Maden arama ve demiryolu yapımıyla Avrupa’ya kaçırılan fosillerimizin öyküsü…
Tıpkı arkeolojik değerlerimiz gibi fosil değerlerimiz de Avrupa’da. Özellikle Viyana, Londra (British Museum) ve Almanya Ulusal Doğa Müzeleriyle, irili- ufaklı kent ve üniversite müzelerinde hem ziyarete açık alanlarda hem de depolarda ülkemizden alınmış brakiyopod (kolayaklılar) gibi nadir omurgasızlarla, balık gibi nadir omurgalılara ait makrofosil örnekleri arşivlenmiş durumda. Bu yazıda, Münih’deki (Almanya) Ludwig-Maximilien Üniversitesi Paleontoloji Müzesi’ndeki gergedan fosilleri özelinde konuya bir örnekleme bulacaksınız.

Ludwig-Maximilien Üniversitesi, Almanya’nın en büyük ikinci devlet üniversitesi. Köklü bir geçmişe sahip olan bu üniversitenin kuruluşu 1472 yılına kadar gidiyor. Günümüzde dört ayrı kampüste eğitim veren üniversitede bir de Paleontoloji Müzesi var. Müze, Almanya Ulusal Doğa Müzesiyle ilişkili olarak faaliyet gösteriyor. Müzede, Mesozoyik (İkinci Zaman) sürüngenleri ve özellikle Senozoyik (Üçüncü Zaman) memelileri olmak üzere iri omurgalı fosilleri sergileniyor. Erken filler, kılıç dişli kaplanlar ve gergedanlar bu fosillerin en dikkat çekenleri. Bunlar, Pliyosen ve Pleyistosen’e kadar çıkmakla birlikte özellikle Miyosen yaşlı seviyelerden alınmış örnekler ve hemen hemen neredeyse tamamı Anadolu’nun örnekleri!

Bu müzede, ülkemizin Konya- Kayadibi, Afyon- Garkın-Susuz-Yaylacılar, Kütahya- Sabuncu-Sofça, Ankara- Gölbaşı-Zivra-Kalecik, Çandır, Muğla- Çatakbağyaka yörelerinden alınmış fosil örnekler ziyaret salonlarını ve depoları doldurmuş vaziyette!

Özellikle Orta Miyosen’e (14 milyon yıl önce) yaşlandırılan Prosantorhinus ve Lartetotherium gibi kısa bacaklı gergedan cinsleriyle, Geç Miyosen’e yaşlandırılan (8 milyon yıl önce) Acerorhinus zernovi, Chilotherium kowalevskii gibi boynuzsuz gergedan türleri müzenin egemen fosil örnekleri. Denilebilir ki, Anadolu’nun neredeyse tüm paleogergedanları bu müzeye gitmiş!
Sistematik sınıflamada gergedangiller (Rhinocerotidae) ailesinden (familya) olan gergedanlar, memeliler (mammalia) sınıfının tek toynaklılar (Perissodactyla) takımından. Bu takımda, gergedanlardan başka at, eşek, zebra gibi atgillerle tapirler var. Gergedan fosillerine Eosen devrinden (56 milyon yıl önce) itibaren rastlanıyor. Miyosen döneminde tür ve birey sayısı bakımından çeşitlenen gergedangillerin (Rhinocerotidae) birçoğu Miyosen sonunda yani Miyosen/Pliyosen geçişinde Avrasya’da büyük oranda yok oluyor.
Ağır ve hantal gövdeli, kalın derili ve otçul hayvanlar olan gergedanların günümüzde yaşayanlarında burun kemiğinin üstünde bir veya iki boynuz mevcut. Ayaklarında, toynak denilen tek bir tırnak ve bu geniş, kalın tırnakla çevrilmiş üçer parmak bulunuyor. Türlerini birbirinden ayıran en önemli fark, burunlarının üstündeki boynuzların bir ya da iki tane olması. Jeolojik devirlerde yaşayan gergedanların öncüllerinde boynuz yok. Günümüzde gergedanların üçü Asya‘da, ikisi Afrika‘da olmak üzere savana ekosistemlerinde çok küçük popülasyonlar halinde yaşayan beş türü biliniyor. Bunların da soyları, insan faaliyetlerinin neden olduğu etkenlerden (antropojenik) dolayı yok olma tehlikesi altında.
Avrupa müzelerinde gergedanlarla birlikte bulunan iri omurgalılara ait fosillerimiz, genellikle Miyosen devresine ait. Zaten Miyosen devresi (23.8-5.3 milyon yıl önce), karalarda ve denizlerde memelilerin çeşitlendiği bir devre. Denizlerde Balina, Deniz İneği gibi iri memelilerle birlikte, uzunluğu 20 metreye ulaşabilen dev köpek balıkları da yaygın ve egemen. Bu devrin karalarında ormanların azalıp, çöl, savan denilen otlak alanlar ve tundra ortamlarının yaygınlaşmasına bağlı olarak yeni bir canlı çeşitlenmesi var. Mevcut canlıların morfolojik farklılaşmalarla ortama uyum sağlamaya çalışması sonucunda özellikle kuş ve memelilerde yeni türler ortaya çıkmış ve böylece bu devre biyoçeşitliliğin zirveye çıktığı bir devre olmuş. Uçamayan dev kuşlar, üç parmaklı atlar, develer, değişik özellikteki gergedanlar, dört dişli filler (Gomphotheridae) ve primatlar (Anthropoidler) bu devrede yaygınlaşmış. Geç Miyosen dönemde Avrasya ve Afrika’nın geniş bölgelerine yayılmış olan bu fauna, zamanın Anadolu coğrafyasında da yaşamış. Geç Miyosen Anadolusunda görülen memeli faunaları ekolojik olarak bu dönemde Batı Avrupa’dan Çin’in doğusuna kadar, çoğunlukla Avrasya’nın orta enlemlerindeki habitatlarda savana benzeri açık alanlara uyum sağlamışlar. Zaten Anadolu’da bugüne kadar yapılan paleontoloji ve jeoloji araştırmaları, bu coğrafyanın Neojen Dönem (23.03-2.58 milyon yıl) boyunca Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında memeli türleri için önemli bir biyocoğrafik bölge oluşturduğunu göstermiş durumda.

Anadolu’nun bugünkü karaları büyük ölçüde Geç Miyosen’de (11,6-5,3 milyon yıl önce) yükselmiş. Özellikle İç Anadolu, Karadeniz, Marmara ve İç Ege bölgeleri karasallaşarak paleocoğrafik özellikleriyle günümüzdeki konumuna yaklaşmaya başlamış. Bu nedenle, özellikle Miyosen devresi olmak üzere Anadolu’da yaygın yüzlekleri ve bu yüzleklerde de omurgalılara ait fosil yatakları var. Geç Miyosen karasal çökellerinde yapılan kazı çalışmaları, bu lokalitelerde bulunmuş faunaların kıtalararası biyocoğrafik etkileşimlerine de işaret eden önemli taksonomik kompozisyonları simgeliyor olması bakımından önemli.
Daha özel ortamlar gerektirdiği ve bulunuşu mikrofosillerde olduğu gibi sistemli olmadığı için omurgasız ve omurgalılara ait makrofosiller tüm dünyada ve ülkemizde bilimsel anlamda çok değerliler.
Can alıcı soru: Bu değerlerimiz nasıl Avrupa’ya gitti?
Arkeolojik değerlerimizin Avrupa’ya gidişinde; Padişah tarafından hediye edilme, yapılan anlaşma koşulları gereğince ve kaçırılma örnekleri mevcut. Örneğin, Almanya’daki Pergamon Müzesi’ndeki “Bergama Sunağı”nın gidişi, 2. Abdülhamid döneminde 1878 yılında Osmanlı-Almanya arasında yapılan anlaşmada, çıkarılan eserlerin 1/3’inin kazı yapan devlete verilmesini öngören maddeyle açıklanmaya çalışılıyor(?). Anadolu kapılarının Alman ve İngiliz araştırıcılara açıldığı Padişah Abdülaziz dönemine ise kaçırılma olayları damga vuruyor. Bunlardan en bilineni 1871’de Truva kazılarına (Çanakkale) başlayan Schliemann’ın, sistemsiz olarak yaptığı kazılarla elde ettiği değerleri 3 parti halinde kaçırması.
Fosil değerlerimizin kaçırılmasında ise daha çok maden arama ve demiryolu yapımı rol oynuyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; önceleri sanayi kuruluşlarının yetersiz olması, sonraları da kapitülasyonlar nedeniyle madenlerin ülke yararına kullanılmadığı, Avrupalıların kendi fabrikaları için ülkemiz madenlerinden faydalandıkları görülüyor. Burada, madenler ve maden sevkiyatının demiryollarıyla nakliyesinin hızlandırılması aşaması olarak iki aşama ve bu aşamalarda madenler için “Türk-Alman Linyit Araştırmaları Projesi” ve verilen diğer demiryolları imtiyazlarıyla birlikte “Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi” arkeolojik, paleontolojik, biyolojik değerlerimizin Avrupa’ya gidişindeki ana başlıklar olarak dikkat çekiyor.
Fosil değerlerimizin kaçırılmasında ise daha çok maden arama ve demiryolu yapımı rol oynuyor.
Tarihsel süreç incelendiğinde, Osmanlı Devleti’nde ancak II. Abdülhamid döneminde stratejik bir önem atfedilerek demiryolu yatırımlarına öncelik verilmeye başlandığı görülüyor. Osmanlı topraklarında herhangi bir emperyalist emeli olmadığı düşünülen tek büyük devletin de Almanya olduğu önkabulüyle demiryolu imtiyazları genellikle Almanlara verilmiş. Ancak, tek bir ülkeye bağımlı kalmamak için İngiltere ve Fransa da bu demiryolu imtiyazlarından pay almış.

Bu imtiyazlardan en büyüğü olan “Bağdat Demiryolu Projesi”nin, aslında Almanya’nın Orta Doğu’ya girerek İngiltere karşısında avantajlı duruma geçmek istemesi şeklinde de özetlenebilecek olan, Alman emperyalizminin Osmanlı’ya sızdığı proje olduğu düşünülüyor. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında araştırma yapan Alman arkeologlar, paleontologlar, biyologlar ve diğer bilimsel topluluklar da demiryolunu finanse eden sermayeyle bağlantılı olarak bölgeye gelmişler. Çünkü Alman sermayesi kullanılarak, Berlin-Bağdat arasını demiryolu aracılığıyla birbirine bağlayacak olan bu projeyle “…. hattın geçtiği bölgelerdeki tüm yer üstü ve yer altı kaynaklarının işletilmesi için Alman sermayesiyle kurulmuş olan Anadolu Demiryolu Şirketi’ne imtiyaz verilmiş.”
Almanlar, “Bağdat Demiryolu” hattının yapımını öncelikli olarak kendi stratejik planlarını gerçekleştirmek için isteseler de Rusya, İngiltere ve Fransa Ortadoğu’daki çıkarlarını tehdit ettiği gerekçesiyle bu projeye hep karşı çıkmışlar. Yapımı 1880’lerde başlayan proje, 1903’ten itibaren fasılalarla devam ederek iki dünya savaşına da tanıklık etmiş. I. Dünya Savaşı’nın sonunda ancak Nusaybin’e kadar gelebilmiş olan demiryolu projesi, 1940’da İngilizler tarafından tamamlanabilmiş. “Bağdat Demiryolu” projesi, demiryollarının emperyalist araçlara dönüşmesinin bir örneği olarak kalmış ve hiçbir zaman arzu edilen stratejik hedeflere uygun bir şekilde kullanılamamış. Ancak, “…. hattın geçtiği bölgelerdeki tüm yer üstü ve yer altı kaynaklarının işletilmesi…” imtiyazı kullanılarak Anadolu’daki arkeolojik, paleontolojik, biyolojik değerlerin keşfedilmesi ve büyük çoğunluğunun götürülmesiyle bir başka stratejik hedefe ulaşılmış.
“Bağdat Demiryolu Projesi”nin, aslında Almanya’nın Orta Doğu’ya girerek İngiltere karşısında avantajlı duruma geçmek istemesi şeklinde de özetlenebilecek olan, Alman emperyalizminin Osmanlı’ya sızdığı proje olduğu düşünülüyor.
Cumhuriyet döneminde madenlerin ülkemizin sanayileşmesinde kullanılması fikri ilk kez İzmir’de toplanan “Türkiye İktisat Kongresi”nde (1923) ele alınmış. ‘30’lu yıllarda, önce İller Bankası (1933), Etibank, Sümerbank gibi maden yataklarının çıkarılıp, işletilmesi için kredi sağlayacak bankaların kurulması (1935), maden arama faaliyetleri için Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün kurulması (1935), kükürt, kömür ve bakır madenlerinin yabancı sermayede olan hisselerinin satın alınması, maden çıkartılan bölgelere demiryolu/liman yapımlarına başlanması, Karabük Fabrikalarının temellerinin atılması gibi adımların atılmasından sonra madencilik faaliyetleri hız kazanmış. Ancak, II. Dünya Savaşı’nın başlaması bazı olağanüstü uygulamaları da beraberinde getirmiş. 26 Ocak 1940’ta yürürlüğe giren “Milli Koruma Kanunu” ile Zonguldak Kömür Havzasında bulunan İş Bankası’na ait Maden Kömürü İşleri, İtalyan sermayeli Türk Kömür Madenleri ve diğer küçük işletmeler birleştirilerek Etibank Ereğli Kömür İşletmelerinin yönetimi altında birleştirilmiş. 1939-1945 yılları arasında, Raman’da ekonomik olarak işleyecek değere sahip petrol bulunmuş, Karabük Demir Çelik Fabrikaları, krom, bakır madenleri üretime geçmiş, böylece madenlerin savaş ekonomisi içinde Türkiye için döviz kaynağı olarak kullanılmasının yolu açılmış.
Bu noktada, 1924’den 1944’e kadar artarak ve kesintisiz devam eden Türkiye-Almanya ekonomik ilişkilerine yakından bakmakta fayda var. Özellikle II. Dünya Savaşı yılları olan zaman diliminde Türkiye ile Almanya arasında yoğun bir ticari ilişki yaşanmış, maden ihracatının zirveye çıktığı dönem olarak kayda geçen bu dönem bir anlamda Alman Sanayi Devrimi’nin de gerçekleştiği dönem olmuş.
1940’lı yıllarda ülkemizdeki Linyit yataklarının envanterini oluşturmayı amaçlayan ve maden rezervlerinin araştırılması ve tespiti amacıyla kurulmuş olan Maden Tetkik Arama Enstitüsü’yle birlikte oluşturulan “Türk-Alman Linyit Araştırmaları Projesi” de, linyit araştırmaların yapıldığı bölgelerdeki tüm yer üstü ve yer altı kaynakları için Almanlara imtiyaz vermiş. Bu envanter çalışması sonucunda, Linyit yataklarımızın oluşumunun değişik yaşta olmakla birlikte genellikle Miyosen ve Pliyosen yaşlı olduğu, Eosen-Oligosen yaşlı linyit yataklarının daha az olduğu belirlenmiş. Örneğin Yerköy, Çeltek linyitlerinin Üst Kretase ve Eosen; Soma, Seyitömer, Değirmisaz, Tavşanlı, Ağaçlı linyitlerinin Oligosen-Miyosen; Erzurum ve Ankara ili sınırları içindekilerin Üst Neojen’e ait olduğu belirlenmiş. Anadolu’da bulunan fosil lokalitelerinin birçoğu da bu Türk-Alman Linyit Araştırmaları Projesi sırasında keşfedilmiş. Zaten Avrupa müzelerinde bulunan fosil değerlerimiz de aşağı- yukarı aynı coğrafyalardan gitme!
Anadolu’da bulunan fosil lokalitelerinin birçoğu da bu Türk-Alman Linyit Araştırmaları Projesi sırasında keşfedilmiş. Zaten Avrupa müzelerinde bulunan fosil değerlerimiz de aşağı- yukarı aynı coğrafyalardan gitme!
Bir denge politikası yürüterek savaşın dışında kalmaya çabalayan Türkiye, savaşın müttefik devletler lehine gelişmesiyle birlikte, 1943 yılından itibaren savaşa girmesi yönünde baskılara uğramış, silah sanayisinde kullanılan kromu Almanya’ya ihraç etmesi, ticari ilişkilerini sürdürmesi Amerika ve İngiltere’nin Türkiye’ye nota vermesiyle sonuçlanmış ve böylece iki ülke arasındaki ticari faaliyetler durdurulmuş. Türk-Alman ticari ilişkileri ancak 1949’da tekrar başlayabilmiş.

Böylece hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki ilişkiler nedeniyle Anadolu’nun madenleriyle birlikte, arkeolojik, paleontolojik (fosil) ve biyolojik değerleri Avrupa’ya götürülmüş. Halen de iyi denetlenmeyen ortak projeler yoluyla bunun tam olarak önüne geçildiğini savunamayız!
Sonuç
Anadolu’nun sahip olduğu zengin fosil yatakları özellikle memeli türlerinin evrimi ve biyocoğrafik dağılımı, dünyanın doğa tarihi ve doğal miras araştırmaları açısından son derece önemli.

Son yıllarda çoğunlukla üniversite araştırma gruplarının yüzey araştırmaları ve kazı çalışmaları artmış, Bursa- Paşalar, Burdur, Nevşehir, Kırşehir, Çanakkale, Denizli, Çankırı- Çorakyerler, Çorum, Kırıkkale- Delice, Kayseri- Yamula Barajı çevresi, Kahramanmaraş- Gavur Gölü Bataklığı, Iğdır- Tuzluca gibi Geç Eosen’den (40 milyon yıl önce)- Miyosen-Pliyosen’e kadar yaşlandırılan 300 kadar fosil lokalitesi bilinir hale gelmiş. Böylece, “götürülen” değerleri tekrar elde etme imkânımız mevcut.
Ülkemizin eşsiz doğa örneklerini, gelişmiş ülkelerin müzelerinde hayranlık, kıskançlık, kızgınlık ve derin üzüntüyle izlemekten, ancak doğal mirasımıza sahip çıkıp, bunların halkın eğitsel, kültürel, turistik ve ekonomik kalkınmışlığına hizmet edebildiği, arşivlenerek gelecek kuşaklara aktarılabildiği, toplumsal bir bilinçle sahiplenildiği, korunma altına alındığı, bilimsel çalışmalarla desteklenen daha çok sayıda Doğa Tarihi Müzesi’ne sahip olduğumuzda kurtulabileceğiz.
Kaynaklar
Avcı, R., 2015, Sömürünün Ulaşım Aygıtları: Bağdat Demiryolu Özelinde Alman Emperyalizmi / Transportation Devices of Exploitation: German Imperialism Especially at Bagdad Railway, Dergipark, Cilt: 6 Sayı: 2, s. 263 – 282.
İnan, N. (2008). Jeolojik Miras ve Doğa Tarihi Müzeleri. Bilim ve Teknik Dergisi, 493, 80-84.
İnan, N., 2017, Tarihsel Jeoloji, Jeolojik Zamanda Yaşam ve Önemli Evrim Adımları, 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, 224s.
Kahya, Ö., 2016, Anadolu Üst Miyosen Dönem Rhinocerotidae faunası. Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Antropoloji Ana Bilim Dalı, Paleoantropoloji Bilim Dalı, Yüksek Lisans tezi, 125.
(Chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://acikerisim.cumhuriyet.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12418/12234/%C3%96zge%20KAHYA%2010131640%20ANTROPOLOJ%C4%B0.pdf?sequence=1&isAllowed=y)
Karavar, H., 2020, İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’de Madenciliğin Durumu (1939-1945), MT Bilimsel, Yıl:8, Sayı:18.
https://anabilgi.anadolu.edu.tr/?contentId=230395
https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-detay&Alan=sosyal&Id=AWkJ5oHwV_NiHlSgzrQw
https://dergipark.org.tr/tr/pub/iutarih/issue/31576/398371
https://dergipark.org.tr/tr/pub/mukaddime/issue/19680/210183
https://doi.org/10.19059/mukaddime.16663
https://tr.wikipedia.org/wiki/Gergedan
https://tr.wikipedia.org/wiki/Almanya-Türkiye İlişkileri
https://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCnih_Ludwig_Maximilian_%C3%9Cniversitesi

