Marmara Bölgesi’nde 2026 yılında yaşanan olay, mevcut bilimsel veriler ışığında istilacı bir türün yayılışı olarak değil, Türkiye’de doğal yayılış gösteren yerli bir türün çevresel koşullara bağlı doğal popülasyon dalgalanmasının ve buna bağlı görünürlüğünün artmasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Prof. Dr. Hasan Sevgili
Ordu Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü*
Tarihsel bilgi
Çekirge salgınları üzerine yapılan araştırmalar, özellikle Afrika, Yakın Doğu, Orta Doğu ve Avrasya’da tarihsel kayıtların derlenmesinden başlayarak günümüzde iklim değişikliği, uzaktan algılama, ekolojik modelleme ve erken uyarı sistemlerini kapsayan disiplinler arası bir yapıya dönüşmüştür (Peng et al., 2020; Çıplak, 2021; Klein et al., 2021). Çekirge istilaları, insanlık tarihinin tarıma dayalı ilk yerleşik toplumlarından itibaren belgelenmiş en eski biyolojik afetlerden biridir (Şekil 1-2). Günümüze ulaşan en eski yazılı kayıtlar, yaklaşık MÖ 3200–3000 yıllarına tarihlenen Erken Sümer dönemine ait ritüel tabletlerde görülmektedir. Barton (1913), bu tabletleri (Şekil 1) bir rahip ya da büyücünün çekirge istilasını uzaklaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği kurban ve arındırma ritüellerini anlatan metinler olarak yorumlamış; Horne (1917) ise aynı metni “The Locust Charm” başlığıyla yeniden yayımlayarak tabletin çekirge ve tırtıl istilalarına karşı uygulanan dinsel ritüelleri kaydettiğini belirtmiştir (Şekil 2). Bu belgeler, çekirgelerin yalnızca tarımsal bir tehdit olarak değil, aynı zamanda dini ve toplumsal yaşamı etkileyen olağanüstü felaketler olarak algılandığını göstermektedir. Bununla birlikte, modern değerlendirmelerde bu erken Sümer metninin çekirge zararına ilişkin yorumunun filolojik açıdan kesin olmadığı, ancak olası en eski kayıt olarak kabul edildiği belirtilmektedir (Lecoq & Cease, 2022).

Eski Yakın Doğu’da çekirge istilalarına ilişkin daha güvenilir yazılı kayıtlar, MÖ ikinci binyıldan itibaren artmaktadır. Kaynar’ın (2021) Hitit metinleri üzerine yaptığı inceleme, Hitit arşivlerinde çekirgelerin özellikle dini ritüeller, arındırma törenleri ve kehanet metinlerinde yer aldığını, buna karşın doğrudan tarımsal zararı belgeleyen yalnızca bir mektubun günümüze ulaştığını göstermektedir. Bu mektupta Kaška ülkesindeki tahılların çekirgeler tarafından tüketildiği bildirilirken, diğer metinlerde çekirgeler kıtlık, salgın ve diğer felaketlerle birlikte ülkeden uzaklaştırılması gereken kötülükler arasında sayılmaktadır (Kaynar, 2021). Lecoq ve Cease (2022) ise Mezopotamya’da yaklaşık MÖ 1770 yılına tarihlenen Mari belgelerini, çekirge yumurtalarının sistematik biçimde yok edilmesi gibi mücadele yöntemlerini de içeren ilk güvenilir yönetim kayıtları arasında değerlendirmektedir.

Modern çekirge biliminin kurucularından Uvarov (1944), çekirge sorununu “insanlığın karşılaştığı en eski tarımsal problem” olarak tanımlamış; Eski Mısır, Mezopotamya, Çin, Yunan ve Roma uygarlıklarının tamamında çekirge istilalarına ilişkin kayıtların bulunduğunu vurgulamıştır. Uvarov’a göre çekirge istilaları tarih boyunca yalnızca ürün kaybına değil, kıtlıklara, kitlesel göçlere ve toplumsal krizlere de yol açmış; 20. yüzyılın ilk yarısında ise dünyanın en az 77 ülkesini etkileyen küresel bir tarım sorunu hâline gelmiştir (Uvarov, 1944). Güncel bir sentez sunan Lecoq ve Cease (2022), binlerce yıllık tarihsel deneyimin ortak sonucunun, çekirge sürüleri oluştuktan sonra yapılan kitlesel mücadeleden ziyade, sürekli gözlem, erken uyarı ve erken müdahaleye dayalı önleyici yönetim stratejilerinin çok daha etkili olduğunu göstermektedir. Böylece yaklaşık beş bin yıllık tarihsel kayıtlar, çekirge istilalarının yalnızca biyolojik bir olay değil; ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal sonuçları bulunan, insanlık tarihinin en uzun süreli çevresel afetlerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye’de çekirge salgınları
Türkiye, tarih boyunca çekirge istilalarının sık görüldüğü ülkelerden biri olmuş ve özellikle Anadolu coğrafyası, ekolojik ve iklimsel özellikleri nedeniyle farklı çekirge türlerinin kitlesel popülasyon artışlarına uygun yaşam alanları sunmuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan süreçte meydana gelen istilalar, yalnızca tarımsal üretimi değil, sosyal ve ekonomik yaşamı da derinden etkilemiştir. Özer’in (2016) tarihsel arşiv belgelerine dayanan kapsamlı incelemesine göre, özellikle 1865, 1878, 1890 ve 1902 yıllarında Filistin ve Suriye’de başlayan büyük çekirge istilaları önemli zararlara yol açmış, ancak I. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan salgınlar Anadolu halkı üzerinde çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Bu dönemde savaş koşulları, ulaşım güçlükleri ve iş gücü eksikliği, istilaların etkisini daha da artırmış ve tarımsal üretimde ciddi kayıplara neden olmuştur (Özer, 2016).
Anadolu’da ekonomik açıdan en önemli istila türleri Fas çekirgesi (Dociostaurus maroccanus), Çöl çekirgesi (Schistocerca gregaria) ve İtalyan çekirgesi (Calliptamus italicus) olarak belirtilmektedir (Özer, 2016). Özellikle D. maroccanus ve C. italicus Anadolu’nun kurak ve yarı kurak bölgelerinde periyodik salgınlar oluştururken, S. gregaria ise daha çok güney sınırlarından ülkeye ulaşan göçmen sürüler halinde tehdit oluşturmuştur. Bu türlerin biyolojisi, üreme dönemleri ve yayılış alanları dikkate alınarak farklı mücadele stratejileri geliştirilmiştir.
Çekirge istilalarıyla mücadelede Osmanlı Devleti zamanla merkezi ve kurumsal bir yapı oluşturmuştur. İlk dönemlerde yerel yöntemlerle yürütülen mücadelelerin yetersiz kalması üzerine çekirge komisyonları kurulmuş, mücadele bölgeleri oluşturulmuş, müfettiş ve memurlar görevlendirilmiş ve 1912, 1916 ile 1926 yıllarında çıkarılan çekirge kanunlarıyla mücadele yasal bir çerçeveye oturtulmuştur. Mücadele çalışmalarına yalnızca devlet görevlileri değil, köylüler, askerler, öğrenciler, amele taburları ve gerektiğinde mahkûmlar da katılmıştır. Yumurtaların toplanması, yumurtlama alanlarının sürülmesi ve çapalanması, nimflerin mekanik yöntemlerle yok edilmesi, çinko levha uygulamaları, zehirli yemler ve kimyasal mücadele gibi yöntemlerin yanında, sığırcık ve leylek gibi doğal düşmanlardan yararlanılması da önerilen uygulamalar arasında yer almıştır (Özer, 2016).
Çekirge istilalarının etkileri yalnızca tarımsal üretimle sınırlı kalmamış, Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısını da derinden etkilemiştir. Ürün kayıpları nedeniyle kıtlık ve açlık yaşanmış, hayvancılık olumsuz etkilenmiş, fiyat artışları ve karaborsa yaygınlaşmış, vergi gelirlerinde önemli düşüşler meydana gelmiş ve devlet bütçesi üzerinde ciddi ekonomik yük oluşmuştur. Bunun yanında, birçok bölgede iç göçler yaşanmış, devlet tohumluk, yemlik ve para yardımları yapmak zorunda kalmış, bazı dönemlerde vergi ve borç ertelemeleri uygulanmıştır. Özer (2016), çekirge istilalarının Anadolu halkının kolektif hafızasında derin izler bıraktığını ve halk kültürüne türküler, anlatılar ve yerel hafızalar aracılığıyla yansıdığını vurgulamaktadır.
Eserin dikkat çekici sonuçlarından biri de çekirge istilalarının ulusal sınırlarla sınırlı olmayan bir sorun olduğunun ortaya konulmasıdır. Özellikle çöl çekirgesinin sınır aşan göç davranışı nedeniyle yalnızca ulusal önlemlerin yeterli olmayacağı, bölgesel ve uluslararası iş birliğinin zorunlu olduğu belirtilmektedir. Bu değerlendirme, günümüzde FAO tarafından yürütülen uluslararası çekirge erken uyarı ve izleme sistemlerinin temel yaklaşımıyla da uyumludur. Dolayısıyla tarihsel deneyimler, günümüzde iklim değişikliğinin etkisiyle artabilecek çekirge salgınlarına karşı erken uyarı sistemleri, uluslararası koordinasyon ve entegre zararlı yönetimi uygulamalarının önemini açıkça göstermektedir (Özer, 2016).
Anadolu’da çekirge istilalarına ilişkin en eski ayrıntılı tanıklıklardan biri, Diyarbakırlı Süryani rahip Mar Yeşua’nın (Joshua the Stylite) M.S. 500 yılına ait anlatılarıdır. Gazete İpekyol’da aktarılan bu kayıtlara göre, mart ayında yumurtalardan çıkan ve gökyüzünden yağarcasına çoğalan çekirge sürüleri Urfa, Resülayn ve çevresindeki bütün ekili alanları kısa sürede tüketmiş, daha sonra Asur bölgesinden Akdeniz’e kadar geniş bir alana yayılmıştır. İstilayı takip eden aylarda tarımsal üretimin tamamen çökmesiyle birlikte buğday fiyatları hızla yükselmiş, kıtlık ve açlık baş göstermiş, halk hayvanlarını değerinin altında satmak zorunda kalmış, birçok köy terk edilmiş ve geniş çaplı göçler yaşanmıştır. Yaşlılar, hastalar ve yoksullar ise hayatta kalabilmek için şehirlere sığınmış, böylece çekirge istilası yalnızca tarımsal üretimi değil, demografik yapı ve toplumsal yaşamı da derinden etkileyen büyük bir insani felakete dönüşmüştür (Gazete İpekyol, 2025).
Batı Anadolu’da da çekirge istilaları özellikle XX. yüzyılın başlarında önemli ekonomik ve sosyal sorunlara yol açmıştır. Sarçın’ın (2020) Ahenk ve Köylü gazetelerine dayalı incelemesine göre, 1913–1914 yıllarında İzmir ve Aydın Vilayeti’nde yaşanan çekirge felaketi üzerine devlet, çekirge komisyonları kurarak mücadeleyi kurumsallaştırmış; şehir mücadele bölgelerine (mıntıkalara) ayrılmış, ziraat müdürleri, müfettişler, jandarma birlikleri ve halkın katılımıyla topyekûn bir mücadele yürütülmüştür. Çekirge yumurtalarının toplanması, arazilerin sürülmesi, yakma yöntemi, petrol ve çeşitli ekipmanların kullanılması gibi mekanik ve kimyasal yöntemlerin yanı sıra yeni mücadele araçları da geliştirilmiş, görevlerini yerine getirmeyenlere para ve hapis cezaları uygulanmıştır. Buna rağmen özellikle savaş koşullarının da etkisiyle istilalar tarımsal üretimde önemli kayıplara, ekonomik yükün artmasına ve kıtlık tehlikesine neden olmuştur.
Konya Vilayeti, Osmanlı Devleti’nin çekirge istilalarından en sık etkilenen bölgelerinden biri olmuş; özellikle 1866–1917 yılları arasında Konya, Isparta, Burdur ve Antalya sancaklarında tekrarlayan istilalar tarımsal üretimde ciddi kayıplara yol açmıştır. Devlet ve yerel yönetimler, çekirge yumurtalarının toplanması, çekirge sürfelerinin hendeklere sürülerek imha edilmesi, arazilerin sürülmesi, çinkolu su kullanımı ve sığırcık ile karga gibi doğal avcılardan yararlanılması gibi yöntemlerle mücadele etmiş; bunun yanında askerler, memurlar, öğrenciler ve yerel halkın katılımıyla geniş çaplı seferberlikler düzenlemiştir. 1912 ve 1916 yıllarında çıkarılan çekirgeyle mücadele kanunlarıyla hukuki altyapı güçlendirilmiş, mücadele için bütçe ayrılmış ve yerel yönetimlerin sorumlulukları belirlenmiştir. Buna rağmen istilalar yalnızca ürün kayıplarına değil, vergi gelirlerinde azalmaya, ekonomik sıkıntılara ve bazı bölgelerde kıtlık tehlikesine de neden olmuştur (Gönüllü, 2012).
Yakın dönemde de Türkiye’de yerel çekirge salgınları görülmeye devam etmektedir. Örneğin, Haziran 2025’te Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesinde binlerce çekirgenin tarım alanları ve yerleşim yerlerinde yoğunlaştığı, ürünlere zarar verdiği ve İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından kimyasal mücadele başlatıldığı bildirilmiştir. Haber metninde tür belirtilmemekle birlikte, coğrafi dağılımı ve bölgede dönemsel olarak yüksek popülasyonlar oluşturması dikkate alındığında söz konusu çekirgelerin büyük olasılıkla Levant çekirgesi Calliptamus coelesyriensis Giglio-Tos, 1893 olduğu değerlendirilmektedir. Bu örnek, tarihsel dönemlerde olduğu gibi günümüzde de yerel popülasyon patlamalarının tarımsal üretim açısından önemli risk oluşturmaya devam ettiğini göstermektedir (Yıldırım, 2025).
Benzer şekilde, 2026 yılında Gümüşhane’nin Kelkit, Köse ve Merkez ilçelerine bağlı birçok köyde görülen yoğun çekirge popülasyonları özellikle ceviz ve meyve fidanlarında önemli zararlara neden olmuştur (Büyük olasılıkla Isophya spp.-Tettigoniidae, Orthoptera). Gödül, Kazanpınar, Kayadibi, Subaşı, Gökçepınar ve Kızılca köylerinde üreticiler, çekirge sürülerinin ekili alanlara hızla yayıldığını ve ürün kayıplarının arttığını bildirerek yetkililerden acil müdahale talebinde bulunmuştur. İl Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından kalıcı çözüm amacıyla planlanan havadan ilaçlama uygulamasının 2027 yılına ertelenmesi nedeniyle üreticiler, mevcut sezonda ekonomik kayıpların önlenemeyeceğini ifade etmişlerdir (Özdemir, 2026).
Aynı şekilde, 2026 yılında Adana’nın Feke ilçesine bağlı Gedikli Mahallesi ve çevresinde yerli çekirge popülasyonunda belirgin bir artış yaşandığı bildirilmiştir. Üreticiler, domates, biber, salatalık, fasulye ve lavanta başta olmak üzere sebze bahçeleri ile tarımsal üretim alanlarında önemli zararlar meydana geldiğini belirtmiş, özellikle Gedikli Yaylası’nda çekirge yoğunluğunun önceki yıllara göre belirgin şekilde arttığını ifade etmişlerdir. Üreticiler, artan sıcaklık ve nem koşullarının popülasyon artışını desteklediğini değerlendirerek, tarımsal kayıpların önlenmesi amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığı ile il tarım teşkilatlarından inceleme ve mücadele çalışmalarının başlatılmasını talep etmişlerdir (Koyutürk, 2026).
Burada değinemediğimiz diğer lokal çekirge istilaları ile birlikte bütün bu olayalar ülkemizde çekirge istilalarının her zaman görülebileceğini göstermektedir.
Güncel çalışmalar, çekirge salgınlarının temelinde yoğunluğa bağlı faz polifenizmi bulunduğunu göstermektedir. Uygun yağış, toprak nemi ve bitki örtüsü koşullarında yalnız yaşayan bireyler sürü oluşturan gregaryen faza geçerek kitlesel göçlere neden olmaktadır (Meynard et al., 2017; Meynard et al., 2020; Herbillon et al., 2024). İklim değişikliği de son yıllarda çekirge salgınlarının en önemli belirleyicilerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Aşırı yağışlar, tropikal siklonlar, sıcaklık anomalileri, toprak nemi ve ENSO gibi büyük ölçekli iklim olaylarının salgın riskini artırdığı; buna karşılık etkin izleme ve yönetim uygulamalarının bu riski önemli ölçüde azaltabildiği bildirilmektedir (Liu et al., 2024; Herbillon et al., 2024; Meynard et al., 2020).
Decticus albifrons istilacı bir tür mü?
2026 yılı temmuz ayının üçüncü haftasında (özellikle 17 Temmuz civarında), başta Tekirdağ ve İstanbul olmak üzere Marmara Bölgesi’nde görülen Beyaz Yüzlü Çalı Çekirgesi (Decticus albifrons (Fabricius, 1775)) bireyleri sosyal medya ve ulusal basında geniş yankı uyandırmıştır. “Balkanlar’dan Türkiye’ye istilacı çekirgeler geliyor”, “İstanbul’u dev çekirgeler bastı”, “Marmara Bölgesi’nde dev çekirge alarmı”, “Kemalpaşa’da dev çekirge paniği” ve “İstanbul’da görülen büyük çekirgeler istilacı değil, öldürmeyin” gibi birbirinden farklı ve çoğu zaman sansasyonel başlıklarla servis edilen haberler, kamuoyunda kısa sürede bir çekirge istilası algısı oluşturmuştur.
Bunun üzerine Tarım ve Orman Bakanlığı, 21 Temmuz 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, İstanbul ve Marmara Bölgesi’nde tarımsal üretimi tehdit eden herhangi bir çekirge istilasının bulunmadığını duyurmuştur. Bakanlık, kamuoyunda paylaşılan görüntülerdeki bireylerin büyük ölçüde doğal yayılış gösteren yerli türlere ait olduğunu, İstanbul’da yoğun olarak gözlenen türün ise tarımsal zararlı olmayan, aksine ekolojik dengede önemli rol oynayan Beyaz Yüzlü Çalı Çekirgesi (Decticus albifrons) olduğunu belirtmiştir. Açıklamada ayrıca bazı çekirge türlerinin iklim koşulları ve üreme dönemlerine bağlı olarak belirli yıllarda popülasyon artışı gösterebileceği, bunun doğal bir ekolojik süreç olduğu ve biyolojik açıdan gerçek bir “istila” olarak değerlendirilmemesi gerektiği vurgulanmıştır. Tarımsal açıdan risk taşıyan çekirge türlerinin ise Bakanlığın izleme ve erken uyarı programları kapsamında düzenli olarak izlendiği ifade edilmiştir (Tarım ve Orman Bakanlığı, 2026). Bu olay, biyolojik gözlemlerin sosyal medya ve dijital haber platformlarında bilimsel doğrulama yapılmaksızın “istila” söylemiyle sunulmasının kamuoyunda yanlış algılar ve gereksiz endişe oluşturabileceğini gösteren güncel bir örnek niteliğindedir.
Türkiye’de D. albifrons‘un varlığı uzun yıllardır bilinmekte olup türün Anadolu’daki yayılışı ilk kapsamlı faunistik çalışmalardan itibaren kayıt altına alınmıştır (Ramme, 1951; Karabağ, 1958). Daha sonraki yıllarda gerçekleştirilen bölgesel araştırmalar, türün Batı Anadolu, Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da geniş bir dağılışa sahip olduğunu ortaya koymuştur (Salman, 1978; Ünal, 1999, 2006; Sevgili & Çıplak, 2000; Sevgili ve ark., 2011). Dolayısıyla 2026 yılında Marmara Bölgesi’nde gözlenen bireyler, Türkiye faunasına yeni katılmış istilacı bir türe değil, uzun yıllardır ülkemizde doğal olarak yayılış gösteren yerli popülasyonlara aittir. Bu değerlendirme, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2026 yılında yaptığı açıklamayla da uyumludur (Tarım ve Orman Bakanlığı, 2026).
Decticus cinsi taksonomi, yayılış ve ekolojik özellikler
Güncel taksonomik sınıflandırmaya göre Decticus Serville, 1831 cinsi, üçü fosil olmak üzere toplam dokuz türü kapsamaktadır. Günümüzde yaşayan altı geçerli tür; D. albifrons, D. annaelisae, D. aprutianus, D. loudoni, D. nigrescens ve D. verrucivorus’tur (Cigliano ve ark., 2026). Fosil türler ise †D. antiquus, †D. extinctus ve †D. umbraceus olarak bilinmektedir. Cins içerisinde yalnızca D. verrucivorus alttür düzeyinde çeşitlenme göstermekte olup güncel taksonomide on bir alttür tanınmaktadır. Ayrıca özellikle nominotip alttür (D. verrucivorus verrucivorus) için literatürde çok sayıda sinonim isim önerilmiş olması, türün uzun taksonomik geçmişini ve geniş coğrafi yayılışını yansıtmaktadır (Cigliano ve ark., 2026). Avrupa’da yayılış gösteren iki Decticus türü olan D. verrucivorus ve D. albifrons, başta renklenme, ön kanatların radyal bölgesindeki beneklenme ve kanat uzunluğu olmak üzere çeşitli morfolojik özellikler bakımından birbirinden ayrılabilmektedir (Şekil 3). Bu türlerin temel ayırt edici karakterleri Tablo 1’de özetlenmiştir (Ragge ve Reynold, 1998).

Tablo 1. Decticus verrucivorus ve Decticus albifrons türlerinin temel morfolojik ayırt edici özellikleri (Ragge & Reynolds, 1998’e göre düzenlenmiştir).
| Karakter | Decticus verrucivorus | Decticus albifrons |
| Genel görünüm | Yeşil, kahverengi veya her iki rengin karışımı olabilir. | Her zaman kahverengidir. |
| Karıştırılabileceği tür/cins | Yeşil bireyler Tettigonia türleriyle karıştırılabilir. | Kahverengi D. verrucivorus bireyleriyle karıştırılabilir. |
| Ön kanatlar (tegmina) | Ön kanatlar belirgin koyu beneklidir; özellikle radyal bölgede iri koyu lekeler bulunur. | Ön kanatlarda belirgin koyu beneklenme bulunmaz. |
| Radyal bölge | Ön kanadın radyal bölgesi belirgin koyu beneklidir. | Radyal bölgede belirgin koyu beneklenme görülmez. |
| Kanat uzunluğu | Kanatlar genellikle arka dizlere kadar ulaşır veya daha kısadır; özellikle yüksek rakımlarda yaşayan popülasyonlarda daha da kısadır. | Kanatlar arka dizlerin belirgin şekilde ötesine uzanır. |
| En güvenilir ayırt edici özellik | Belirgin koyu benekli ön kanatlar ve nispeten kısa tegminalar. | Uzun tegminalar (arka dizleri aşar) ve her zaman kahverengi vücut rengi. |
Bu yazı kapsamında hazırlanan D. albifrons ve D. veruucivorus türlerine ait dağılım haritaları, ağırlıklı olarak Global Biodiversity Information Facility (GBIF) ve iNaturalist veri tabanlarından elde edilen açık erişimli kayıtlar kullanılarak oluşturulmuştur (Şekil 4). Belirgin koordinat hataları ve yinelenen kayıtlar ayıklandıktan sonra veriler R ortamında haritalandırılmıştır. Yerel faunistik çalışmaların tamamı değerlendirmeye dâhil edilmediğinden, hazırlanan haritalar türlerin kesin dağılış sınırlarını değil, mevcut açık erişimli kayıtlar temelindeki yaklaşık coğrafi dağılımlarını göstermektedir. GBIF ve iNaturalist kayıtları, incelenen Decticus türlerinin Türkiye ve diğer ülkelerdeki genel dağılım örüntülerini ortaya koyarken, ülkeler arasındaki kayıt yoğunluğu farklılıklarının büyük ölçüde örnekleme çabası, veri paylaşım düzeyi ve gözlemci etkinliğinden kaynaklandığı dikkate alınmalıdır.

Yakın akraba tür D. verrucivorus üzerinde gerçekleştirilen markalama–yeniden yakalama çalışmaları, türün yayılış ekolojisi ve habitat bağlantısı hakkında önemli bilgiler sağlamıştır. Schuhmacher ve Fartmann (2003), 1.975 birey üzerinde yürüttükleri araştırmada bireylerin çoğunun kısa mesafelerde hareket ettiğini, ancak özellikle dişilerin beklenenden daha uzun mesafeler kat edebildiğini göstermiştir. En uzun hareket mesafesi dişilerde 1.098 m, erkeklerde ise 481 m olarak belirlenmiştir. Aynı çalışmada çam ormanlarının popülasyonlar arasında güçlü bir bariyer oluşturduğu, buna karşılık açık habitatlar ve yarı doğal koridorların yayılımı kolaylaştırdığı ortaya konmuştur. Araştırmacılar ayrıca seyrek bitki örtüsüne sahip habitatların ve ekstensif otlatmanın türün yaşam alanlarının korunması açısından önemli olduğunu vurgulamıştır (Schuhmacher & Fartmann, 2003). Bu bulgular, benzer habitat tercihleri gösteren D. albifrons için de habitat bağlantısı ve koruma planlaması açısından önemli çıkarımlar sunmaktadır.
D. albifrons üzerinde ayrıntılı yaşam döngüsü çalışmaları tam olarak bilinmemekle birlikte, yakın akrabası D. verrucivorus üzerinde yapılan araştırmalar popülasyon dinamiklerinin iklim koşullarına son derece duyarlı olduğunu göstermektedir. Dişilerin maksimum üreme kapasitesine ulaşabilmesi için birkaç haftalık bir olgunlaşma dönemine ihtiyaç duyduğu, en yüksek yumurta verimine ise yaz sonu/erken sonbahar döneminde ulaştıkları belirlenmiştir. Buna karşılık serin ve yağışlı geçen sonbahar koşulları dişilerin potansiyel yumurta sayılarına ulaşamadan ölmesine neden olarak gerçek doğurganlığı önemli ölçüde azaltabilmektedir. Ayrıca yumurtaların uzun süreli diyapoz göstermesi ve nimf gelişiminin sıcaklığa bağlı olması, belirli bir yılın iklim koşullarının popülasyon büyüklüğünü yalnızca aynı yıl değil, izleyen yıllarda da etkileyebileceğini göstermektedir (Cherrill & Brown, 1990).
Sonuç
Yakın filogenetik akrabalıkları, benzer habitat tercihleri ve yaşam öyküsü özellikleri dikkate alındığında, D. albifrons popülasyonlarında zaman zaman gözlenen yoğunluk artışlarının da benzer iklimsel mekanizmalar tarafından şekillendirilmesi beklenmektedir. Son yıllarda iklim değişikliğine bağlı olarak sıcaklık rejimlerinde, yağış desenlerinde ve yerel habitat koşullarında meydana gelen değişimler, bazı yıllarda popülasyon yoğunluklarının artmasına ve bireylerin insanlar tarafından daha sık gözlenmesine neden olabilmektedir. Dolayısıyla Marmara Bölgesi’nde 2026 yılında yaşanan olay, mevcut bilimsel veriler ışığında istilacı bir türün yayılışı olarak değil, Türkiye’de doğal yayılış gösteren yerli bir türün çevresel koşullara bağlı doğal popülasyon dalgalanmasının ve buna bağlı görünürlüğünün artmasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bu yorum, hem türün Türkiye’deki uzun yıllara dayanan kayıtları (Ramme, 1951; Karabağ, 1958; Salman, 1978; Ünal, 1999, 2006; Sevgili & Çıplak, 2000; Sevgili ve ark., 2011) hem de Tarım ve Orman Bakanlığı’nın konuya ilişkin resmi açıklamasıyla uyumludur (Tarım ve Orman Bakanlığı, 2026).
*e-mail: hsevgili@gmail.com
Kaynakça
Barton, G. A. (1913). A text from the oldest period of Babylonian writing. Orientalistische Literaturzeitung, 1, 6–12.
Cherrill, A. J., & Brown, V. K. (1990). The life cycle and distribution of the wart-biter Decticus verrucivorus (L.) (Orthoptera: Tettigoniidae) in a chalk grassland in southern England. Biological Conservation, 53(2), 125–143. https://doi.org/10.1016/0006-3207(90)90004-9
Cigliano, M. M., Braun, H., Eades, D. C., & Otte, D. (2026). Orthoptera Species File Online, from https://orthoptera.speciesfile.org/(erişim tarihi: 23.07.2026).
Çıplak, B. (2021). Locust and grasshopper outbreaks in the Near East: Review under global warming context. Agronomy, 11(1), 111. https://doi.org/10.3390/agronomy11010111
Gazete İpekyol. (2025, 13 Mart). Urfa’da felaket yılı: Çekirge istilası, kıtlık, açlık ve göçmeler… https://www.gazeteipekyol.com
Gönüllü, A. R. (2012). Konya Vilayeti’nde meydana gelen çekirge istilaları (1866–1917). Tarihin Peşinde: Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8, 1–41.
Herbillon, F., Piou, C., & Meynard, C. N. (2024). An increase in management actions has compensated for past climate change effects on desert locust gregarization in western Africa. Heliyon, 10. https://doi.org/10.1016/j.heliyon.2024.e29231
Horne, C. F. (1917). The locust charm. In The sacred books and early literature of the East: Babylonia and Assyria (Vol. 1, pp. 34–35). Parke, Austin, and Lipscomb, New York, NS, USA.
Karabağ, T. (1958). Türkiye’nin Orthoptera faunası: Türkiye Orthoptera’larının sinonim ve yayılışlarını gösterir katalog (The Orthoptera fauna of Turkey: A synonymic and distributional catalogue of Turkish Orthoptera). Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları.
Kaynar, F. (2021). Locusts in the Hittite culture. TÜBA-AR Türkiye Bilimler Akademisi Arkeoloji Dergisi, , 25, 77-84. https://izlik.org/JA36WK45WG
Klein, I., Oppelt, N., & Kuenzer, C. (2021). Application of Remote Sensing Data for Locust Research and Management—A Review. Insects, 12, 233, https://doi.org/10.3390/insects12030233
Koyutürk, V. (2026, 23 Temmuz). Adana’da çekirge alarmı! Üreticiler destek bekliyor. Adana 5 Ocak Gazetesi.
Lecoq, M., & Cease, A. (2022). What have we learned after millennia of locust invasions? Agronomy, 12(2), 472. https://doi.org/10.3390/agronomy12020472
Liu, X., Zhang, D., & He, X. (2024). Unveiling the role of climate in spatially synchronized locust outbreak risks. Science Advances, 10: 1-13. https://doi.org/10.1126/sciadv.adj1164
Meynard, C., Gay, P.-E., Lecoq, M., Foucart, A., Piou, C., & Chapuis, M. (2017). Climate‐driven geographic distribution of the desert locust during recession periods: Subspecies’ niche differentiation and relative risks under scenarios of climate change. Global Change Biology, 23, 4739 – 4749. https://doi.org/10.1111/gcb.13739
Meynard, C., Lecoq, M., Chapuis, M., & Piou, C. (2020). On the relative role of climate change and management in the current desert locust outbreak in East Africa. Global Change Biology, 26. https://doi.org/10.1111/gcb.15137
Özer, S. (2016). Anadolu’da görülen çekirge istilaları ve halk üzerindeki etkisi (1914–1945). Türk Tarih Kurumu Yayınları. ANKARA, 247 s.
Peng, W., N., Zhang, D., Zhou, Q., Yue, X., Khoo, S. C., Yang, H., Guan, R., Chen, H., Zhang, X., Wang, Y., Wei, Z., Suo, C., Peng, Y., Yang, Y., Lam, S., & Sonne, C. (2020). A review of historical and recent locust outbreaks: Links to global warming, food security and mitigation strategies.. Environmental research, 110046 . https://doi.org/10.1016/j.envres.2020.110046
Ragge, D. R., & Reynolds, W. J. (1998). The Songs of the Grasshoppers and Crickets of Western Europe. Harley Books.
Ramme, W. (1951). Zur Systematik, Faunistik und Biologie der Orthopteren von Südost-Europa und Vorderasien. Mitteilungen aus dem Zoologischen Museum in Berlin, 27, 1–431.
Salman, S. (1978). Ağrı, Kars ve Artvin illerinin Orthoptera (Insecta) faunası üzerine taksonomik araştırmalar. Atatürk Üniversitesi Yayınları.
Sarçın, S. (2020). 1913–1914 yıllarında İzmir’de yaşanan çekirge felaketi. Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Dergisi, 4(7), 26–37. https://izlik.org/JA43TP94EK
Schuhmacher, O., & Fartmann, T. (2003). Wie mobil ist der Warzenbeißer? Eine populationsökologische Studie zum Ausbreitungsverhalten von Decticus verrucivorus. Naturschutz und Landschaftsplanung, 35(1), 20–28.
Sevgili, H., & Çıplak, B. (2000). The Orthoptera of Şanlıurfa province from the Mesopotamian part of Turkey. Italian Journal of Zoology, 67(3), 229–240. https://doi.org/10.1080/11250000009356328
Sevgili, H., Demirsoy, A., & Durmuş, Y. (2011). Orthoptera and Mantodea fauna of Kazdağı (Ida) National Park with data on the calling songs of some bush-crickets. Turkish Journal of Zoology, 35(5), 631–652. https://journals.tubitak.gov.tr/zoology/vol35/iss5/2/
Uvarov, B. P. (1944). The locust plague. Journal of Economical Entomology, 37, 93-99.
Ünal, M. (1999). Notes on Orthoptera of western Turkey, with description of a new genus and four new species. Journal of Orthoptera Research, 8, 243–255.
Ünal, M. (2006). Kırıkkale Orthopterlerinin fauna, ekoloji ve taksonomisi üzerine araştırmalar. Priamus, 3, 1–51.
Yıldırım, M. (2025, 26 Haziran). Şanlıurfa’da çekirge istilası! Tarım arazileri tehlikede. Sabah Gazetesi. (https://www.sabah.com.tr/sanliurfa/2025/06/26/sanliurfada-cekirge-istilasi-tarim-arazileri-tehlikede)

