Bu okullara öğrenciler yalnızca akademik başarılarına göre değil, ailelerinin kimliklerine göre de seçiliyor. Doktorların çocukları doktorlarla, büyük şirket yöneticilerinin çocukları birbirleriyle aynı sıralara oturuyor.
Eğitim, idealde eşitleyici bir güçtür. Her çocuğa, kim olursa olsun, potansiyelini gerçekleştirme fırsatı sunmalıdır. Ne yazık ki, bazı özel okullarda bu ideal tersine dönmüş durumda. Eğitim, artık bilgi vermekten çok, seçilmişleri daha da ayrıcalıklı kılmanın, onları toplumun en tepesine taşımanın aracı hâline geliyor. Bu okullarda öğrenciler değil, adeta küçük firavunlar yetiştiriliyor.
Buradaki “firavun”, tarihsel bir unvandan çok simgesel bir durumu anlatıyor: dokunulmazlık, üstünlük ve ayrıcalık. Bu okullara öğrenciler yalnızca akademik başarılarına göre değil, ailelerinin kimliklerine göre de seçiliyor. Doktorların çocukları doktorlarla, büyük şirket yöneticilerinin çocukları birbirleriyle aynı sıralara oturuyor. Böylece kapalı bir elit çevre kendi içinde yeniden üretiliyor. Öğrencilerin arkadaşları, öğretmenleri, hatta oynadıkları oyunlar bile seçkinlik üzerine kuruluyor. Zamanla bu çocuklar, toplumun geri kalanını anlamamaya, hatta küçümsemeye başlıyor. Aileleri ise, çocuklarının toplumun farklı kesimlerinden gelen akranlarıyla aynı ortamda bulunmasını bile istemiyor.
Bu sistemin en tehlikeli yanı ise görünmeyen yüzünde gizli: Eğitim artık yalnızca bilgi sunmuyor, toplumdaki hiyerarşiyi yeniden üretiyor. Okullar, sınıf atlamanın değil, sınıf ayrımının kalıcılaştığı mekânlara dönüşüyor. Oysa bir toplumun geleceğini belirleyen şey, yalnızca kimin zirvede olduğu değil, herkesin potansiyelini gerçekleştirebildiği adil bir düzendir. Asıl önemli olan, herkesin çalışarak bir yerlere gelebileceğine duyduğu inançtır.
Eğer eğitim sistemi yalnızca “kimi” yetiştirdiğine odaklanırsa, “nasıl” insanlar yetiştirdiğini gözden kaçırır. Ve işte o zaman şu soruyu sormak gerekir: Biz çocuklarımızı insan olarak mı yetiştiriyoruz, yoksa yeni firavunlar mı?

