’un darbe girişimine de destek verdi. Halbuki İstanbul yönetimi Ahmet Rıza’dan darbe için gereken onayı hiçbir zaman alamamıştı. Ancak yeni yönetimin desteğiyle harekete geçen İstanbul’un darbe teşebbüsü yapılan bir ihbar üzerine 1896 Kasım ayı sonunda başarısızlığa uğradı ve sonuçları Cemiyet açısından ağır oldu. Cenevre merkezinde Mizancı Murad’ın çevresinde yer alan genç ve ‘icraatçı’ grup da herhangi bir silahlı eylemi başaramadı. Kaldı ki Mizancı Murad bu tip girişimlere “çoluk çocuk eğlencesi” olarak bakıyordu. Cemiyet’in Suriye üzerinden yapmayı planladığı bir diğer darbe teşebbüsü de Mayıs 1897’de çökertildi.
İttihadçıların ikilemi: Baş Hafiye Avrupa’da
1897 yılında rejimin ömrünü uzatacak İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni ve Jön Türk hareketini olumsuz etkileyecek bir gelişme daha yaşandı. 18 Nisan 1897’de başlayan Osmanlı-Yunan Savaşı’nı Osmanlı Devleti kazanmıştı. 20 Mayıs 1897’de mütareke yapıldı. Bu savaş sahada kazanılsa da bir yıl içerisinde masada kaybedilecek, Türk kuvvetleri ele geçirilen bölgelerden çıkarılacak ve uğruna savaş çıkarılan Girit ve Teselya düşmana terk edilecekti. Ancak halkın henüz barış masasındaki tavizlerden haberi yoktu ve uzun süredir zafere hasret kalan Osmanlı kamuoyu nezdinde II. Abdülhamid’in prestiji yükselmişti. Padişah bu “zaferi” kullanarak Jön Türk muhalefetine yönelik ezici baskısını artırdı. Harbiye Mektebi’nde ortaya çıkarılan bir Jön Türk komitesinin üyelerine ağır cezalar verildi.
II. Abdülhamid, yurt içindeki Jön Türklere tutuklamalar ve sürgünlerle baskı uygularken, yurt dışındakilere yönelik de çeşitli baskı araçları geliştirmişti. Bunlardan birincisi Jön Türklerin bulunduğu yabancı ülkelerin hükümetlerine yönelik girişimlerde bulunmaktı. Ahmed Rıza, bu baskılar nedeniyle Meşveret’i Paris’ten İsviçre’ye, buradaki hurufat Osmanlı hükümetince satın alınınca da Belçika’ya taşımak zorunda kalmıştı.[6] Fransa’da aleyhinde dava açılan Ahmed Rıza, bu ülkedeki liberal çevrelerin desteğiyle bu badireyi de atlatmıştı.
Ancak padişahın girişimleri bunlarla sınırlı da değildi. II. Abdülhamid, savaş kazanmış olmanın da yarattığı olumlu rüzgârı arkasına alarak İttihat ve Terakki’yi mücadelesinden vazgeçirmek için Baş Hafiyesi Ahmed Celaleddin Paşa’yı Avrupa’ya gönderdi.[7] Paşa, Cemiyet’in liderleriyle müzakere yapacak ve özgürlükçü faaliyetleri durduracaktı.
Ahmed Celaleddin Paşa, Haziran 1897’de Paris’e ulaşmıştı. Jön Türklerin Paris ve Cenevre kolları birer ismi yetkilendirerek Ahmed Celaleddin Paşa’ya görüşmeye gönderdi. Cenevre adına Mizancı Murad, Paris adına da Hikmet Bey görüşmeye gitti.[8] Akşin’e göre Jön Türkler Ahmed Celaleddin Paşa karşısında “gevşeklik” göstermişti. Ona göre bunun nedeni İttihatçıların esas meselesinin özgürlük değil devleti kurtarmak olduğudur. Buna göre II. Abdülhamid, Yunanlıları yenilgiye uğratarak devletin kurtulması adına bir canlılık belirtisi göstermişti. Ayrıca Ahmed Celaleddin Paşa’nın Jön Türkleri ikna etmek için kullandığı en büyük koz, İstanbul’da tutuklanan ve Taşkışla Divan-ı Harbi’nde yargılanarak ağır cezalara çarptırılan askeri öğrencilerin durumuydu. Mardin’e göre Cenevre grubu ve Mizancı Murad, bu gençlerin hayatını kurtarmak ve bir genel af koparmak ümidiyle pazarlığı kabul etmişlerdir.[9] Ayrıca İttihatçıların Avrupa’da yaşadığı ağır maddi sefalet de sarayın elini kolaylaştırmıştır.
Bu arada Ahmed Rıza Bey’in Cemiyet nezdindeki konumu giderek kötüleşmişti. Osmanlı-Yunan Savaşı’ndaki tutumu Ahmed Rıza Bey’in Cemiyet’ten çıkarılmasına dahi yol açmıştı. Ahmed Rıza Bey’in Meşveret gazetesinde Ümid takma adıyla yazan Aristidi Efendi’nin Girit İsyanı’ndaki (Osmanlı-Yunan Savaşı’na neden olan olay) Rum asileri savunan bir yazı yazması bardağı taşıran son damla olmuştu. Cenevre’de bulunan İttihatçılar bu yazıya tepki göstererek tekzip talep etti.[10] Ahmed Rıza Bey’in bu tekzibi reddetmesi üzerine Cemiyet’ten çıkarılması gerilimi yükseltti ve Mizancı Murad Bey de Cemiyet’in başkanlığından istifa etti. Ancak Cemiyet, Binbaşı Çürüksulu Ahmed Bey’i başkan seçmekle birlikte Mizancı Murad Bey’i de “fahri başkan” olarak tanıdığını duyurmuştu.
“Bu ne sebatsızlık… bu ne samimiyetsizlik…”
Mizancı Murad Bey, Temmuz 1897’de Fransa’nın bir kaplıca kasabası olan Contrexeville’de Ahmed Celaleddin Paşa’yla görüşmelere başladı. Murad Bey zaten saray kanalıyla reformları yapılmasını savunan ve radikal bir rejim değişikliğinden yana olmayan bir isimdi. Padişahtan ıslahat sözü istiyordu. Ancak Baş Hafiye Ahmed Celaleddin Paşa pazarlık yapmanın padişahın şerefine uygun düşmeyeceğini ileri sürerek, kendi haline bırakılırsa gereken ıslahatın yapılacağını ileri sürdü. Yani Ahmed Celaleddin Paşa padişah adına bir genel reform vaadinden başka bir şey vermiyordu; bu reformun ne olduğu ve ne zaman yapılacağı konuları da alabildiğine muğlaktı. Buna rağmen 20 Temmuz günü “Fahri Başkan” Mizancı Murad, Baş Hafiye Ahmed Celaleddin Paşa ile anlaştı. Uzun ısrarlar sonucunda paşa tutuklu gençlere yönelik genel af sözünü vermeye ikna olmuş ve Mizancı Murad bu söz üzerine mücadeleyi bırakarak İstanbul’a dönmeyi kabul etmişti.
Mizancı Murad her ne kadar müzakereleri kendi adına yürüttüğünü öne sürse de -artık Cemiyet’in başkanı değildi- teslimiyeti kabul etmesi Jön Türk saflarında bir bozguna neden oldu. Mithat Şükrü (Bleda) hatıralarında bu konuda yaşadıkları hayal kırıklığını şöyle anlatır:
Murat Bey’in Paris’ten(anlaşmadan) Cenevre’ye gelişini unutamam. Arkadaşlarla toplu bir halde ne yapacağımızı tartışırken odaya girmişti. Yüzü sapsarı, sesi titrekti. Şöyle bizleri süzdü ve karşılanışının soğuk havası içinde birkaç adım yürüyüp bir iskemleye ilişti. Hemen etrafını sarmıştık. Teker teker hepimize hal ve hatır sorduktan sonra ağır ağır konuşmaya başladı:
“Arkadaşlar… Celaleddin Paşa ile yaptığımız temaslar bana şu kanaati verdi; aleyhinde neşriyat yapmakla, Padişahı Kanunu Esasi’yi ilâna zorlamamız imkânsızdır. Bizler saraya karşı yumuşak bir tavır takınıp İstanbul’a dönmeye razı olduk. Sizler de bizlere katılırsanız Abdülhamid kendiliğinden milletin arzusuna uyacaktır. Celaleddin Paşa bu hususta kat’i teminat verdi.”
Ne yalan söyleyeyim, Murat Bey’in bu sözleri üzerimizde soğuk bir duş tesiri yapmıştı. İnanamıyorduk kulaklarımıza. Nasıl olurdu da Murat Bey gibi idealist bir kişi böyle konuşurdu… Bütün hayallerimiz bir anda kırılmıştı… Derin bir sessizlik vardı odada ve biz birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. Ne cevap verecektik? Nasıl bir karar almalıydık? İşte bu hava içinde ve tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü sırada Doktor Akil Muhtar bomba gibi patladı ve ayağa fırlayarak Murat Bey’in yakasına yapışıp bağırdı:
“Bu ne sebatsızlık… bu ne samimiyetsizlik…”
Mithat Şükrü anılarında Mizancı Murad’ın Dr. Akil Muhtar’ı yatıştırarak gençlere nasihat vermeye çalıştığını anlatır. Murad Bey, mücadelenin anlamsız olduğunu ve padişahın aldığı tedbirler sonucu “üç-beş gencin” değil mücadele etmek Avrupa’da yiyecek yemek bulamayacağını ileri sürüyordu. Mizancı Murad, “Boş inattan fayda gelmez, padişahın verdiği vaatlerin tahakkuk edeceği günü beklemeliyiz!” demişti.

“Bu ne sebatsızlık… bu ne samimiyetsizlik…”
Osmanlı Devleti’nin bildirisi ve Cemiyetin kararı
22 Temmuz’da Osmanlı Devleti’nin Paris Büyükelçiliği bir tebliğ yayınladı. Buna göre, Avrupa’da muzır yayınlarda bulunanlar Padişahça affediliyorlardı. Dönecek olurlarsa, kendilerine parasız pasaport, yolluk ve liyakatlerine göre memuriyet verilecekti. Avrupa’da öğrenimlerini sürdürmek isteyenlere maaş bağlanacaktı. Bildirinin çıkmasından on gün sonra, zararlı yayınlan sürdürenler, Osmanlı uyrukluğundan çıkarılacak ve yurtlarına dönmelerine izin verilmeyecekti.
Bildirinin hemen ardından Çürüksulu Ahmed Bey de Cemiyet adına Ahmed Celaleddin Paşa ile görüştü ve anlaşmayı kabul etti.[11] Cemiyet bunu bütün şubelerine duyurdu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne göre bir “mütareke” olarak değerlendirilen ve Contrexeville kasabasında gerçekleştirildiğinden “Contrexeville Mütarekesi” diye anılan bu anlaşmaya göre padişah gerekli reformları yapacak ve genel af ilân edilecek, Cemiyet de bunlar gerçekleşinceye kadar her türlü neşriyat ve örgütsel faaliyeti durduracaktı. Başta Mısır şubesi olmak üzere itirazlara rağmen merkez, kararı uygulamaya koydu ve şubeler de buna uydu. Cemiyet faaliyetleri durdurulurken üyelerinin bir kısmı İstanbul’a döndü bir kısmı da yurt dışında öğrenimini sürdürdü veya elçiliklerde görev aldı.
Mizancı Murad Bey, Ağustos 1897’de İstanbul’a döndü. Kendisine önemli bir görev verilmediği gibi göz hapsine alındı. Bilindiği gibi Kanun-u Esasi yürürlüğe konmadı ve herhangi bir ıslahat da gerçekleştirilmedi. II. Abdülhamid, 31 Ağustos’ta Taşkışla mahkumlarının idam cezalarını hapse çevirmekle yetinerek sözünü tutmuş sayıldı. Ancak bu bir genel af değildi ve mahkumlar sürgüne gönderildi.[12] 78 özgürlükçü 8 Eylül 1897’de Şeref Vapuru’yla Trablusgarp’a hareket etti. Tarihe Şeref Kurbanları olarak geçen bu özgürlükçülere biçilen kader II. Abdülhamid’in “Contrexeville Mütarekesi” çerçevesindeki tutumunu özetler.
Ahmed Rıza’nın tavizsiz tutumu
“Paşanın kandıramadığı, inandıramadığı iki kişi vardı, Ahmet Rıza ve Doktor Nâzım…”
Mithat Şükrü’nün anılarında yer verdiği bu ifadeler pek çok hatıratta aynen tekrarlanır ve literatürde de geniş bir yere sahiptir. Gerçekten de Ahmed Rıza ve onunla birlikte hareket eden Dr. Nazım ve Halil Ganem, Ahmed Celaleddin Paşa’yla anlaşmayı reddetmişti. Contrexeville Mütarekesine taraf olmamaları onlara Jön Türk camiasında büyük bir saygınlık kazandırdı. İhtilal karşıtlığı ya da pozitivizm nedeniyle aldıkları eleştiriler bir süreliğine buharlaştı çünkü saraya teslim olmamışlardı.
Ahmed Rıza Bey de anılarında Mizancı Murad Bey’le birlikte hareket eden ihtilal yanlısı “icraatçı” kanadın teslimiyetini iğneleyici sözlerle ifade etmiştir:
“Paris’e gelenlerin ya da imzasız mektuplarla düşüncelerini bildirenlerin bulunanların çoğu, böyle yayınlarla bir iş olmaz, hafiyeleri öldürmeli, şöyle yapmalı, böyle vurmalı diye kıyamet koparırlardı. Hünkâr, bu yalancı pehlivanlara baş hafiyesini gönderdi; hafiyeleri öldürmek isteyen kabadayılar, baş hafiyenin eteğine sarıldılar. Kimine benimle görüşmemek koşuluyla daha çok maaş verildi; kimi bir görev alarak çekildi gitti.”
Ahmed Rıza, 23 Eylül 1897’de Meşveret’i İttihat ve Terakki Cemiyeti organı olarak yeniden neşre başladı ve Cenevre merkezinin İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Jön Türk hareketi üzerindeki tekelini tanımadığını ilân etti. Ahmed Rıza, aynı gün Meşveret’te yayınladığı meşhur “İfade-i Mahsusa” başlıklı başmakalesinde, Mizancı Murad ve arkadaşlarını “sarayın baş hafiyesiyle görüşmek, atiyyesini almak, matbaa hurufatını ve mührünü satarak kaçmakla” çok sert bir dille suçlamıştır.[13]
Contrexeville Anlaşması’nın ideolojik arka planı
Mizancı Murad’ın Cemiyet içindeki bütün seyrini tek bir mantıkla okumak mümkündür: mücadele değil, şantaj. Murad Bey’in nihai hedefi hiçbir zaman 1876 Anayasası’nı fiilen yürürlüğe koymak ve Meclis-i Mebusan’ı toplamak gibi radikal bir dönüşüm değildi. Kendisi zaten böylesi bir parlamenter sistemin fikren de karşısındaydı. Onun için Cemiyet üyeliği, hatta yurt dışına kaçışın kendisi, padişahı ıslahat yapmaya zorlamak için kullanılan bir baskı aracıydı, bir pazarlık kozuydu. Nitekim yurt dışına çıktığında dahi kendisini doğrudan İttihatçı ilan etmemiş, üç ay içinde padişahı ikna edemezse Cemiyet’e gireceğini duyurarak bu kozu daha en baştan şartlı bir tehdide dönüştürmüştü. Bu bakımdan Murad Bey’in Contréxeville’de bu denli çabuk teslim oluşu bir tutarsızlık değil, tam tersine baştan beri sürdürdüğü şantaj stratejisinin doğal sonucuydu; çünkü zaten talep ettiği şey köklü bir rejim değişikliği değil, somut bir ıslahat vaadiydi ve Ahmed Celaleddin Paşa’nın sunduğu genel-geçer reform sözü bile bu asgari talebi karşılıyor görünüyordu. Ahmed Rıza’nın hesapları ise çok daha radikaldi, onun için mesele padişahı belirli ıslahatlara ikna etmek değil, bizzat rejimin kendisini dönüştürmekti; bu nedenle de sarayın sunduğu hiçbir vaat onun için pazarlık konusu olamazdı.
Mizancı Murad Bey, yukarıda da belirtildiği gibi saray kanalıyla yapılacak tedrici modernleşmeden yana bir reformistti. Padişahı reform yapmaya ikna etmeyi asıl stratejisi olarak benimseyen Mizancı Murad, padişaha çeşitli ıslahat önerileri sunmuştur. Önerilerine yanıt alamayınca Mizan gazetesini çıkartan ve gazetesi kapatılınca yurt dışına kaçan Mizancı Murad, yurt dışına çıktıktan sonra da Jön Türkleri programsızlıkla eleştirmiştir. Ahmed Rıza’yı Jön Türklerin açık bir programa ihtiyacı olduğu noktasında zorlayan Mizancı Murad, kendi programını, yayınladığı kitap ve risalelerle ilan etmiştir. Buna göre Mizancı Murad, bütün siyasi sorunları aslında idari meseleler olarak okuyordu. Eğer idari sorunlar sarayın da dayanağı olacağı akıllı bir hükümet tarafından reformist bir bakış açısıyla çözülürse Mizancı Murad’ın rejimle bir sorunu kalmayacaktı. Örneğin istibdat yöneticilerinden Said Paşa’nın eğitim ve bayındırlık reformlarını desteklemiştir. Kaldı ki Mizancı Murad’ın idealinde bir parlamento da bulunmuyordu. Murad Bey Kanun-u Esasi’de ön görülen çift meclisli sistem yerine küçük bir istişare meclisi ön görüyordu. Parlamenter sistemin özünde yatan halk iradesi fikrine karşıydı. Bu fikirlerin özündeyse halkın doğru insanları iş başına getiremeyeceği fikri yatıyordu. Çünkü halkın bilgisiz olduğu ve dünyadaki gelişmelerden haberdar olmadığı olsa bile bunları kavrayamayacağını düşünüyordu. Bu görüşün temelinde de hikmet-i hükümet sahibi atanmış aydınların ülkeyi yönetmesi gerektiği fikri yatmaktadır. Hükümet üzerinde denetimi de yine bunlar sağlayabilirdi yoksa seçilmiş bir Mebusan Meclisi değil. Ancak Mizancı Murad, İttihad ve Terakki’ye katıldıktan sonra büyük ihtimalle de Cemiyet’in zorlamasıyla 1876 Kanun-u Esasi’sini savunmaya başlamıştı.[14]
Ahmed Rıza da işe padişaha layihalar göndererek başlamıştı. Ancak padişahın bunları dikkate almaması sonucunda yayınlayarak sarayı korkutan bir eyleme imza atmış, sarayın para tekliflerini geri çevirmiş ve sonunda Cemiyet’e katılmıştı. Ahmed Rıza da ilk başta siyasi meselelerin ancak halkın eğitim düzeyinin yükseltilerek çözülebileceğini düşünüyor bu açıdan anayasayı geri getirme vurgusundan çok eğitime vurgu yapıyordu. Pozitivizmin düzen arayışından mülhem, bir kargaşaya sebebiyet vereceğini düşündüğü ihtilal fikrine karşı çıkıyordu. Ahmed Rıza, Auguste Comte’un “Yıkmak kolay, yapmak zordur” şiarından etkilenerek özgürlük mücadelesinde ihtilalci yöntemlere mesafeli kaldı. Bu mesafe şiddet yanlısı genç İttihatçıların ondan uzaklaşmasında belirleyici olmuştur.
İki aydın arasındaki ikinci ve yine Cemiyet içerisinde Ahmed Rıza Bey’in aleyhine işleyen ayrım din konusudur. Mizancı Murad Bey, İslam dininin rolüne ve hilafete aşırı vurgu yapıyordu. Ahmed Rıza Bey ise dünyaya laik ve pozitivist bir çerçeveden bakmakla birlikte sanılanın aksine İslam düşmanı değildi. Hatta İslam’ı toplumsal bir harç olarak görüyordu. Ayrıca Ahmed Rıza, Batı’nın Türk ve İslam dünyasını barbar saymasına yönelik eleştirel tutumuyla anti-emperyalist fikirler ortaya koyuyordu. Ahmed Rıza, Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasına, yabancıların ve azınlıkların Osmanlı topraklarında ayrıcalık elde etmelerine de kesinlikle karşıydı.[15] Bu noktada Jön Türk hareketi içerisinde belirgin bir çizgiyi temsil ediyordu ve bu çizgiden hiç ayrılmadı.
Mizancı Murad yaptığı bütün İslami vurgulara karşın yapmayı planladığı ıslahatı Avrupa’nın teminatına bağlamayı düşünüyordu. Ona göre sadrazamın seçiminde Avrupalı devletlerin sefirlerinin belirleyici bir rolü olacaktı. Bu noktada Murad Bey’in fikirlerinin Ahmed Rıza’nın yabancı müdahalesine kesin karşıtlığıyla bir tezat oluşturduğu açıktır. Aslında asker kökenli genç İttihatçıların bu konudaki görüşleri Murad Bey’den ziyade Ahmed Rıza Bey’e yakındır. Ancak pozitivizm/laiklik ve ihtilal tartışmaları konunun bu tarafını gölgelemiş olmalıdır.
Çünkü Murad Bey’in anayasayı zoraki savunan ve yabancı müdahalesini destekler görünen Mizan gazetesinde ilginç bir şekilde halkçılığın ve Türkçülüğün de filizlenmeye başladığı da görülmektedir. Mizancı Murad, halkın seçimiyle oluşan bir meclis yerine bir tür danışma meclisini tercih etmekle birlikte halkın eğitim ve kültür düzeyini artırmayı hedefleyen bir ıslahat projesine de sahiptir. Tam da bu noktadan hareketle edebiyatta sade dil kullanımı zemininde başlayan Türkçülüğe de bir eğilimi söz konusu olmuştur. Muhtemelen bu tutum, Cenevre’de bulunan asker kökenli genç İttihatçıları kazanmıştır. Mizancı Murad, II. Abdülhamid’in sarayında Türk bulunmadığını öne süren ifadeleriyle askerlerin kendisine duyduğu saygıyı da pekiştirmiş olmalıdır.[16]
Ahmed Rıza, siyasetin tabiat kanunlarına bağlı olduğunu, bu kanunların da insanları bulunduğu koşullara göre harekete sevk ettiğini ileri süren bir pozitivist görüşün temsilcisidir. Bu görüşün en önemli yanı da evrenselciliğidir. Ahmed Rıza Bey, anti-emperyalist çizgide olmakla bir Osmanlı yurtseveridir. Azınlıkların ayrıcalıklarına karşı çıkmakla beraber Osmanlıların birlikte yaşayabileceğine yönelik inancı güçlüdür. Bu bakımdan Türkçülüğün filizlendiği dönemde genç İttihatçılara Mizancı Murad’ın sesi Ahmed Rıza’ya göre daha millici gelmiş olmalıdır. Ahmed Rıza’ya Pozitivizmin “düzen” vaadi, yenilgilerle sarsılan ve etnik çatışmaların yarattığı kargaşa içerisindeki Osmanlı Devleti’nin en önemli ihtiyacı gibi görünmüş olabilir. Ahmed Rıza’ya pozitivizmin bir düzen altında ilerleme vaadi Osmanlı toplumunun yarım asırdır tartıştığı en önemli hedefin gerçekleştirilmesine işaret etmiş olmalıdır.
Günün sonunda ise sarayın teklifleri karşısında daha evrenselci, laik ve pozitivist Ahmed Rıza, İslami vurgularına, Türkçülüğe eğilimiyle ancak halka karşı kuşkuculuğuyla bilinen Mizancı Murad’ın aksine dik durmuştur. Mizancı Murad, bir danışma meclisi tasarlayarak seçme hakkı vermediği halka güvensizliğinin, Cemiyet’e güvensizliğinin sonucunda saraya teslim olmuştur. Mizancı Murad kendi ülkesine ve toplumuna o kadar güvensizdir ki, kurduğu teoride sadrazam seçiminde emperyalist güçlere bir denetim hakkı tanımıştır. Ahmed Rıza ise bozuk düzen karşısındaki aydın sorumluluğunu yerine getirmiştir.
Aslında Cemiyet’in her iki aydınla da kurduğu ilişki başlangıçta benzerdir. Cemiyet, 1891’de Ahmed Rıza’ya ilk nizamnamelerinin taslaklarını göndererek onun tashihlerini uygulamıştı.[17] Benzer bir şekilde Mizancı Murad Bey’e de henüz İstanbul’dayken hazırladıkları bildiri taslaklarını gösterip tashih talep etmişlerdir.[18] Ahmed Rıza Bey’in talebiyle Cemiyet isim değiştirmiş, kendisine önce Paris Şube Başkanlığı sonra Cemiyet’in vekaleti verilmişti. Mizancı Murad da Cemiyet başkanlığına seçilmiş, çıkardığı gazete Cemiyet’in yayın organına dönüşmüştü. Genç İttihatçılar, başlarına bir aydını geçirmek konusunda Ahmed Rıza ve Mizancı Murad denemelerini yapmış, ikincisinin teslimiyetine karşın birincisinin dik duruşu Cemiyet açısından da Türk Devrim Tarihi bakımından da öğretici olmuştur.
Sonuç: 1897’den 1908’e
Contréxeville Mütarekesi’nin Cemiyet tarihindeki asıl önemi, 1897’de değil, on yıl sonra ortaya çıkacaktı. Mütarekeyi kabul etmeyen Ahmed Rıza ve etrafındaki dar kadro, sayıca güçsüz ve maddi olanaklardan yoksun kalsa da saraya teslim olmamış bir Cemiyet kimliğini muhafaza etti. Bu, 1906’da hem yurt dışında hem de Makedonya’da başlayan yeni örgütlenme dalgasında belirleyici oldu. Makedonya’da, 1906’da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, kendine ittifak kuracağı bir merkez ararken, güvenilirliğini hiçbir zaman kaybetmemiş olan Ahmed Rıza’nın Paris teşkilatına yöneldi. 1907’de gerçekleşen bu birleşme, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni bir sürgün fikir topluluğundan gerçek bir eylem örgütüne dönüştürdü ve bir yıl sonra, 23 Temmuz 1908’de, II. Meşrutiyet ilan edildi. Eğer Ahmed Rıza da 1897’de Contréxeville’i kabul etmiş olsaydı, on yıl sonra Selanik’teki kanadının birleşebileceği, tutarlılığını kanıtlamış bir merkez Cemiyet tarihinde bulunmayacaktı.
1897’de kim haklıydı sorusu, o günün diliyle cevaplanamazdı. Murad’ın seçimi o an için ve kendi ideolojik çerçevesinde akla daha yatkın görünüyordu. İhtilal girişimleri boşa çıkarılmış ve yurt içindeki üyeleri tutuklanmış, yurt dışındakilerin maddi zorluklarla boğuştuğu bir mücadeleyi bırakıp sarayla uzlaşmak, sürgünde direnmekten daha akılcı bir tercih gibiydi. Ama tarih göstermiştir ki, gücün masaya çağırdığı bir uzlaşmayı kabul etmek bazen kısa vadede kişisel bir kurtuluş, uzun vadede ise bir hareketin kendi elinden çıkışı olabilir. Bugün benzer bir çatallanmanın içinden geçen her siyasi hareket için bu hikâyenin öğreteceği bir şey vardır.
Kaynakça
Akşin, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. 8. bs. İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları, 2017.
Coşkun, Ahmet. “1895-1898 Yılları Arasında Yayınlanan Meşveret Gazetesinin Transkript ve Değerlendirmesi.” Yüksek lisans tezi, Erciyes Üniversitesi, 2006.
Hanioğlu, Şükrü. Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları, 1989.
———. “Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti.” İslam Ansiklopedisi. Erişim 23 Ağustos 2026. https://islamansiklopedisi.org.tr/ittihat-ve-terakki-cemiyeti.
Kuran, Ahmed Bedevi. İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000.
Mardin, Şerif. Jön Türklerin Siyasi Fikirleri. 15. bs. İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.
Ramsaur, Ernest Edmonson. Jön Türkler ve 1908 İhtilali. Çeviren Nuran Yılmaz. İstanbul: Sander Yayınları, 1972.
Rıza, Ahmet. “İcmal-i Ahval.” Meşveret, Birinci Sene, nr. 6, 15 Şubat [1]313.
[1] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, 8. bs. (İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları, 2017), 57.
[2] Şükrü Hanioğlu, “Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti,” İslam Ansiklopedisi, erişim 23 Ağustos 2026, https://islamansiklopedisi.org.tr/ittihat-ve-terakki-cemiyeti
[3] Ernest Edmonson Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali, çev. Nuran Yılmaz (İstanbul: Sander Yayınları, 1972), 40.
[4] Ahmet Rıza, “İcmal-i Ahval,” Meşveret, Birinci Sene, nr. 6, 15 Şubat [1]313 [TARİH TEYİT EDİLMELİ], aktaran Ahmet Coşkun, “1895-1898 Yılları Arasında Yayınlanan Meşveret Gazetesinin Transkript ve Değerlendirmesi” (yüksek lisans tezi, Erciyes Üniversitesi, 2006), 135.
[5] Şükrü Hanioğlu, “Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti,” İslam Ansiklopedisi, erişim 23 Ağustos 2026, https://islamansiklopedisi.org.tr/ittihat-ve-terakki-cemiyeti.
[6] Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, 68.
[7] Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti (İstanbul: İletişim Yayınları, 1989), 238.
[8] Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, 71.
[9] Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 15. bs. (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008), 108.
[10] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 111.
[11] Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti, 241.
[12] Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti, 269.
[13] Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti, 270.
[14] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 101.
[15] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 211.
[16] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 119.
[17] Ahmed Bedevi Kuran, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000), 28; Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 187–88.
[18] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, 91.

