GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Dil anne karnında öğrenilir
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Dil anne karnında öğrenilir
BilimHaber

Dil anne karnında öğrenilir

Yazar: GazeteBilim Çeviri Yayın Tarihi: 26 Ağustos 2024 27 Dakikalık Okuma
Paylaş
bebek
Dil öğrenimi anne karnında parçalarüstü birimler ile başlar. Anne karnında konuşmaya maruz kalmak beyinde kalıcı değişikliklere yol açarak yeni doğanın daha önce duyduğu dillere karşı duyarlılığını arttırır. (Görsel: Pinterest)

Bebekler doğduğunda anadillerinin aksanıyla ağlamaya başlarlar. Peki dil nasıl olur da anne karnında başlar?

Darshana Narayanan

Çeviren: Pınar Daylan

Yerinde duramayan bazı bebekler ilk ağlama için doğumu beklemezler. Rahmin içinde ağlanması vagitus uterinus (vagire latince feryat etmek anlamına gelir) adında az rastlanan ancak belgelere dayanan bir olgudur. Efsaneye göre İsa’nın on iki havarisinden biri olan Aziz Bartalmay, anne karnında ağlamıştır. Benzer şekilde İranlı peygamber Zerdüşt’ün de doğumundan önce ses çıkardığı söylenmektedir. Vagitus uterinus’un anlatımları Babil, Asur, Antik Yunan, Roma ve Hindistan’daki yazılarda görülmektedir. Doğum uzmanı Malcolm McLane 1897 yılında ABD’de bir hastanede meydana gelen bir olayı şöyle anlattı:

“Bir hastayı sezaryen için hazırlarken henüz doğmamış bebeği ağlamaya başladı ve birkaç dakika boyunca da ağlamaya devam etti. Bu durum üzerine ilgili hemşire dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini dua edercesine birleştirdi.”

Bir başka çocuğun ise doğumundan on dört gün önce ağladığı belirtilmektedir. 1973 yılında Belçika’daki doktorlar ağlayan üç fetüsün hayati organlarını tespit ettiler ve vagitus uterinus’un bir sıkıntının belirtisi olmadığı sonucuna vardılar. İzlanda’daki “köpeklerin rahminde havlayan yavrular” efsanesi bu olgunun başka hayvanlarda da gözlemlendiğini göstermektedir. İzlanda efsanelerine göre köpeklerdeki vagitus uterinus gelecek büyük olayların haberini simgelemektedir.

Ağlama eyleminin gerçekleşmesi için hava gerekmektedir. Mide ve göğüs kafesindeki kasların koordineli hareketleri havayı akciğerlerden dışarı ve ses tellerinden yukarıya doğru zorlayarak havanın titreşmesine ve vızıltıya benzer bir ses üretmesine neden olmaktadır. Bu ses dalgaları daha sonra ağızdan geçerek çenelerin, dudakların ve dilin hassas hareketleriyle onları tanıdığımız ses sinyallerine dönüştürmektedir. Bunun sonucunda da ağlamanın ritmik sesleri ortaya çıkmaktadır.

Vagitus uterinus ancak son üç aylık dönemde rahim zarında bir yırtık olduğunda gerçekleşmektedir. Yırtık, rahim zarına hava girmesine neden olur böylece fetüsün ses çıkarmasını sağlar. Vagitus uterinus bilim adamlarına fetüsün sese ilişkin organlarına dair ilk bilgileri sunarak ağlama eyleminde yer alan vücut parçalarının ve sinir sistemlerinin doğumdan önce tamamen işlevsel olduğunu göstermiştir. Bir bebeğin yüksek, tiz ve etkileyici olan ağlaması onun ilk iletişim eylemidir. Bebeğin ihtiyaçlarının göz ardı edilme olasılığını azaltan basit bir adaptasyondur. Bunun yanında bebekler yalnızca dikkat çekmek için ağlamamakta, ağlarken konuşma seslerinin üzerinde de çalışmaktadırlar. Hatta yeni doğan bebekler ana dillerinin aksanıyla ağlamaktadırlar. Ünlü seslere yakın sesler çıkarırlar, homurdanır ve ciyaklarlar. Bunlar protofon denilen sonunda konuşma seslerine dönüşen seslerdir.

Bebekler doğdukları andan itibaren iletişim kurmaktadır. Bu davranışların gelişimsel kökenlerine ilişkin titiz analizler, bilim insanları arasında bile rastlanabilen popüler inanışın aksine bunların beyin yapılarımızda yerleşik olmadığını veya genlerimiz tarafından önceden belirlenmediğini ortaya koymaktadır. Son araştırmalar bu davranışların rahimdeki beyin, vücut ve çevre arasındaki sürekli etkileşim yoluyla kendi kendine oluştuğunu göstermektedir.

Başlangıçta dünya şekilsiz ve boş, her yer karanlık ve henüz fetüs olarak adlandırılamayacak kadar genç olan embriyo, rahimdeki amniyotik kesenin içinde yüzer. Hiçbir şey göremez, duyamaz, koklayamaz ve tadamaz. Sıcaklık, soğukluk, basınç veya acı hissedemez. Kendi konumunu veya yönünü algılayamaz, hareket edemez. Hamileliğin yedinci haftasında C şeklindeki büyük kafalı, küçük kuyruklu, gözleri, kulakları, ağzı, gövdesi ve perdeli uzuvları olan embriyo hareket etmeye başlar. Aynı hafta, embriyo işlev kazanan ilk duyu olan dokunma hissini kazanmaya başlar ve dünyası artık biçimsiz ve boş değildir. Hareketler duyuları, duyular da hareketleri tetikler. Böylece bu duyu-motor döngüsü sayesinde embriyo bedenini ve dünyayı keşfetmeye başlar. Ses davranışları gelişmeye başlar.

Yaşayan bir insan fetüsünü gösteren ilk film Ocak 1933’te Pittsburgh Üniversitesinden anatomist Davenport Hooker tarafından yapıldı. Artık fetüsün dünyasını gözlemlemenin doğal olduğunu düşünüyoruz ancak ultrason teknolojileri şaşırtıcı derecede yakın zamanlara dayanıyor. Ultrasonografi, öncesinde borulardaki kaynak kusurlarını tespit etmek için kullanılırken 1950’lerin sonlarında Glasgow’da bir doğum uzmanı olan Ian Donald ultrasonografiyi ilk kez bir fetüsü görüntülemek için kullanmıştır. Galileo Galilei’nin 1609’da teleskopunu gökyüzüne doğrulttuğu, William Herschel’in 1781’de Uranüs’ü keşfettiği bilgilerini göz önünde bulundurduğumuzda anlıyoruz ki kendi rahmimizin içine bakmadan çok daha öncesinde gökyüzünü gözlemlemiştik.

Hooker insan duyu-motor aktivitesinin gelişimsel sırasını incelemek istiyordu, Bilim insanları kurbağa balıkları, su kaplumbağaları, güvercinler, kediler, koyunlar gibi başka türler üzerinde benzer birtakım çalışmalar yapmıştı ancak 1933’te Hooker’ın insan rahminin içine bakma imkânı yoktu. Bu yüzden yerel bir hastane ile kürtajla alınan fetüsleri henüz hayattayken filme almak için hazırlıklar yaptı. O zamanlar hem tıp camiası hem de halk kürtajla alınan fetüsleri tedavi amaçlı olmayan araştırmalar için kabul edilebilecek bir konu olarak görmüyorlardı. Antropolog Lynn M. Morgan “Icons of Life: A Cultural History of Human Embryos” adlı kitabında şu gözlemini belirtiyor: “Hooker, meslektaşları ya da çevresindekiler fetüsleri insanlıktan çıkarmamışlardı çünkü zaten hiçbir zaman insanileştirmemişlerdi.” 

Hooker ilk zamanlarda fetal hareketlerin tekrar tekrar izlenmediği sürece doğru bir şekilde incelenemeyecek kadar hızlı olduğunu ortaya çıkardı. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir sinema kamerası aldı ve çevirme kolunu bir ayak pedalıyla değiştirdi. Böylece bir yandan kamerayı çalıştırırken bir yandan da fetüs üzerinde çalışmak için ellerini kullanabildi. Kürtaj ameliyatının yapıldığı bir gün hastaneye gitti ve ekipmanını yakındaki bir gözlem odasına kurdu. Hooker’ın çalışmalarındaki fetüsler kürtaj sebebiyle ölme aşamasında olduğundan zaman çok önemliydi. Genç fetüsler yalnızca yedi ile on dakika yaşayabiliyorken daha fazla yaşayabilen fetüsler için bu süre yirmi dakikaydı. Kamerayı önceden çalıştırmak için fetüsün tahmini yaşından yola çıkarak boyutuna yakın olan bir plastik oyuncak bebek kullandı.

Hooker fetüsü alır almaz onu kameranın altına ılık tuzlu suyla dolu sığ bir havuza yerleştirdi ve plasentayı ayırdı. Bunu yapması birkaç dakikasını aldı. Daha sonra fetüsü hareketlendirmek için ağız avuç içi, gövde ve uzuvlar gibi kısımlarını ince insan veya at kılı ile okşadı. 25 yıl içinde yaşları 6 hafta ile 45 hafta arasında değişen ve kürtajla alınan 149 fetüsü filme aldı.  Fetüslerin süresi dolduğunda Hooker, daha sonra fetal sinir sisteminin yapısal gelişimini incelemek için fetal dokuyu iş arkadaşı Tryphena Humprey’e teslim etti.

Hooker ve Humphrey çok küçük fetüslerin hareket edemediğini ortaya koydu. 7. haftanın ortasında perioral bölgenin (üst dudak, alt dudak ve burun deliklerinin kanatları) hafifçe okşanması, fetüsün rahatsız edici kıldan keskin bir şekilde uzaklaşmasına neden oldu. Ancak vücudunun geri kalanı duyulardan yoksundu. 8-9,5 hafta sırasında alt çene bölgesinde ağzının ve burnunun kenarlarında algılama vardı. 11.haftaya doğru yüzünün üst bölgeleri dokunma hissini algılayabiliyordu. Ardından gelen iki veya üç gün sonra ise fetüsün tüm yüzü dokunmaya duyarlı hale geldi. Aynı hafta fetüs ilk kez alt çenesini hareket ettirdi. 12 ile 12,5 hafta arasında fetüsün refleksleri gelişti; Hooker dudaklarını okşadığında fetüs vücudun tüm üst kısmını hareket ettirmek yerine bu sefer dudaklarını kapatmıştı. 13,5 ile 14,5 haftalıkken ağzını açıp kapatıyor, yüzünü buruşturuyor, dilini hareket ettiriyor hatta yutkunuyordu.

Hooker ve Humphrey’in çalışması gezegenimizi paylaşan diğer hayvanlarla olan yakın evrensel bağımızı ortaya çıkarmış oldu. Su kaplumbağası, güvercin, kedi, koyun gibi diğer memeliler, zaman çizelgeleri farlılık gösterse de benzer bir gelişim sıralamasını paylaşmaktadırlar. Kendi türümüz de dahil olmak üzere bu türlerin tümünde ilk devreye giren duyu dokunma olup beşinci ve en büyük kranial (kafatası) sinir olan trigeminal sinir tarafından harekete geçirilmesiyle perioral bölgede başlamaktadır. Bu sinir, duyusal girdileri beyne taşır böylece yüzümüze ve ağzımızın iç kısmına doğru gerçekleşen dokunmayı deneyimleme becerisi sağlar. Buna ek olarak beyinden gelen motor çıktılarını, çene hareketlerinden sorumlu kaslara ileterek algılama ve ses çıkarma becerisi kazandırır.

Memphis Üniversitesi’nden Kimbrough Oller tarafından erken doğan bebekler üzerinde yapılan son araştırmalar 32 haftalık doğan fetüslerin yalnızca ağlamayıp aynı zamanda konuşmaya dönüşen bebek sesleri olan protofonlar ürettiklerini ortaya çıkardı. Bu durum hamileliğin son üç ayındaki bir fetüsün yeni doğmuş bir bebeğin çıkardığı tüm sesleri çıkarabileceği anlamına gelir.

Doğum, fiziksel ve sosyal çevremizde çok büyük değişikliklere neden olsa da doğumdan sonraki yaşam aslında doğumdan önceki yaşamın devamıdır.

Hooker’ın bulgularının siyasi sonuçları da oldu. Ölümünden üç yıl önce yayınlanan “Hayatın İlk Dokuz Ayı” (1962) adlı popüler kitapta Hooker’ın fetüsleri, kürtaja veya bu fetüslerin nerden geldiğine değinilmeden insan gelişiminin harikalığını ve güzelliğini göstermek için kullanıldı. Bunun yerine fetüsler plasental bir kapsül içinde uzayda seyahat eden minik astronotlar olarak resmedildi. Bu tasvirler, bağımsız fetal yaşam efsanesinin yayılmasına yol açtı ki bu, Hooker araştırmaya başladığında kamuya açık olmayan bir düşünce tarzıydı. 1970’lerde kürtaj karşıtı aktivistler, ABD Yüksek Mahkemesi’ne verilen bilgilendirmeler de dahil olmak üzere, davalarını savunmak için onun çalışmalarını kullanmaya başlamıştı. 

Pensilvanya’daki Swarthmore Koleji’nden gelişimsel biyolog Scott Gilbert hamileliğin görsel tasvirlerinin çoğunun yanıltıcı olduğunu söylüyor. Anne ve fetüs bir arada bir boşluklu birbirlerinden ayrı değillerdir. Her ne kadar sürekli bu şekilde tasvir edilse de fetüs bir kabın içinde kiracı değildir. Bunun aksine anne ve fetüs; arterleri, damarları ve zarları paylaşırlar. Plasenta hem anne hem de fetus dokularından oluşan bir organdır. Gilbert, “Fetüsün bittiği ve rahmin başladığı yeri gösteren net bir sınır yoktur.” diye açıklıyor. Anne ve fetüs birleşik bir anatominin yanı sıra kardiyovasküler, pulmoner, bağışıklık ve metabolik sistemleri de paylaşır. Hamilelik annenin fizyolojisini hem kendisinin hem de fetüsün hayatta kalmasına yardımcı olacak şekilde değiştirir. Yoksulluğa, savaşa, kirliliğe veya aşırı sıcaklara maruz kalma gibi annenin fizyolojisini sarsan çevresel faktörler fetüsü de etkilemektedir. Kesin bilimsel terimlerle söylemek gerekirse ne fetüs ne de anne geleneksel bir biyolojik “birey” değil, kaynaşmış bir varlıktır. Fetüslere annelerinden ayrı bir kişilik kazandırmaya yönelik siyasi dalaverelerin temeli bilime dayanmamaktadır.  

Hooker’ın araştırmasından bu yana geçen 65 yıl içinde ultrason teknolojisindeki ilerlemeler gelişim psikologlarının, fetal yüzleri oldukça ayrıntılı bir şekilde gözlemlemesine olanak sağladı. Daha sonra tam ve sağlıklı bir yaşam sürdüren fetüslerde ağlamaya benzer hareketler belgelendi.

Peki ses çıkarma becerimiz nasıl ortaya çıkıyor? Doğamızda mı var? Doğuştan mı geliyor, içgüdüsel mi, programlanmış mı ya da genlerimizde mi mevcut? Yoksa bu beceri edinilmiş, öğrenilmiş ya da çevreye maruz kalınarak mı kazanılmış?  Rahimde bile konuşma öğreniminden bahsedebilir miyiz? Eğer öyleyse konuşma becerimizde ne kadar payı var? Örneğin yüzde 80’i doğuştan yüzde 20’si öğrenme mi? Yoksa 30/70’mi?

Bu dersi doktoramı kazandığım Princeton Üniversitesi’nde Asif Ghazanfar liderliğindeki Gelişimsel Nöromekanik ve İletişim Laboratuvarı’nda çalışırken öğrendim. Ses çıkarmak gibi bir davranış doğum sırasında gerçekleştiğinde bunun büyük ölçüde doğamızda olduğu düşünülmektedir. Ancak rahmin içine bakıldığında bu davranışın gelişimsel bir sürecin sonucu olduğu ortaya çıkmakta ve bu süreç hiçbir şekilde tam olarak doğuştanlığa ya da öğrenmeye yorulamaz. Doğamız öğrenmeyi, öğrenme de doğamızı şekillendirir ve bu bir dualiteden ziyade Möbiüs şeridi gibidir.

7 Temmuz 2011 günü öğleden sonra Brezilyalı-Japon tıp doktorluğundan nörobilime geçen laboratuvar arkadaşım Daniel Takahashi ile birlikteydim. 1920’lerden kalma neo-gotik bir binanın loş bir odasındaydık ve bir elimde ultrason çubuğu öbür elimde de buzlu şeker vardı. Hamile olan hastamız da ikimizin arasında duruyordu. Hastamız mikroplardan, midesinden damlayan ultrason jelinden, hatta Takahashi’nin nazikçe tutan ellerinden endişe duymuyordu çünkü aklı yalnızca buzlu şekerdeydi. Görevimiz zaten kolay olmadığından bu durum işimize geliyordu. Ufacık akrobatik fetüsünü rahminin enginliğinde bulmamız ve ultrason makinesine bağlı bir DVD oynatıcıyla fetüsü kaydederken bir yandan da fetüsün yüzünü gözlemlememiz gerekiyordu. O gün çabamızın üzerine şansımız da yaver gidince neredeyse 30 dakika boyunca yüzünü izleyebildik ve bazı anlarda ağzını hareket ettirdiğini gördük.

Hamile olan hastamız aslında kapalı alanda çiftler halinde barındırılan beş dişi ve beş erkekten biri olan bir marmoset maymunuydu. Ona Laurie, arkadaşına da John adını verdik. Laurie, maymunlarımız arasında hamile kalan ve bebeğini doğuma kadar taşıyan ilk maymundu. Fetüsün ağız hareketlerini, hareketin ilk gününden doğumdan önceki gününe kadar gözlemleyebildik, ölçebildik ve karakterize edebildik ki bu insanlar üzerinde gerçekleşmesi pek mümkün olmayacak bir girişim.

Marmosetler Brezilya’da bulunan bir Yeni Dünya maymun türüdür. Yaklaşık 35 milyon yıl önce türümüzle ortak bir ataları vardı. Uzak bağlarımıza ve sincap benzeri görünümlerine rağmen marmosetler birçok yönden insanlara benzerler. Fizyolojik olarak bizden 12 kat daha hızlı gelişiyorlar ancak beyin ve vücut kısımları kabaca bizimkiyle aynıdır. Anne, baba ve çocuklardan oluşan 3 ile 15 kişilik aile birimlerinde yaşarlar. Bazen geniş aile üyeleri ve bağı olmayan yetişkinler onlarla birlikte yaşarlar. Hem tek eşlilikle hem de çok eşlilikle meşgul olup yaşlı olan aile büyükleri çocuk yetiştirmeye yardımcı olurlar. Marmosetler konuşkandır ve bizim gibi birbirleriyle sırayla konuşurlar. Yeni doğan marmosetler ağlar ve birtakım sesler çıkarırlar. Bu sesler insan protofonlarıyla kıyaslanabilir ancak formları daha çok yetişkinlerinkine benzer. En ilgi çekici kısım ise Takahashi ve Ghazanfar’ın, marmoset bebeklerinin insan bebeklerinin yaptığı gibi ebeveynlerinin dönütlerini kullanarak konuşmayı öğrendiklerini keşfetmeleriydi. Bir marmoset fetüsünün ses gelişiminin bizim ses gelişimimize benzer olması oldukça muhtemeldir.

Jack diye adlandırdığımız Laurie’nın fetüsü, ilk başlarda çok az ağız hareketi yapıyordu. Bu hareketler Jack’in doğumdan sonra yaptığı hareketlerden farklı görünüyordu.

Bilimsel çalışmalarda çeşitli türlere ait erken fetal hareketlerin tanımları birbirine çok benzemektedir. Tavuk embriyoları sarsıcı tipte çırpınma, seğirme ve ara sıra kafa sallama davranışları sergilerler. Kedi fetüsleri amaçsız, kıvranan bir gövde ile baş ve bacak hareketleri yaparlar. İnsan fetüsleri anlık irkilmeler, soyutlanma hareketleri ve seğirmeler gösterirler. İşte Jack, insan fetüsünün davranışlarını sergiliyordu.

Hooker ve o dönemin diğer bilim adamları tüm fetal hareketlerin öncelikle dış uyaranlarla uyarılan refleksifler olduğunu düşünüyorlardı. Artık fetal hareketlerin ilkinin kendiliğinden olduğunu, önce kaslarda tetiklendiğini daha sonra omurilikten veya beyin sapından kaslara gönderilen elektrik darbeleriyle tetiklendiğini biliyoruz. Fetal hareketler kendiliğinden olabileceği gibi annenin karnını ovuşturması veya fetüsün kendi vücuduna dokunması gibi çeşitli uyaranlarla da tetiklenebilir.

Fetüsün eylemleri her ne kadar amaçsız görünse de aslında önem taşır. Kasların, tendonların, bağların, kıkırdakların ve kemiklerin büyümesini sağlar. Sensörimotor devrelerinin gelişimini yönlendirirler. Genel hareketler (kol, bacak, boyun ve gövde hareketleri), fetüsün kendi biçimini ve vücut pozisyonunu geliştirmesine yardımcı olan aktivitelerdir. Soyutlanma hareketleri, dokunsal geri bildirimler yoluyla vücudun beyinle bağ kurmasına yardımcı olur. Uyku sırasında meydana gelen seğirmeler ise beynin devrelerini test etme yoludur. Davranışsal sinirbilimci Mark Blumberg bu hareketi bir santral operatörünün her bir anahtarda hangi ışığın açıldığını test etmek için anahtarları teker teker açmasına benzetmektedir.

Jack büyüdükçe daha aktif hale geldi. Ağzını daha çok oynattı. Hareket kalıplarının düzensizliğini ölçtüm ve azaldığını gördüm. Başka bir deyişle bu, Jack’in eylemlerinin kaotikliğinin azaldığı anlamına geliyordu. Artık ağzını başından bağımsız olarak hareket ettiriyordu. Dikkat ederseniz Hooker da insanlarda benzer bir gidişatı gözlemlemişti. Onun çalışmasında da 7,5 haftalık fetüsün ağzını okşadığında vücudunun üst kısmı tamamen uzaklaşıyordu. Zamanla vücut parçaları daha fazla özerklik kazanmış ve 12,5 haftada fetüs buna yalnızca ağzını kapatarak tepki vermişti.

Yaşayan bir varlığın içine bakıp tam olarak neler olduğunu bilmek zordur ancak Japonya’daki bir grup robotbilimci, insan gelişimini tersine çevirerek ve insansı robotlar üretmeye çalışarak ipuçları sağladılar. Tokyo Üniversitesi’nden Yasuo Kuniyoshi, Hiroki Mori ve Yasunari Yamada fetüsün motor gelişimini canlandırdılar. İlk olarak bilgisayarda oluşturulan fetüs, elastik bir zarla çevrelenen yapay bir rahmin içine yerleştirildi ve rahim sıvıyla dolduruldu. Biyolojik olarak doğru bir kas-iskelet gövdesi ve dokunsal reseptör dağılımı ile olgunlaşmamış nöral devrelere sahipti. Fizyolojimiz gibi görünüşte fiziksel bağlantılara sahip bir şey bile yalnızca genler tarafından şekillendirilemez. Biyofiziksel olaylar, (hücrelerdeki kimyasal reaksiyonlar, hücrelerin içindeki ve üzerindeki basınçlar ve çekim gibi) genleri açıp kapatarak hücrelerin nasıl bölündüğünü, hareket ettiğini, hücre kaderini nasıl belirlediğini ve dokular ile vücut parçalarının nasıl gruplandığını etkiler.

Canlandırılmış fetüsün nöral devreleri hareketle tetiklendi. Fetüs hareket ettikçe dokunma reseptörleri sıvının hareket eden vücuduna uyguladığı basıncı tespit etti. Bilgi, sinir sistemine iletildi. Her bir kasın hareketi hem o kasın aldığı duyusal girdiyi hem de yakınındaki kasların aldığı duyusal girdiyi etkiliyordu. Bazen izole bir hareket, vücudun bir kısmını diğeriyle temas ettirerek dokunan kısmın aktif, dokunulan kısmın ise pasif olarak uyarılmasına neden oluyor.

Başlangıçta büyük ve ayrımlaştırılmamış devreler birden fazla vücut parçasını kontrol ediyordu (örneğin hem başı hem gövdeyi kontrol eden tek bir motor birimi gibi). Gelişim ilerledikçe beyin, vücudundan gelen dönütlere yanıt vererek bu büyük birimlerin daha küçük, daha kesin olarak kontrol edilen birimlere bölünmesine neden oldu. Böylece canlandırılmış fetüsün nöral devreleri öğrenmeye başlamış oldu.

Sinirbilimcilerin nöronlar arasındaki bağlantıların gücünü ayarlayan biyolojik süreç için bir anımsatıcısı var: “Birlikte tutuşanlar, birlikte tutunur. Bağını bitirenler, ağını yitirir.”  Akılda kalıcı kafiye, (Fire together, wire together. Out of sync, lose your link.) nörobiyolog Carla Shatz’a atfediliyor ve beynin, tekrar tekrar birlikte etkinleşen nöronlar arasındaki bağlantıları zayıflatarak kendini yeniden yapılandırdığı anlamına geliyor. Zayıf bağlantılar ise en sonunda budanıyor.

Fetüsün kas-iskelet sistemi gerçek hayatta olduğu gibi canlandırmada da hareketliliğin hem olanaklarını hem de kısıtlamalarını belirledi. Örneğin bir insan kafası iki faset eklemi etrafında dönerek bize yeterli bir hareket aralığı sağlasa da bu aralık tek bir faset eklemi etrafında dönen baykuş kafasına kıyasla daha kısıtlıdır.

Canlandırılmış fetüs büyüdükçe rahim duvarıyla daha fazla fiziksel temasa geçti. Bu durumda amniyotik sıvıdan gelen zayıf ve sürekli duyusal sinyalleri, duvara çarpan kısa ve keskin kuvvet izledi. Beyin bunu algıladığında ise fetüs, eylemlerini değiştirdi.

Fetüs vücudu tıpkı bizimki gibi dokunmaya karşı farklı hassasiyetler barındırır. Örneğin ağız bölgesi dokunsal reseptörler açısından yoğunken başın üst kısmı o kadar yoğun değildir. Canlandırılmış fetüs olgunlaştıkça daha hassas kısımlarına sık sık dokunurken diğer bölgelere nadiren dokunuyordu. Bu davranış kol hareketlerini sıklıkla ağızlarına yönlendiren ve hatta ellerinin oraya gelmesini bekleyerek ağızlarını açan gerçek fetüslerin izlenimini veriyor.

Canlandırılmış fetüs büyümeye devam ettikçe vücudunun kafa gibi büyük kısımları rahim duvarı tarafından daha fazla kısıtlanmaya başladı ve yalnızca ağız gibi küçük bölgeler serbestçe hareket edebildi.

Nöral devreler tüm bu beklenmedik durumlara yanıt verdi ve vücut daha hassas bir şekilde kontrol edilir hale geldi. Fetüs artık bebekler gibi hareket ediyordu. Gerçek hayatta üçüncü üç aylık dönemde en sık görülen eylemler yüzle ilgilidir: yüze dokunan eylemler, kaşların çatılması gibi yüz ifadeleri ve ağız hareketleri. Yeni doğmuş bir bebekte görülen tüm davranışlar bir noktada fetüste de gözlemlenmiştir.  Fetal hareketlerin kendini organize etmesi beyin, vücut ve çevre arasındaki sürekli, karşılıklı etkileşimler yoluyla gerçekleşir.

Jack de canlandırılmış fetüsler gibi başını nadiren hareket ettirirken ağzını bağımsız olarak hareket ettirmeye başladı. Ağız hareketlerinin dönemsel profillerini bebekken yaptığı hareketlerle eşleştirmek için aslında genellikle sahte imzaları tespit etmek için kullanılan bir DTW (dinamik zaman bükme) algoritması kullandı. DTW bir profilin diğeriyle eşleşmesi için ne ölçüde eğri olması gerektiğini belirten bir mesafe puanı oluşturur. Algoritma Jack’in ağzı ve başının ayrılmasına paralel olarak ağız hareketlerinin bir alt kümesinin bebekliğinde ailesine seslenirken yaptığı ağız hareketleriyle neredeyse aynı hale geldiğini ortaya koydu. Fetal Jack, hayatta sıklıkla kullanacağı davranış dağarcığını genişletmişti.

Ghazanfar ve Takahashi ile ilk kez primat üzerinde yapılan çalışma, doğumda ses çıkarma becerisinin doğuştan olmadığını ortaya koydu. Doğuştan olmanın aksine ses, üretilmeden önce bile uzun bir doğum öncesi gelişim döneminden geçer. Marmoset ve primatların dil için öncülleri vardır ancak nihayetinde dil insanlara özgüdür. Yeni doğmuş bir bebekken bile konuşmayı tercih ederiz, ana dilimizi tanır anne kanındayken sık sık duyduğumuz hikayeleri hatırlarız. Bebekken, ağlamak bir yana, ana dilimizin aksanıyla ağlarız. Bu eşsiz insan davranışlarının gelişim sürecini anlamak için işitme eylemine yönelmemiz gerekir.

Biz insanlarınki de dahil olmak üzere kuşların ve memelilerin duyu sistemleri sabit bir düzende gelişir. İşitme ise sondan ikinci sırada, görme sisteminden hemen önce, gelişir. İnsanın işitsel sistemi sarmal ganglion nöronlarının işitsel reseptörlerimizi (iç kulaktaki tüy hücreleri) beyin sapına ve şakak lobumuza bağladığı 24 ila 28 hafta arasında çevrimiçi hale gelir. İşitme üçüncü üç aylık dönemde tamamen işlevsel hale gelir.

İşitme genellikle koyunlar üzerinde incelenir. Koyunların kulakları hem işitmenin anne karnında gelişmesi hem de orta ve iç kulak büyüklüğü açısından biz insanlarınkine benzerler. Florida Üniversitesi’nden Ken Gerhardt, Robert Abrams ve meslektaşları fetüsün işitsel reseptörlerinin hangi konuşma sinyallerini alıp beyne ilettiğini incelemek için iç kulağına küçük bir elektronik cihaz yerleştirdi. Daha sonra anne koyunun yanına yerleştirilen bir hoparlör aracılığıyla 48 ingilizce cümle dinlettiler. Cihaz tarafından yakalanan sesler fetüsün iç kulağında kaydedilen konuşma sinyallerinden orijinal cümleleri çözmeye çalışan yetişkin insanlara tekrar dinletildi. Toplamda cümlelerin yaklaşık yüzde 41’ini çözdüler. “s” ve “h”veya “f” gibi yüksek frekanslı ünsüzleri kaçırma veya karıştırma eğilimdeydiler. “Sis” gibi bir kelime kolaylıkla “siz” veya “his” ile karıştırılabilir. Düşük frekanslı ünlüler ise daha olduğu gibi duyuldu.

Ünlü sesler fetüsün iç kulağına yüksek frekanslı ünsüz harflerden daha iyi nüfuz eder çünkü rahim ortamı 600 Hz üzerindeki ses frekanslarını emen ve boğan bir alçak geçiş filtresi görevi görür. Bireysel konuşma sesleri, rahimde bastırılırken öne çıkan şey perde, yoğunluk ve süredeki farklılıklardır. Dilbilimciler bunu parçalarüstü birimler (vurgu, ton, ezgi, kavşak,durak) diye adlandırır.

Konuşmaya müzikal niteliğini veren şey parçalarüstü birimlerdir. Birinin konuşmasını dinlediğimizde parçalarüstü onun duygularını, niyetini ve mesajının genel anlamını yorumlamamıza yardımcı olur. Farklı dillerin farklı parçalarüstü kalıpları vardır. Ana dili İngilizce, Fransızca veya İtalyanca olan kişiler kelimeleri daha belirgin kılmak için hece süresinde farklılığa giderler. Anadili İngilizce olan kişiler “”to Ro:me” ifadesini sesletirken Rome’daki o sesini çıkarırken to’dakini çıkarmazlar. Anadili Japonca olan biri bunun yerine perdede bir değişikliğe gider. Örneğin Tokyo’ya dikkat çekmek istediği için “Tokyo kara” der. Nawal Abboub, Thierry Nazzi ve Judit Gervain Avrupa’nın en büyük pediatri hastanelerinden birinde yeni doğanların beyinlerini görüntülemek için NIRS (kızılötesi spektroskopi) kullandılar. Bunun sonucunda bebeklerin ana dillerindeki parçalarüstü kalıpları öğrendikleri bilgisine ulaştılar.  

Dil öğrenimi anne karnında parçalarüstü birimler ile başlar. Anne karnında konuşmaya maruz kalmak beyinde kalıcı değişikliklere yol açarak yeni doğanın daha önce duyduğu dillere karşı duyarlılığını artırır. Annenin sesi rahimdeki en baskın ve istikrarlı ses olduğundan fetüsü etkileme konusunda ilk tecrübeyi fetüsü taşıyan olarak anne alır. Eğer anne iki dil konuşuyorsa bebeği her iki dil için de eşit tercih edecek ve ayırt edecektir.

Fetüsün doğal parçalarüstü bilgisi algının ötesine geçer. Kathleen Wermke, Anne Christophe ve Paris Würzburg’taki meslektaşları yalnızca tek dil konuşan ailelerden gelen 30 Alman ve 30 Fransız yeni doğmuş bebeğin ağlamalarını kaydedip incelediler. Fransız yeni doğanların alçaktan yükseğe doğru artan bir ses tonuyla ağlamaya eğilimliyken Alman yeni doğanların daha çok yüksekten alçağa düşen bir ses tonuyla ağlamaya eğilimli olduklarını ortaya koydular. Konuşma biçemleri, Fransızca ve Almanca konuşan yetişkinlerin aksanlarıyla tutarlıydı.

Yeni doğanlar sadece ana dillerinin parçalarüstü birimlerini ezberlemekle kalmamış bu birimleri kendi sesletimlerinde taklit etmek için aktif olarak ses telleri aracılığıyla havayı hareket ettiriyor ve ağızlarının hareketlerini kontrol ediyorlardı. Bebekler doğar doğmaz iletişim kurmaya başlar ve bu yetenekleri doğumdan önceki dokuz ay içinde gelişir.

Sonunda ortaya ne çıkacağı belli olan hiçbir genetik plan ya da program yoktur. Dolayısıyla bu davranışların nasıl ortaya çıktığı gerçeği çok daha karmaşık ve zariftir. Genlerden kültüre kadar birçok nedensellik düzeyindeki sürekli etkileşimler yoluyla gelişirler. Davranışları şekillendiren süreçler, milisaniyelik hücresel süreçlerden binlerce yıllık evrime kadar birçok zaman ölçeğinde ortaya çıkıyor.

O halde tüm bu faktörlerden hangisi ses gelişiminin ana unsurudur? Genlerimiz mi yoksa beynimiz mi? Bebekler iletişimlerinin ne kadarını doğaya ne kadarını öğrenmeye borçludur? Yoksa yalnızca bir tanesine mi borçludur? Ne yazık ki bu soruların henüz bilimsel olarak savunulabilir bir dayanağı yoktur.

Gelişim, temel nedenler ile destekleyici nedenler arasındaki ayrıma bel bağlamaz. Bunların hepsi temel, yakından bağlantılı ve nedensel katkılardır. Sonuç olarak yapay hiyerarşilerimizi bir kenara bıraktığımızda Tabiat Ana’nın kendisi aslında bu ayrımlara çok az önem vermektedir.

Kaynak: https://aeon.co/essays/how-fetuses-learn-to-talk-while-theyre-still-in-the-womb (son erişim tarihi: 24.08.2024).

Etiketler: dil, dil öğrenme, genetik
GazeteBilim Çeviri 26 Ağustos 2024
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Yazar: GazeteBilim Çeviri
GazeteBilim Haber ve Çeviri Birimi gönüllü, kolektif bir topluluktur ve profesyonel nitelikte çeviri katkılarına açıktır. İletişim için gazetebilimceviri@gmail.com.
Önceki Yazı çin Çin’in yeşil dönüşümü ekonomik kalkınmayı teşvik edecek!
Sonraki Yazı böcek Thomas Moffett ve Böceklerin Tiyatrosu

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Araştırmalara göre, mizah, yaşlı yetişkinlerin yaşlanırken yollarını bulmalarına yardımcı oluyor

Yaşlı yetişkinler, mizahı bir başa etme mekanizması ve sevdiklerini kaybetmenin ya da sevdiklerinin genel iyilik halinde görülen gerilemelerin karşısında metanetli…

Psikoloji
20 Nisan 2026

Su arıtma teknolojileri neden önemli?

Su altyapılarının yok edilmesi, bölgelerin tarihsel olarak kurduğu hidrolojik sistemi çökertmekte, deniz ve kara canlılarının ağır metaller ile zehirlenmesine neden…

Ekoloji
20 Nisan 2026

Okul saldırıları: Çoktan endişelenmemiz gerekiyordu!

Çünkü kitlesel saldırıya kadar bireysel şiddetin ne boyutlara geldiğini herkes görüyordu.

Psikoloji
17 Nisan 2026

Toplumsal iklimin iyileştirici ve hastalandırıcı gücü

Gençler şiddet uyguluyorsa “cezaları artıralım”, okulda şiddet varsa “oyunları yasaklayalım”. Toplumsal iklim değişmeden bu adımların hiçbir yararı olmaz.

Psikoloji
16 Nisan 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?