Nazizm neden Fransız Devrimini ve Aydınlanmayı gömmeye çalışmıştı? Frankfurt Okulu’nun Nazizm ve Aydınlanma arasında kurduğu ilişki neden yanlıştı?
Bugün 14 Temmuz. Büyük Fransız Devrimi’nin 234. yıl dönümü. Cumhuriyetimizin kurulmasında da ilham kaynağı olan bu devrimdir. Fransız devriminin mirasına dair tartışma son derece günceldir. Bu nedenle bu anlamlı yıl dönümünü basit ve sembolik bir anmayla geçiştirmek yerine, içeriksel bir tartışmanın daha anlamlı olacağı düşüncesinden hareketle aşağıdaki kısa yazı kaleme alınmıştır.
Hitler orduları 1940 yılında Paris’i işgal ettiğinde Nazizmin ideologlarından Alfred Rosenberg Temsilciler Meclisi’ne gelir ve bir konuşma yapar. Konuşmasında Aydınlanmacılığın fikirlerinin yok edilmesini ve Fransız Devrimi’nin nihayet gömülmesini talep eder. Fransız Devrimini yapanlar, “insan” kavramı uğruna barikatlara çıkmıştı. Fransız Devriminin “insan” kavramı uğruna yapılmış bir devrim olduğu ne kadar çok vurgulanırsa o kadar azdır. Karşı devrimciler; Alman var, Fransız var, Rus var ama insan yoktur, diyordu. Bu gerekçeyle insan haklarının hukuksal çerçevesini oluşturan anayasayı reddediyorlardı. Öyleyse, Nazi ideoloğu Rosenberg insan kavramı uğruna yapılan bir devrimi gömmeye çağırıyordu. Bugün dini inancı temel alan tüm ideolojiler insan olmayı kendi inançlarına mensup olmakla eş anlamda alır.

Bu talebin Nazizm’in yerli Fransız işbirlikçilerinde geniş yankı ve destek bulmuş olması, karşı devrimci düşüncenin form değiştirmiş bile olsa Fransa’da 20. yüzyılda hâlâ ne kadar etkin olduğunu gösteriyor. Aydınlanmacılığın fikirleri, Fransız Devrimi’nin ‘özgürlük’, ‘eşitlik’ ve ‘kardeşlik’ üçlüsünde yoğunlaşmış ifadesini bulmuştur. Bu bakımdan Rosenberg’in talebi, Aydınlanmacılığı teorisi ve pratiği ile veya aynı şekilde Fransız devrimini teorik kaynaklarıyla yok etme talebi anlamına gelmektedir.
Fransız Devrimi’ne kaynaklık eden ve Nazizm’in yok etmek istediği Aydınlanmacı düşünce nedir?
Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik! Bu üçlü sadece analitik nedenlerden dolayı dahi olsa birbirinden asla ayrılamaz. Bu kavramlardan her biri anlamını aynı zamanda diğerlerinden kazanarak elde eder. Bu bakımdan bu üç kavram sistematik olarak birbiriyle ilişkilidir. Bu üçlünün birbiriyle iç içe geçmiş, özsellik bakımından girift ilişkide ifadesini bulan düşüncenin bütün olarak geçerlilik kazanması ontolojik, epistemolojik ve tarihsel şartlara bağlıdır.
İnsanlar arasındaki ilişkide özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin geçerlilik kazanmasının ilk koşulu, değişimin, yani hareketin her şeyin temelini oluşturduğu fikridir.
İnsanlar arasındaki ilişkide özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin geçerlilik kazanmasının ilk koşulu, değişimin, yani hareketin her şeyin temelini oluşturduğu fikridir. Galileo, antik Yunan felsefesinin temellendirici fikri olan evrensel hareket ve değişim fikrini bilimsel olarak temellendirmiştir ve matematiksel olarak kanıtlamıştır. O, “Eylemsizlik Yasası” ile yalnızca Fizik’te ve doğa bilimlerinde çığır açmamış; bununla o aynı zamanda felsefeye ve sosyal bilimlere de yeni bir temel sunmuştur. Değişime tabi olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey hareket halindedir ve her şey değişmektedir. Bu; tarih, toplum ve düşünce için de geçerlidir. Galileo’nun temellendirdiği yasanın toplum bilimlerine de temel oluşturduğunu ilk gören “adalet bilimci” Thomas Hobbes olmuştur.
Aydınlanmacılığın fikirlerinin en yoğunlaşmış haliyle ifadesini bulduğu özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin geçerliliğinin diğer koşulu epistemolojik dünyevi bakıştır. Hobbes’un temellendirdiği toplum bilimlerinin temelinde ‘yeryüzünde örgütlü insanın gücünden daha büyük güç yoktur’ fikri yatmaktadır. Dünyevi bakış olmadan, özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin etik, politik ve kültürel temelini oluşturan laiklik sağlanamaz.

Bu bakımdan laiklik hem toplumun hem toplumun tüm kurumlarının hem de bireysel yaşamın temelini oluşturur. Bir kültürdür, bir uygarlık biçimidir laiklik. Descartes’tan Hegel’e uzanan modern felsefe, dünyayı doğa, toplum, tarih ve düşünce birliği içinde kavrayıp temellendirmeyi amaçlamaktadır. Descartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” önermesinde ifade edilen “düşünüyorum” olmanın hem koşulu hem de nesnesi olarak karşısında dünya vardır, dünyaya bütüncül bakış vardır. Descartes’ı var eden düşünme, dünyadan çekip çıkarılan, dünyadan kazanılan ve sanki dünyanın dışındaymış gibi tüm dünyayı karşısına alıp dünyaya bütüncül bakan bakıştır. Dünyaya içkin, içeriğini dünyadan kazanan, fakat aynı zamanda yöntemsel olarak sanki dünyanın dışındaymış gibi dünyaya dolaylı, yani bütüncül bakış. Descartes’a “o halde varım” dedirten bakış bu bakıştır. Düşünmeyi mümkün kılan da bu diyalektik bütüncül bakıştır, çünkü bu bakış yöntemsel bir bakış olduğu için dünyanın hem ‘neliğini’ hem de ‘nasıllığını’ aynı zamanda sorgulayabiliyor hem de evrenseli ve tikeli aynı zamanda kavrayabiliyor. Hegel, bu bakışın hem nasıl mümkün olduğunu bir sistem olarak ortaya koymuştur hem de bu bakış ile birey ile toplumun nasıl uyumlu düşünülebileceğini göstermiştir. Bu nedenle inanç özgürlüğü de dâhil olmak üzere tüm özgürlüklerin garantisi dünyevileşme ve dünyevileşmenin temellendirdiği laikliktir.
Değişim ve dünyevileşme kavramları tarihsel bakışı ve ilerlemeci yaklaşımı da mümkün kılar. Dünyevi anlamına gelen “seküler” kavramı, işaret ettiğim gibi aynı zamanda tarihsellik demektir ve bu, zamansallık kavramına işaret eder. Dünyevi bakışın karşıtı olan bakış kendisini sonsuzluk, ezeli-ebelik, eş deyişle zaman dışılık fikrine dayandırmaktadır. Bu bakımdan dünyevi bakış her şeyin zamana ve harekete ve değişime dair olduğundan hareket ettiği için ilkesel olarak tarihsel bir bakıştır. İşte Nazizmin yok etmeye giriştiği ve 20. yüzyıl insanlığının mirasını üstlendiği fikirler bunlardır. Frankfurt Okulu’nun kurucu figürü olan Adorno ve Horkheimer, Nazizmi aydınlanmacı düşüncenin bir sonucu olduğunu iddia etmekle Aydınlanmanın bir anti-diyalektiğini yazarlar. Aydınlanmanın diyalektiği özgürlük perspektifi ile donatılmıştır.

Bu Aydınlanmacı fikirler karşısında alınan tavır bugün 21. yüzyılda da faşizm ile demokrasi, ilericilik ile gericilik arasındaki uzlaşmaz kopuşa işaret eder. Bu aydınlanmacı fikirler, ırkçılığa, kadın ve insan düşmanlığına karşı, insanlığın ilerlemesi için kendi yüzyılımızda da sahiplenip geliştirilmesi gereken fikirlerdir.

