Sınırları içinde sınırsızdır oyun. Özgürce kararlaştırılmış ancak tamamen bir kurala göre, kendi içinde bir sonla sağlanan, gerilim ve neşe hissi, sıradan hayattan farklı olmanın farkındalığını yaşatır. Kurallarındaki ufak değişiklikler, oyunu başka bir forma ve boyuta taşır. Bu da oyuncunun heyecan ve adrenalin duygusunun her zaman üst seviyede kalmasını sağlar.
İlknur Yavuz
“Hayvanlar kendilerine oyun oynamalarını öğretmesi için insanın gelmesini beklememişlerdir.” der Huzinga. Öyleyse Homo Ludens’ler hep var mıydı? Uygarlığımız oyunun içinde mi şekillendi gerçekten?
Aynı partisyonu iki gece üst üste çalan bir piyanist asla tam olarak aynı müziği çalmayacaktır. Bu imkansızdır ve Johan Huzinga’nın oyun tanımının tam olarak ifade ettiği nokta da budur. “Zaman ve mekânın belirli sınırları içinde gerçekleştirilen gönüllü bir eylem ya da faaliyet.”
Sınırları içinde sınırsızdır oyun. Özgürce kararlaştırılmış ancak tamamen bir kurala göre, kendi içinde bir sonla sağlanan, gerilim ve neşe hissi, sıradan hayattan farklı olmanın farkındalığını yaşatır. Kurallarındaki ufak değişiklikler, oyunu başka bir forma ve boyuta taşır. Bu da oyuncunun heyecan ve adrenalin duygusunun her zaman üst seviyede kalmasını sağlar.
Oyun bir öz anlatım şeklidir, Huzinga’ya göre. Kimilerine göre hoşça vakit geçirmek, zamanı değerlendirmek, kendini ortaya koymak ya da bir paylaşımda bulunmak için oynanır oyun. Bazen de oyunun kurgusal ortamı, bize gerçek hayatta ulaşamadığımız arzularımıza erişme olanağı sağlar.
Huzinga’nın Homo Ludens’i ilk ortaya çıktığında Kültürün Ludik Unsuru başlığını taşıyordu. Huzinga burada oyunu, kültürle olan ilişkisi içinde ele alıyor, oyunun kültürden daha eski olduğunu ve kültürün oyun biçimleri altında ve oyun ortamında geliştiğini ifade ediyordu; avcılık gibi.
Bireyin tek başına oynadığı oyun, kültür açısından sınırlı ölçüde verimlidir. Oyun; etkileşim ve paylaşım dahilinde, eğitici, üretken ve keyiflidir. Bruegel’in Çocuk Oyunları (1560) tablosunu hatırlayalım. Birbirinden bağımsız oyunlar oynayan çocuklar ve onları izleyen iki yetişkin. Kendi içinde eğlenceli, fakat izleyenler için karmaşık ve odaksız. Oysa grup içinde ortak bir hedefe yönelen oyunların hem oyuncu hem de izleyicisi açısından daha keyif verici olduğu görülmüştür.
Bireyin tek başına oynadığı oyun, kültür açısından sınırlı ölçüde verimlidir.
Arkaik toplumlarda gelişen, kutsal temsil ya da törenler, kültüre oyun olarak geri dönmüştür. Mevsim dönüşümlerinin, bolluğun, üretkenliğin kutsanması adına düzenlenen bu törenler kutsal danslarla açılmış, farklı ritüeller ile sürdürülmüş, bitkilerin, hayvanların dili simgesel olarak oyun alanlarında kullanılmış ve görkemli sahnelerle büyüleyici atmosferler yaratılmıştır oyuncular ve izleyenler için. Bu şekilde, kültüre ait fikirler ve dünya görüşlerinin oyunlar vasıtasıyla, bir sonraki nesle aktarımı sağlanmıştır. Antik çağlardan günümüze kadar, kültürün her unsuru Olimpiyat Ateşinde bir kıvılcım olup, bir şehirden başka bir şehre taşınan meşaleyi ateşlemiştir. Peki bu ateşi ilk tutuşturan kimdir: Herakles mi Iphitos mu?

Antik Olimpiyat Oyunları ile ilgili birçok efsane bulunur. Herakles’in Zeus’un onuruna Olimpiyat Stadyumunu ve çevresindeki yapıları inşa ettikten sonra dört kardeşi ile birlikte bir yarış düzenleyerek, kazananı bir zeytin dalıyla taçlandırması bunlardan ilkidir. Olimpiyat Stadyumunun uzunluğunu ayağının uzunluğu ile ölçerek ve 600 adım atarak hesapladığı söylenir. Bir diğeri ise, ilk Olimpiyat Oyunlarının MÖ 776 yılında Elis Kralı Iphitos’un girişimiyle gerçekleştiğidir. Oyunlar Olimpiyat, Pythian, Nemean ve Isthmian olmak üzere, her yıl bir tanesi düzenlenen kutsal oyunlar şeklinde organize edilmiştir. İçlerinde en dikkat çekeni olan Pythian Oyunları, Yunanistan’ın 4 Panhelensitik Oyunundan biriydi ve kadınların az sayıda da olsa katılabildiği tek oyundu. Binicilik, jimnastik, atletizm gibi sporların yanı sıra müzisyenler ve sanatçıları da yetenekleri ile bir araya getirmişti. Pythian Oyunlarını kazananları büyük saygı görüyor, yabani zeytinden bir taç, bir palmiye dalı ve taenia adı verilen kırmızı bir kurdele ile ödüllendiriliyordu. MÖ 2.yüzyıla gelindiğinde ise zeytin, yerini defne tacına bırakmıştır Antakya’da.
MÖ 195 yılına gelindiğinde, dünyanın en görkemli olimpiyat oyunlarının düzenlendiği merkezlerden birisi olmuştur Antakya. Daphne, yani bugünkü adıyla Harbiye’de düzenlenen oyunlar yaklaşık bir ay sürmüştür. Antiokhos döneminde ise Olimpiyatlar en geniş katılımla gerçekleşmiştir. Daphne’de gerçekleşen oyunlara Trakya, Mısır, Fenike, Kapadokya, Kilikya ve Suriye’den binlerce genç yarışmacı, süvari, zırhlı ve gladyatör katılmıştır. İçlerinden bazıları ise defneden taç ile ülkelerine döndüklerinde, kahramanlık haresini başlarında taşımışlardır.
Erken dönemden günümüze, Harbiye’nin 170 km kuzeyine çıktığımızda Karatepe-Aslantaş Höyüğünde karşımıza çıkan Türk Arkeolog H. Çambel gibi. Paris Sorbonne Üniveritesi mezunu olan Fransız tarihçi Pierre de Coubertin’in yaklaşık bin 500 yıl sonra başlattığı modern olimpiyatlarda, yine Sorbonne mezunu olan bir Türk arkeolog, Halet Çambel. 1936 Paris Yaz Olimpiyatlarına eskrim dalında ülkemizi temsilen katılmış, arkeoloji alanındaki öncü çalışmalarına, ilk Türk kadın olimpiyat sporcusu unvanını da eklemiştir.
Bugün ise beş kıtayı temsil eden olimpiyat harelerinin altında, “daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü” anlamına gelen Latince “Citius, Altius, Fortius” sloganıyla, Halet Çambel’in izinde Busenaz Sürmeneli ve Mete Gazoz’un taşıyacağı bayrağın ardında 102 Türk sporcu, Türkiye’nin kültürel desenlerini oyunlara taşıyacak. Efsaneler, temsiller ve törenlerle başlayan bu oyun kültürü, binlerce Homo Ludens’in toplandığı olimpiyat alanında, gerilimleri, çatışmaları ve ritüelleriyle, bin bir renk ve desen oluşturacak.
Kaynak:
Huizinga, J. (2016). Homo ludens. Angelico Press.
https://www.antakya.com/bilgi-86-olimpiyatlar-kenti

