GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Adli Bilimler Dersleri
    • Astronomi Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Biyolojide hiçbir şey evrimin ışığı dışında anlamlı değildir!
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Adli Bilimler Dersleri
    • Astronomi Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Biyoloji > Biyolojide hiçbir şey evrimin ışığı dışında anlamlı değildir!
Biyoloji

Biyolojide hiçbir şey evrimin ışığı dışında anlamlı değildir!

Yazar: GazeteBilim Çeviri Yayın Tarihi: 7 Kasım 2024 31 Dakikalık Okuma
Paylaş

Theodosius Dobzhansky’nin 1973 yılında yayımlanan ”Nothing in Biology Makes Sense except in the Light of Evolution” adlı meşhur makalesi günümüzden geriye dönüp bakıldığında önemli bir ayrıntıyı gözler önüne sermektedir. Geçtiğimiz elli yıllık süreçte yapılan sayısız bilimsel keşfe rağmen bilim ve evrim düşmanlığı kimilerince cehaletten kimilerince kasıtlı olarak varlığını korumuş, bu gidişle de var olmaya devam edecektir. Ayrıca bu akıl, bilim karşıtları zaman zaman kimi iktidar ve güç çevrelerince sözde akademisyen ve bilim insanlarının da desteğiyle akla ziyan manifestolar yayınlamıştır. Öyleyse insanı dogmalardan, geleneksel otoriteye sorgusuz itaatten koruyan; özgürce düşünüp kendi kaderini belirleyebilmesini sağlayan kendi aklını kullanma cesaretinden başka bir şey değildir. Aydınlanma mücadelemizde bu önemli makaleyi Türkçe literatüre kazandırmış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. (Çevirmen Notu)

İçindekiler
Canlıların ÇeşitliliğiYaşamın Birliği Karşılaştırmalı Anatomi ve Embriyoloji Hızlı Yayılım: Hawaii’nin Sinekleri Teorinin Gücü ve Kabulü


Theodosius Dobzhansky
Çeviri: Okan Nurettin Okur, Tarık Emre Karagül

1966 gibi yakın bir tarihte Şeyh Abdülaziz bin Baz, Suudi Arabistan kralından ülkesinde yayılmakta olan bir sapkınlığa son vermesini istedi. Şeyh şöyle diyordu:
“Kur’an-ı Kerim, Peygamber’in öğretileri, İslam bilim adamlarının kahir ekseriyeti ve mevcut olgular, güneşin yörüngesinde hareket ettiğini … dünyanın sabit ve hareketsiz olduğunu, [yeryüzünün] Allah tarafından insanlar için yayıldığını kanıtlamaktadır. … Bunun aksini iddia eden herkes Allah’a, Kuran’a ve Peygambere karşı yalancılıkla suçlanmış olur.”
Saf şeyhin Kopernik teorisini bir “gerçek” değil, “sadece bir teori” olarak gördüğü açıktır. Bu konuda teknik olarak haklıdır. Bir teori bir yığın olgu tarafından doğrulanabilir, ancak bu bir gerçek değil, kanıtlanmış bir teori olur. Şeyh belki de kraldan Kopernik sapkınlığını bastırmasını istemeden önce Uzay Çağı’nın başladığının farkında bile değildi. Dünyanın küreselliği astronotlar hatta dünyadaki pek çok insan tarafından televizyon ekranlarında görülmüştü. Buna karşın belki de şeyh, Tanrı’nın dünyasının sınırlarının ötesine geçenlerin halüsinasyon gördüğünü ve dünyanın gerçekte düz olduğunu iddia edebilirdi.

Peki neden dünyanın küresel bir güneşin etrafında dönen bir küre olduğuna dair “salt bir teoriyi” kabul ediyoruz? Basitçe otoriteye boyun mu eğiyoruz?


Kopernik dünya modelinin; dünyanın güneşin etrafında döndüğü veya bunun tersinin geçerli olmadığı iddiası gibi kısımları [güneşin dünya etrafında dönmesi], dünyanın küreselliği kadar bile doğrudan gözlemlerle doğrulanmamıştır. Yine de bilim insanları bu modeli gerçekliğin doğru bir temsili olarak kabul etmektedir. Neden mi? Çünkü aksi takdirde anlamsız ya da saçma olan çok sayıda olgunun anlamlandırılması gerekecektir. [Bu konularda] Uzman değilseniz bu olgular size oldukça yabancı gelecektir. Peki neden dünyanın küresel bir güneşin etrafında dönen bir küre olduğuna dair “salt bir teoriyi” kabul ediyoruz? Basitçe otoriteye boyun mu eğiyoruz? Aslında tam olarak değil, çünkü kanıtları incelemek için zaman ayıranların bunu ikna edici bulduğunu biliyoruz.

Aydınlanmadan korkan insanlar olduğunu biliyordu, çünkü aydınlanma onların çıkarlarını tehdit ediyordu. Eğitim, gericiliği teşvik etmek için kullanılmamalıydı.

Saf şeyh muhtemelen kanıtlardan habersizdi. Hatta öylesine önyargılıydı ki muhtemelen hiçbir kanıt onu etkileyemezdi. Zaten, onu ikna etmeye çalışmak tamamen zaman kaybı olacaktı. Kuran ve İncil Kopernik’le çelişmez, Kopernik de onlarla çelişmez. İncil ve Kur’an’ı doğa bilimlerinin temel kitapları sanmak gülünçtür. Daha da önemli konuları ele alırlar: insanın anlamı ve Tanrı ile ilişkileri. Yazıldıkları çağın insanları ve diğer tüm çağların insanları için anlaşılabilir olan şiirsel sembollerle yazılmışlardır. Arabistan kralı, şeyhin talebini yerine getirmedi. Aydınlanmadan korkan insanlar olduğunu biliyordu, çünkü aydınlanma onların çıkarlarını tehdit ediyordu. Eğitim, gericiliği teşvik etmek için kullanılmamalıydı.

Modern kozmologlar tarafından verilen evrenin yaşına ilişkin tahminler hala kesin değildir ve yöntemler geliştikçe tarih yenilenmektedir.


Dünya, tinsel merkezi olsa da evrenin geometrik merkezi değildir. Kozmik uzayda sadece bir toz zerresidir. Piskopos Ussher’in hesaplamalarının aksine, dünya yaklaşık olarak M.Ö. 4004 yılında bugünkü haliyle ortaya çıkmamıştır. Modern kozmologlar tarafından verilen evrenin yaşına ilişkin tahminler hala kesin değildir ve yöntemler geliştikçe tarih yenilenmektedir (genellikle geriye doğru). Bazı kozmologlar evrenin yaklaşık 10 milyar yaşında olduğunu kabul ederken, bazıları evrenin sonsuza kadar var olmuş olabileceğini ve hep var olacağını varsaymaktadır. Yeryüzünde yaşamın başlangıcı şimdilik 3 ile 5 milyar yıl öncesine tarihlendirilmektedir; insan benzeri varlıklar nispeten oldukça yakın bir tarihte, 2 ile 4 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır. Dünyanın yaşı, jeolojik ve paleontolojik çağların süresi ve insanın atalarının antikliği ile ilgili tahminler artık esas olarak radyometrik kanıtlara, yani bu tür çalışmalara uygun kayalardaki belirli kimyasal elementlerin izotop oranlarına dayanmaktadır.
Şeyh bin Baz ve benzerleri radyometrik kanıtları kabul etmeyi reddediyor, çünkü bunlar onlara göre “sadece bir teori”den ibaret. Peki başka bir ihtimal var mı? Yaratıcının jeologları ve biyologları kandırmak için hileye başvurduğu, tuzaklar hazırladığı düşünülebilir. [Tanrı] Bazı kayaların 2 milyar, bazılarının ise 2 milyon yaşında olduğunu düşünmemize neden olacak izotop oranlarına sahip çeşitli kayaları dikkatlice ayarlamış olabilir, oysa bunlar aslında sadece 6.000 yaşındadır. Bu tür sözde açıklamalar çok da yeni değildir. İlk evrim karşıtlarından biri olan P. H. Gosse, Omphalos (the Navel) başlıklı bir kitap yayınlamıştır. Bu şaşırtıcı kitabın özü, Adem’in annesi olmamasına rağmen bir göbek deliği ile yaratıldığı ve fosillerin Yaratıcı tarafından şu anda bulduğumuz yerlere yerleştirildiğidir. Bu, büyük Antik Çağ ve jeolojik çalkantılar izlenimi vermek için O’nun kasıtlı bir eylemidir. Bu tür düşüncelerdeki büyük yanılgıyı görmek gerekir. Bunlar Tanrı’yı saçma bir hilekârlıkla suçlayan ithamlardır. Bu, yanlış olduğu kadar çirkin de bir iddiadır.

Bu tür sözde açıklamalar çok da yeni değildir. İlk evrim karşıtlarından biri olan P. H. Gosse, Omphalos (the Navel) başlıklı bir kitap yayınlamıştır. Bu şaşırtıcı kitabın özü, Adem’in annesi olmamasına rağmen bir göbek deliği ile yaratıldığı ve fosillerin Yaratıcı tarafından şu anda bulduğumuz yerlere yerleştirildiğidir.

Canlıların Çeşitliliği

Yaşamın çeşitliliği ve birliği, canlılar dünyasına dair son derece çarpıcı ve anlamlı bir manzara sunar. Bugüne kadar 1,5 ile 2 milyon arasında hayvan ve bitki türü tanımlanmış ve incelenmiştir; henüz tanımlanmamış olanların sayısı da muhtemelen bir o kadar fazladır. Boyutların, yapıların ve yaşam biçimlerinin çeşitliliği sarsıcı ve büyüleyicidir. İşte sadece birkaç örnek.
Ağız ve ayak hastalığı virüsü 8-12 mµ çapında bir küredir. Mavi balina 30m uzunluğa ve 135t ağırlığa ulaşır. En basit virüsler, diğer organizmaların hücrelerindeki parazitlerdir, çok az miktarda DNA veya RNA’ya indirgenmişlerdir ve konakçı hücrelerin biyokimyasal mekanizmalarını alt üst ederek konakçınınki yerine kendi genetik bilgilerini kopyalarlar.
Virüslerin canlı organizmalar mı yoksa kendine özgü kimyasal maddeler mi olarak kabul edileceği bir görüş ya da tanım meselesidir. Bu tür görüş ayrılıklarının var olabilmesi bile başlı başına son derece önemlidir. Bu, canlı ve cansız madde arasındaki sınırın ortadan kalktığı anlamına gelmektedir. Basitlik-karmaşıklık spektrumunun diğer ucunda, insan da dahil olmak üzere omurgalı hayvanlar yer alır. İnsan beyninde yaklaşık 12 milyar nöron vardır; nöronlar arasındaki sinapsların sayısı ise belki de bunun bin katıdır.

Canlıların bu muazzam çeşitliliğini nasıl açıklayabiliriz?


Bazı organizmalar çok çeşitli ortamlarda yaşar. İnsan bu açıdan piramidin en üstünde yer alır. O sadece kozmopolit bir tür olmakla kalmayıp, teknolojik başarıları sayesinde en azından sınırlı bir süre için ayın yüzeyinde ve kozmik boşluklarda hayatta kalabilmektedir. Buna karşın, bazı organizmalar [bazı konularda] şaşırtıcı derecede özelleşmiştir. Belki de en dar ekolojik niş, sadece Güney Fransa’daki bazı kireçtaşı mağaralarında bulunan Aphenops cronei böceğinin elitrasının [altta bulunan ince kanatları koruyan sert bir kabuk] arka kısmında yetişen Laboulbeniaceae mantar ailesinden bir türün nişidir. Psilopa petrolei sineğinin larvaları Kaliforniya petrol sahalarındaki ham petrol sızıntılarında gelişir; bilindiği kadarıyla başka hiçbir yerde görülmezler. Bu böcek, yağda yaşayabilen ve beslenebilen tek böcektir ve yetişkinleri, tarsi dışında hiçbir vücut parçası yağla temas etmediği sürece yağ yüzeyinde yürüyebilir. Drosophila carcinophila sineğinin larvaları sadece Karayipler’deki bazı adalarla sınırlı olan kara yengeci Geocarcinus ruricola’nın üçüncü maksillipedinin kanatlarının altındaki nefrik oluklarda gelişir.

Mantıklı olan tek açıklama, organik çeşitliliğin dünya gezegenindeki çevre çeşitliliğine paralel olarak evrimleştiğidir.


Canlıların bu muazzam çeşitliliğini nasıl açıklayabiliriz? Laboulbenia mantarı, Aphenops cronei böceği, Psilopa petrolei ve Drosophila carcinophila sinekleri ve daha birçok belirgin biyolojik tuhaflığı barındıran bu olağanüstü yaratıklar nereden geldi? Mantıklı olan tek açıklama, organik çeşitliliğin dünya gezegenindeki çevre çeşitliliğine paralel olarak evrimleştiğidir. Ne kadar mükemmel ve ne kadar çok yönlü olursa olsun hiçbir tür, yaşamak için tüm fırsatlardan yararlanamaz. Milyonlarca türden her birinin kendine özgü bir yaşam ve beslenme şekli vardır. Kuşkusuz, henüz keşfedilmemiş daha pek çok olası yaşam biçimi vardır; ancak bir şey açıktır: Daha az organik çeşitlilikle, bazı yaşam fırsatları hiç ortaya çıkmayacaktı. Evrimsel süreç mevcut ekolojik nişleri kuşatma eğilimindedir. Bunu bilinçli ya da kasıtlı olarak yapmaz; evrim ve çevre arasındaki ilişkiler daha incelikli ve daha ilginçtir. Artık terk edilmiş olan neo-Lamarkçı teorilerin öne sürdüğü gibi çevre, sakinlerine evrimsel değişiklikler dayatmaz. Durumu tasavvur etmenin en iyi yolu şudur: Çevre, canlılara zorluklar sunar ve canlılar da buna adaptif genetik değişikliklerle yanıt verir.
Boş bir ekolojik niş, yaşam için kullanılmayan bir fırsat, bir mücadeledir. Buzul Çağı ikliminin yerini daha sıcak bir iklime bırakması gibi çevresel bir değişim de böyledir. Doğal seçilim, bir canlı türünün zorluklara adaptif genetik değişikliklerle yanıt vermesine neden olabilir. Bu değişiklikler, türün eskiden boş olan ekolojik nişi yeni bir yaşam fırsatı olarak işgal etmesini ya da elverişsizse çevresel değişime direnmesini sağlayabilir. Ancak yanıt başarılı olabilir ya da olmayabilir. Bu, birçok faktöre bağlıdır; bunların başında, yanıt verilmesi gereken zamanda yanıt veren türün genetik bileşimi gelmektedir. Başarılı bir yanıt verememesi durumunda türün soyunun tükenmesine neden olabilir. Fosillerden elde edilen kanıtlar, çoğu evrimsel çizginin nihai sonunun yok oluş olduğunu açıkça göstermektedir. Şu anda yaşayan organizmalar, geçmişte yaşamış türlerin yalnızca küçük bir kısmının başarılı torunlarıdır ve ne kadar geriye giderseniz o kadar küçük bir azınlığın torunlarıdır. Bununla birlikte, yaşayan türlerin sayısı azalmamıştır; hatta muhtemelen zamanla artmıştır. Tüm bunlar evrim teorisi ışığında anlaşılabilir; ancak Tanrı’nın çok sayıda türü yoktan var etmesi ve sonra da çoğunun yok olmasına izin vermesi ne kadar anlamsız olurdu!

Fosillerden elde edilen kanıtlar, çoğu evrimsel çizginin nihai sonunun yok oluş olduğunu açıkça göstermektedir. Şu anda yaşayan organizmalar, geçmişte yaşamış türlerin yalnızca küçük bir kısmının başarılı torunlarıdır ve ne kadar geriye giderseniz o kadar küçük bir azınlığın torunlarıdır.


Doğal seçilim elbette bilinçli ya da kasıtlı bir süreç değildir. Bir biyolojik tür kendi kendine “Yarın (ya da bundan bir milyon yıl sonra) farklı bir toprakta büyümeyi, farklı bir besin kullanmayı ya da farklı bir yengecin farklı bir vücut parçasıyla beslenmeyi deneyeyim” demez. Sadece bir insan böyle bilinçli kararlar verebilir. İşte bu yüzden Homo sapiens türü evrimin zirvesidir. Doğal seçilim hem kör hem de yaratıcı bir süreçtir. Yalnızca yaratıcı fakat kör olan bir süreç, bir yandan insan türünün muazzam biyolojik başarısını, diğer yandan da yukarıda bahsedilen aşırı uzmanlaşmış mantar, böcek ve sineklerinki kadar dar ve kısıtlayıcı uyarlanmışlık biçimlerini üretebilir.

Yaratıcı; canlılar dünyasını kaprisle değil de doğal seleksiyonla ilerleyen evrim yoluyla yaratmışsa, organik çeşitlilik makul ve anlaşılır hale gelir.


Evrim karşıtları doğal seçilimin nasıl işlediğini anlayamamaktadır. Var olan tüm türlerin birkaç bin yıl önce doğaüstü bir güç tarafından yaratıldığını ve hemen hemen bugünkü hallerini aldıklarını düşünmektedirler. Fakat dünya üzerinde 2 ya da 3 milyon kadar türün yaşamasının ne anlamı var? Eğer evrimin temel faktörü doğal seçilim ise, herhangi bir sayıda tür anlaşılabilir: Doğal seçilim önceden belirlenmiş bir plana göre çalışmaz ve türler bir amaca binaen gerekli oldukları için değil, sadece onları mümkün kılacak çevresel bir fırsat ve genetik donanım olduğu için üretilir. Yaratıcı, Psilopa petrolei’yi Kaliforniya petrol sahaları için ve Drosophila türlerini sadece Karayipler’de belirli adalardaki belirli kara yengeçlerinin bazı vücut parçaları üzerinde yaşamak üzere yaratırken şakacı bir ruh hali içinde miydi? Bununla birlikte Yaratıcı; canlılar dünyasını kaprisle değil de doğal seleksiyonla ilerleyen evrim yoluyla yaratmışsa, organik çeşitlilik makul ve anlaşılır hale gelir. Yaratılış ve evrimi birbirini dışlayan alternatifler olarak görmek yanlıştır. Ben bir yaratılışçı ve evrimciyim. Evrim, Tanrı’nın ya da Doğa’nın Yaratılış yöntemidir. Yaratılış, M.Ö. 4004 yılında gerçekleşen bir olay değildir, yaklaşık 10 milyar yıl önce başlamış ve halen devam etmekte olan bir süreçtir.

Doğal seçilim önceden belirlenmiş bir plana göre çalışmaz ve türler bir amaca binaen gerekli oldukları için değil, sadece onları mümkün kılacak çevresel bir fırsat ve genetik donanım olduğu için üretilir.

Yaşamın Birliği

Yaşamın birliği, çeşitliliğinden daha az dikkat çekici değildir. Yaşam formlarının çoğu birçok açıdan birbirine benzer. Evrensel biyolojik benzerlikler özellikle biyokimyasal boyutta dikkat çekicidir. Virüslerden insana kadar kalıtım, kimyasal olarak ilişkili sadece iki maddede kodlanmıştır: DNA ve RNA. Genetik kod evrensel olduğu kadar basittir de. DNA’da yalnızca dört genetik “harf” vardır: adenin, guanin, timin ve sitozin. Urasil, RNA’da timin yerine geçer. Canlılar dünyasının tüm evrimsel gelişimi; genetik “alfabede” yeni “harflerin” icat edilmesiyle değil, bu harflerin sürekli yeni kombinasyonlarının detaylandırılmasıyla gerçekleşmiştir.
DNA-RNA genetik kodu evrensel olmakla kalmayıp, DNA-RNA’daki “harf” dizilerinin proteinlerdeki amino asit dizilerine çevrilme yöntemi de evrenseldir. Aynı 20 amino asit, tüm organizmalarda ya da en azından çoğu organizmada sayısız farklı proteini oluşturur. Farklı amino asitler DNA ve RNA’da bir ile altı nükleotid üçlüsü tarafından kodlanır. Ayrıca biyokimyasal evrenseller genetik kodun ve bunun proteinlere çevrilmesinin ötesine uzanır: Çok çeşitli canlı varlıkların hücresel metabolizmasında çarpıcı tekdüzelikler hakimdir. Adenozin trifosfat, biyotin, riboflavin, hemler, piridoksin, K ve B12 vitaminleri ve folik asit her yerde aynı metabolik süreçleri uygular.

Bir kelimenin ya da cümlenin anlamını, gördüğümüz harflerden ziyade bu harflerin dizilişiyle tanımlarız. Bu durum kalıtımımız için de geçerlidir: DNA’mızda bulunan nükleotit adı verilen genetik “harfler” ile kodlanırlar. Ardından proteinlerde bulunan aminoasit dizilerine çevrilirler.

Karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji, evrimsel kökenlerimizi günyüzüne çıkartmaktadır.


”Biyokimyasal/biyolojik evrensel” kavramı tam olarak ne anlama gelmektedir? Bu görüşe göre yaşam cansız bir maddeden bir kez türemiş ve tüm organizmalar, pek çok bakımdan oldukça farklı olsalar da, ilkel yaşamın temel özelliklerini korumuştur (Yaşamın birkaç hatta belki de pek çok farklı kökenli olma ihtimali de mevcuttur; eğer öyleyse bu nesillerden yalnızca biri hayatta kalabilmiş ve bizlere miras kalmıştır). Peki evrim olmasaydı ve bildiğimiz ya da bilmediğimiz milyonlarca türün her biri ayrı bir irade ile yaratılmış olsaydı? Bu düşünce her ne kadar dini duygulara ve akla aykırı gözükse de evrim karşıtlarının yaptığı açıkça, yaratıcıyı hile yapmakla itham etmektir. Ayrıca evrim karşıtları; yaratıcının, bilhassa gerçeği arayanları yanıltmak için yaratılış yöntemini kasıtlı olarak evrimmiş gibi düzenlediğini iddia etmek zorundadır.
Son yıllarda moleküler biyoloji alanında gerçekleşen önemli gelişmeler, farklı organizmaların nasıl böylesine tekdüze bir biçimde benzer maddelerden oluştuğunu anlamamızı sağlamıştır: sadece 20 çeşit aminoasitten oluşan ve her biri yalnızca dört çeşit nükleotit içeren DNA ve RNA tarafından kodlanmış proteinler. Yöntem ilginç derecede basittir. Tüm İngilizce kelimeler, cümleler, bölümler ve kitaplar alfabede yer alan 26 harfin düzenli bir şekilde dizilmesinden oluşmaktadır (Mors alfabesinin sadece üç işaretiyle de anlatılabilir: nokta, tire ve boşluk). Bir kelimenin ya da cümlenin anlamını, gördüğümüz harflerden ziyade bu harflerin dizilişiyle tanımlarız. Bu durum kalıtımımız için de geçerlidir: DNA’mızda bulunan nükleotit adı verilen genetik “harfler” ile kodlanırlar. Ardından proteinlerde bulunan aminoasit dizilerine çevrilirler.

Moleküler çalışmalar, organizmalar arasında bulunan biyokimyasal benzerlik ve farklılık derecelerinin kesin ölçümünü sağlayacak bir yöntem geliştirmiştir. Bazı enzim türleri ve proteinler canlılar dünyasında yarı-evrenseldir. Benzer kimyasal reaksiyonları katalize ettikleri için işlevsel olarak farklı canlılarda da benzerdir. Ancak bu tür proteinlerin izole edilip yapılarının kimyasal olarak belirlendiği durumlarda genellikle farklı organizmalarda az ya da çok farklı aminoasit dizileri olduğu görülür. Örneğin, insanda ve şempanzede bulunan hemoglobinin belirtilen alfa zincirleri aynı aminoasit dizilimine sahipken gorildeki 141 aminoasitten 1 tanesi farklıdır. İnsanla karşılaştırıldığında bu zincirdeki aminoasit farklılığı sayısı; sığırda 17, atta 18, eşekte 20, tavşanda 25 ve balıkta (sazan) 71’dir.
Cytochrome C, aerobik hücrelerin metabolizmasında önemli rol oynayan bir enzimdir. Bu enzim insandan küfe kadar pek çok organizmada bulunur. E. Margoliash, W. M. Fitch ve diğer isimler, canlılar dünyasının farklı kollarında bulunan cytochrome C’deki aminoasit dizilerini karşılaştırarak çok önemli farklılık ve benzerlikleri günyüzüne çıkarttılar. Bulgulara göre cytochrome C söz konusu olduğunda memelilerin ve kuşların farklı türlerinde 2 ile 17, omurgalılarda ise 7 ile 38, omurgalılar ve böceklerde 23 ile 41, mayadan küfe kadar çeşitli hayvanlarda 56 ile 72 aminoasit farklılık göstermiştir. Fitch ve Margoliash bu bulgularını “minimal mutasyon açıklığı” olarak adlandırmayı tercih etmişlerdir. Yukarıda genlerin DNA’sında bulunan farklı nükleotid üçlülerinin, farklı aminoasit genlerini kodladığı ifade edilmişti; işte bu kod artık bilinmektedir. Belirli bir proteini kodlayan DNA zincirinin herhangi bir yerinde bulunan tek nükleotidlerin yer değiştirmesi pek çok mutasyonda görülmektedir. Bundan dolayı bir organizmanın cytochrome C’sini başka bir organizmada bulunan cytochrome C’ye dönüştürmek için gereken minimum mutasyon sayısı hesaplanabilir. İnsanlarda bulunan Cytochrome C ile diğer canlılarda bulunan cytochrome C arasındaki minimum mutasyon açıklığı aşağıda verildiği gibidir:

Dikkat edilmesi gereken husus belirli bir protein türünde bulunan aminoasit dizilimlerinin türden türe değişiklik gösterdiği gibi tür içinde de değişiklik gösterdiğidir. Diğer bir önemli husus ise proteinler arasındaki tür, cins, takım, sınıf ve şube düzeylerindeki farklıkların bir türün bireyleri arasında bulunan ve değişiklik gösteren unsurlardan oluştuğudur. Bireysel ve grupsal farklılıklar niteliksel olmaktan ziyade yalnızca nicelikseldir. Bu önermeleri destekleyen kanıtların sayısı epey fazladır ve günden güne hızla artmaktadır. Son yıllarda da insan kanında bulunan hemoglobinlerin aminoasit dizilerindeki bireysel farklılıklar hakkında çok sayıda araştırma yapılmış ve 100’den fazla değişken tespit edilmiştir. Bu değişkenlerin çoğu tek bir aminoasitin yer değiştirmesini içermektedir ve bu yer değiştirme bunun keşfedildiği kişilerdeki ya da onların atalarındaki genetik mutasyon kaynaklıdır. Tahmin edildiği üzere bu mutasyonların bir kısmı mutasyonun taşıyıcıları için zararlıdır, bir kısmı ise görünüşe göre nötrdür ve belirli durumlarda elverişlidir. Bazı mutasyona uğramış hemoglobinler yalnızca bir kişide ya da bir ailede görülürken diğer mutasyona uğramış hemoglobinlerin benzerlerine ise dünyanın envai çeşit yerinde rastlanılmıştır. Tüm bu dikkate değer bulguların ancak evrimin ışığında anlamlı olduğunu, aksi takdirde saçmalık olduğunu iddia ediyorum.

Karşılaştırmalı Anatomi ve Embriyoloji

Biyokimyasal evrenseller keşfettiklerimiz arasında en etkileyici ve en yeni keşfimiz olsa da evrim ile yaratılışımızın bizlere bıraktığı tek miras kesinlikle bunlar değildir. Karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji, evrimsel kökenlerimizi günyüzüne çıkartmaktadır. 1555 yılında Pierre Belon, görünüşte çok farklı olan insan ve kuş iskeletlerindeki kemiklerin benzerliğini keşfetmiştir. Ondan sonraki anatomistler omurgalıların yalnızca iskeletlerindeki benzerlikleri değil, aynı zamanda diğer organlarındaki benzerlikleri de araştırmışlardır. Böylesi benzerlikler; ıstakoz, sinek ve kelebek gibi ilk bakışta birbirine benzemeyen eklembacaklı canlıların dış iskeletlerinde de gözlemlenebilir. Bu tarz benzerlikler de sonsuza kadar çoğaltılabilir.

Biyokimyasal evrenseller keşfettiklerimiz arasında en etkileyici ve en yeni keşfimiz olsa da evrim ile yaratılışımızın bizlere bıraktığı tek miras kesinlikle bunlar değildir.


İlk baktığımızda oldukça farklı görünen çeşitli hayvanların embriyoları genellikle ilginç düzeyde benzerliğe sahiptir. Bir asır önce bu embriyonik benzerlikler; başta Alman zoolog Ersnt Haeckel olmak üzere bazı biyologları öylesine heyecanlandırmıştır ki, embriyonun gelişiminde türünün evrimsel tarihini tekrarladığı iddiasına kadar ileri gitmişlerdir. Nihayetinde büyük atalarının geçtikleri aşamaların benzerlerinden geçtikleri ifade edilmiştir. Diğer bir deyişle, ilk dönem biyologları embriyonik gelişimi incelemiş ve evrimsel gelişimin yaşandığı aşamaları anlayabileceklerini düşünmüşlerdir. Sözde biyogenetik yasa olduğu söylenen bu ifadenin orijinal formuna artık itibar edilmemektedir. Ancak bu embriyonik benzerliklerin inkar edilebileceği anlamına da gelmemektedir. Embriyonik benzerlikler oldukça etkileyici ve önemlidir.

İlk baktığımızda oldukça farklı görünen çeşitli hayvanların embriyoları genellikle ilginç düzeyde benzerliğe sahiptir. Bir asır önce bu embriyonik benzerlikler; başta Alman zoolog Ersnt Haeckel olmak üzere bazı biyologları öylesine heyecanlandırmıştır ki, embriyonun gelişiminde türünün evrimsel tarihini tekrarladığı iddiasına kadar ileri gitmişlerdir.


Muhtemelen herkes kopepodlar gibi serbest yüzen kabuklularla hiçbir benzer yanı olmayan sülükayaklıları/kaya midyelerini bilir. Midyelerin serbest yüzen bir larva evresi olan nauplius evresinden geçmesi ne kadar da ilginçtir! Gelişiminin bu aşamasında midye ve Cyclops son derece benzerdir. Belli ki akrabadırlar. Hem insan embriyosunda hem de diğer kara omurgalılarının embriyolarında solungaç benzeri yarıkların bulunması ise bir diğer meşhur örnektir. Peki büyük büyük atalarımız solungaçları ile solunum yapmadıysa, bizler niçin belirgin solungaç yarıklarını vücudumuzda taşıyalım? Yoksa bu da yaratıcının bir şakası mı?


Hızlı Yayılım: Hawaii’nin Sinekleri

Dünya genelinde sayısı yaklaşık 2.000’i bulan drosophilid sinek türü bulunmaktadır. Hawaii takımadalarının toplam alanı sadece New Jersey kadar olsa da, bu türlerin yaklaşık 4’te 1’i Hawaii’de görülmektedir. Hawaii’deki türlerin 17’si dışında hepsi endemiktir (Hawaii dışında başka yerde bulunmaz). Üstelik bu endemik türlerin büyük çoğunluğu takımadalara yayılmamıştır; tek tek bazı adalarda ya da bir adanın bir bölümünde bulunmaktadır. Peki böylesine küçük bir bölgede bu sinek türlerinin aşırı düzeyde çoğalmalarının sebebi nedir? H. L. Carson, H. T. Spieth, D. E. Hardy ve diğer pek çok ismin çalışmaları bu durumu açıklığa kavuşturmuştur.
Hawaii adaları volkanik kökenli adalardır ve bu adalar herhangi bir kıtanın parçası değildir. Bu adaların yaşı 5.6 ile 0.7 milyon arasındadır. İnsanlar buraya yerleşmeden önce bu adanın sakinleri okyanustan rüzgarın sürüklemesiyle ya da bir tür kaza ile buraya gelmek zorunda kalmış göçmenlerin torunlarıdır. Rakiplerinden önce Hawaii’ye gelen tek bir drosophilid türü, bakir birçok ekolojik nişin bolluğuyla karşılaşmıştır. Onların soyundan gelenler ise bu mücadele karşısında evrimsel adaptif yayılma göstermişlerdir. Böylece bugünkü Hawaii’nin dikkat çekici drosophilidleri ortaya çıkmıştır. Olası yanlış anlaşılmaları engellemek için bana izin verin. Hawaili endemikler aynı tür içerisinde değerlendirilebilecek kadar birbirlerine benzemezler ve çeşitlilikleri dünyanın herhangi bir yerindeki drosophilidlerden daha fazladır. Hem en büyük hem de en küçük drosophilid türleri Hawaiilidir. Şaşırtıcı düzeyde birbirinden farklı, çeşitli davranış modelleri sergilerler. Bazıları bir drosophilid sineğine göre oldukça sıradışı bir yaşama adapte olmuşken bazılarının örümcek yumurtalarının kozalarında parazit olarak yaşaması buna örnek olarak gösterilebilir.

Drosophilid sineği


Geniş Pasifik Okyanusu’na dağılmış olan Hawaii dışındaki okyanus adaları, endemik drosophilid türleri bakımından önemli derecede zengin değildir. Bunun en mantıklı açıklaması ise diğer adaların, ekolojik nişlerin çoğu daha önceden gelenler tarafından doldurulduktan sonra drosophilidler tarafından kolonize edilmiş olmasıdır. Bu tabii ki sadece bir hipotez ancak mantıklı görünüyor. Evrim karşıtları belki de alternatif bir hipotez önerebilir. Mesela Yaratıcı, yaşadığı bir dalgınlık sebebiyle Hawaii için çok daha fazla drosophilid türü yaratmaya başladı ve bu Hawaii takımadalarında ciddi bir bolluk oluşana kadar devam etti. Hangi hipotezin mantıklı olabileceği kararını size bırakıyorum.


Teorinin Gücü ve Kabulü

Evrimin ışığında da görüldüğü üzere belki de biyoloji entellektüel olarak en tatmin edici ve ilham verici bilimdir. Bu ışık olmadan her şey karmakarışık bir bilgi yığınına dönüşür. Elbette bazıları ilginç ve merak uyandırıcı ancak anlamlı, bütün bir resim oluşturdukları söylenemez.
Bu, biyoloji ve evrim hakkında bilinmesi gereken ve bilinebilecek her şeyi biliyoruz anlamına gelmesin. Alanında yetkin herhangi bir biyolog henüz çözülmemiş sayısız problemin ve sorunun farkındadır. Nihayetinde, biyolojik araştırma hiçbir zaman sona ermez; aksine tam tersi doğru olanıdır. Yaşayan ve gittikçe büyüyen bilimde olması gerektiği gibi biyologlar arasında da anlaşmazlıklar ve fikir çatışmaları daima mevcuttur. Evrim karşıtları ise tüm anlaşmazlıkları evrim teorisine karşı şüphecilik göstergesi olarak anlamaya meyillidir. Onların favori sporu evrimciler arasında hiçbir şeyin belirlenmediği ve kabul edilmediğini göstermek için dikkatlice ve bazen bir uzman edasıyla konuyu saptırarak birbirlerinin sözlerini tekrarlamaktır. Ben ve çalışma arkadaşlarımdan bazıları, bizleri aslında evrim karşıtı olarak lanse eden alıntıları okuduğumuzda hem şaşırıyor hem de eğleniyoruz.

Yaşayan ve gittikçe büyüyen bilimde olması gerektiği gibi biyologlar arasında da anlaşmazlıklar ve fikir çatışmaları daima mevcuttur. Evrim karşıtları ise tüm anlaşmazlıkları evrim teorisine karşı şüphecilik göstergesi olarak anlamaya meyillidir.


Bana, söz konusu evrim olduğunda bu şüphelerin arkasından neyin belirlendiğini ve gelecekteki çalışmalar için nelerin gerekli olduğunu ifade etmem için izin verin. Dünya tarihinde daima var olmuş bir süreç olarak evrime; yalnızca duygusal ya da inançsal sebeplerle inanmayanlar ya da kanıtları görmezden gelenler şüphe duyar. Aksine, evrimi oluşturan mekanizmalar kesinlikle çalışma ve açıklama gerektirmektedir. Evrimin, eleştirel bir incelemeye dayanabilecek tarihsel bir alternatifi yoktur. Dahası, bizler sürekli evrimsel mekanizmalar hakkında yeni ve önemli şeyler bulmaya ve öğrenmeye devam ediyoruz.
Darwin, kendisinden sonra ortaya çıkartılmış temel gerçeklerden bihaberken, yaklaşık yüz yıl önce, evrim konusunda pek çok şeyi gün yüzüne çıkarmıştır. 1900’lü yıllardan sonra genetik biliminin gelişimi (özellikle son 20 yılda moleküler genetiğin gelişimi) evrimsel mekanizmaların anlaşılması konusunda önemli bilgiler sağlamıştır. Fakat birçoğu halen tartışmalı iken birçoğu daha öğrenilmeyi bekliyor ve bu durum işini seven bilim insanları için hem heyecanladırıcı hem de bir o kadar ilham verici. Her şeyin bilindiğini ve bilimin keşfedeceği hiç bir şeyin kalmadığını bir hayal edin. Ne kabus ama!
Peki evrim doktrini dini inançlar ile çatışır mı? Hayır. Kutsal metinleri astronomi, jeoloji, biyoloji ve antropoloji için yazılmış ortaokul düzeyindeki ders kitapları ile karıştırmak büyük bir yanlıştır. Çünkü semboller; özünde taşımadıkları anlamlara geliyormuş gibi yorumlanırsa hayali ve çözümü olmayan tartışmalar ortaya çıkabilir. Yukarıda da ifade edildiği gibi böylesi bir yanlış şirk koşmaya kadar uzanır: Yaratıcı sistemi aldatma ile suçlanır.

Darwin, kendisinden sonra ortaya çıkartılmış temel gerçeklerden bihaberken, yaklaşık yüz yıl önce, evrim konusunda pek çok şeyi gün yüzüne çıkarmıştır. 1900’lü yıllardan sonra genetik biliminin gelişimi (özellikle son 20 yılda moleküler genetiğin gelişimi) evrimsel mekanizmaların anlaşılması konusunda önemli bilgiler sağlamıştır.


Çağımızın büyük düşünürlerinden Pierre Teilhard de Chardin şu ifadeleri kullanmıştır “Evrim bir teori midir, sistem midir yoksa bir hipotez midir? Daha fazlasıdır. Tüm teorilerin, sistemlerin şu andan itibaren düşünülebilir ya da doğru olmak için referans almak zorunda oldukları genel bir varsayımdır. Evrim, tüm gerçekleri aydınlığa çıkartan bir ışıktır. Tüm düşüncelerin izlemesi gereken bir yörüngedir. İşte evrim budur.” Elbette ki bazı bilim insanları, felsefeciler ve ilahiyatçılar Teilhard’ın görüşlerinin bir kısmı ile ters düşerler. Onlara göre onun dünya görüşünün kabulü evrensellikten oldukça uzaktır. Ancak Teilhard hakikaten de dindar birisidir ve Hristiyanlık onun dünya görüşünün temelini oluşturmuştur. Dahası, onun dünya görüşünde bilim ve inanç; pek çok insanın aksine kapalı bir fanusun içinde sıkışmamıştır. Hem bilim hem de inanç onun dünya görüşünün birbirinden ayrılmaz uyumlu parçalarıdır. Teilhard bir yaratılışçıydı. Ancak bu dünyadaki yaratılışın evrim ile gerçekleştiğinin farkına varmış bir yaratılışçıydı.

Theodosius Dobzhansky Kimdir?

Dünyanın en önde gelen genetikçilerinden biri olan Theodosius Dobzhansky, Rockefeller Üniversitesi’nde emeritus profesör ve Kaliforniya Üniversitesi’nde yardımcı doçenttir. 1900’de Rusya’da doğdu, Kiev Üniversitesi’nden mezun oldu ve 1927’de ABD’ye gelmeden önce Leningrad Üniversitesi’nde (J. Philipchenko ile birlikte); daha sonra Columbia Üniversitesi ve California Teknoloji Enstitüsü’nde ders verdi ve 1962’de Rockefeller fakültesine katıldı. Amerika Genetik Derneği, Amerikan Doğa Bilimciler Derneği, Evrim Araştırmaları Derneği, Amerikan Zoologlar Derneği ve Amerikan Teilhard de Chardin Derneği’nin başkanlığını yapmıştır. Aldığı pek çok ödül arasında Ulusal Bilim Madalyası (1964) ve Bilimde Üstün Başarı Altın Madalya Ödülü (1969) bulunmaktadır. Bu ülkedeki ve yurtdışındaki üniversitelerden 18 fahri doktorası bulunmaktadır. Meşhur kitapları arasında The Biological Basis of Human Freedom (1956) ve Mankind Evolving (1963) bulunmaktadır. Bu bildiri 1972 NABT kongresinde sunulmuştur.

Kaynak:

The American Biology Teacher, Vol. 35, No. 3 (Mar., 1973), pp. 125-129
Published by: National Association of Biology Teachers
Stable URL: http://www.jstor.org/stable/4444260

Etiketler: bilim karşıtlığı, biyoloji, biyoloji felsefesi, evrim, evrim karşıtlığı, evrimin ışığı, genetik, okan nurettin okur, Tarık Emre Karagül, Theodosius Dobzhansky
GazeteBilim Çeviri 7 Kasım 2024
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Yazar: GazeteBilim Çeviri
GazeteBilim Haber ve Çeviri Birimi gönüllü, kolektif bir topluluktur ve profesyonel nitelikte çeviri katkılarına açıktır. İletişim için gazetebilimceviri@gmail.com.
Önceki Yazı Biyoinformatik kavramının tanımlanması başlı başına zorlayıcı bir soru. Öngörülebilir şekilde, biyolojik problemleri çözmek için bilgisayar bilimi yöntemlerini kullanan bir bilim dalı olarak anlaşılabilir. (Görsel: Pinterest) Georgy Kurakin ile biyoinformatik üzerine röportaj
Sonraki Yazı Evrimin gerçekliği, dünyanın güneş çevresinde döndüğü vb. bilimsel olgularda olduğu gibi, bilim çevreleri tarafından artık sorgulanmamaktadır. (Görsel: Pinterest) Evrim bütün bilimlerin temelidir!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Dünyanın gerçek biyoçeşitliliği gözle görülmüyor: Mikrobiyal çeşitlilik

Bugün biyoçeşitliliği korumaya yönelik çalışmalar çoğunlukla gözle görülebilen canlı grupları üzerinde yoğunlaşsa da, ekosistemlerin sürdürülebilirliği için mikroorganizmalar da önemli rol…

Biyoloji
3 Haziran 2026

Hareket etmek beynin temizleme mekanizmasını tetikliyor!

Yeni bir araştırmaya göre, karın kaslarındaki hareketler beyne kadar ulaşabiliyor ve gün boyunca biriken atık maddelerin temizlenmesine yardımcı oluyor.

Biyoloji
1 Haziran 2026

Kapsamlı ikiz çalışması, narsisizm hakkında şaşırtıcı bir bulguyu ortaya çıkardı

Almanya'da yapılan büyük ve geniş kapsamlı bir ikiz aile çalışmasından elde edilen veriler, narsistik eğilimlerin paylaşılan bir aile ortamından ziyade…

Psikiyatri
8 Mayıs 2026

Deniz salyangozları, harika renklerini derilerindeki kristallere borçlu!

Bilim insanları deniz salyangozlarının canlı renklerinin, gerçekten de derilerine gömülü binlerce küçük kristalden oluştuğunu biliyor.

Biyoloji
1 Mayıs 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?