“Bilim ve felsefeyi çok yakın görüyorum. Bu yüzden sıklıkla iyi bilim felsefecilerinin aynı zamanda bilim insanları ya da iyi bilim insanlarının aynı zamanda filozof olduğuna rastlanıyor.”
Dr. Özlem Yılmaz Silverman
Röportaj: Okan Nurettin Okur
Meşelerle çamlar ve ormandaki kardeşleri, öyle çok gün doğumu ve gün batımı görmüş, mevsimlerin gelip geçişine ve nesillerin yok oluşuna şahit olmuştur ki anlatacak dilleri veya onları anlayacak keskinlikte kulaklarımız olsa ne hikâyeler anlatırlardı bize kim bilir diye merak etmeden duramayız.
Maud van BurenSayın Dr. Özlem Yılmaz Silverman’a bu yoğun programı arasında bize zaman ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz. Bilmeyenler için açıklamak gerekirse kendisi biyoloji felsefesi alanında çalışan sayılı Türk akademisyenlerden. Ayrıca biyoloji ve felsefe alanlarında çift doktora sahibi olması da onu özel kılan nitelikler arasında. Sözü çok uzatmadan sohbete başlayalım isterseniz.
Özel bir soruyla başlamak istiyorum. Ege Üniversitesi Lisans Biyoloji bölümü, Çevre Bilimleri yüksek lisansı ve Biyoloji doktorasının ardından 2012 yılında Felsefe doktorasına başlıyorsunuz. Bu süreci biraz anlatır mısınız, özellikle felsefeye geçişte sizi motive eden en önemli faktör ne oldu?
Öncelikle röportaj davetiniz için çok teşekkür ederim. Felsefeye her zaman ilgim vardı. Bu ilgi biyoloji doktoram sırasında bilim felsefesi üzerine yoğunlaşmaya başladı. O dönem, her biri çok iyi olan üç ayrı bitki bilimi laboratuvarında (Ege, Sydney ve Sabancı Üniversitelerinde) çalışma fırsatı buldum. Bitkilerin çevrelerindeki değişikliklere nasıl yanıt verdikleri, biyolojide deney tasarımları ve araştırma süreçlerindeki diğer aşamalarla ilgili birçok konu dikkatimi çekiyordu. Doktoramı bitirdiğim yıl (2011) çalışmalarıma biyoloji felsefesi üzerine devam edeceğimi biliyordum. Bitki bilimi ile ilgili felsefe konularını çalışmak istiyordum, ancak bunu nasıl gerçekleştireceğimi bulmak zaman aldı ve içinde bulunduğum koşulların (özellikle ekonomik) bu sürece etkisi çok oldu. Şöyle söylemem uygun olur belki: benim koşullarla etkileşimim yolumu belirlemiş oldu. İki doktora yapmak sık karşılaşılan bir durum değil. Aslında biyoloji doktorası ardından biyoloji felsefesi alanına başka doktora yapmadan da geçilebilir. Ancak her durum öylesine kendine özgü koşullar içerebiliyor ki… Ben o dönemde kendime bu şekilde bir yol çizmiş oldum. Ne yazık ki, ikinci doktorama (Ege Üniversitesi) ilk başladığımda çeşitli illerde birçok bölüme başvurmama rağmen felsefede burs ya da araştırma ve/veya ders verme pozisyonu bulamadım. Bir süre sonra biyolojide doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaya başladım (Sabancı Üniversitesi’nde) ve bu sırada felsefe doktorama devam ettim. Bu dönem benim için çok yoğundu, böyle bir çalışma temposunu (biyolojide bir labda doktora sonrası araştırmacı iken aynı zamanda felsefe doktora öğrencisi olmak) önermiyorum. Ancak her ne kadar bu dönem çok yoğun geçmiş olsa da bir yandan da benim için çok geliştirici ve değerli oldu. Bilim pratiğini çok iyi bir laboratuvarda çok iyi araştırmacılarla çevrili olarak yaparken bir yandan da felsefe çalışıyordum. Halen bu dönemimden beslendiğimi düşünüyorum. Bu ilk doktora sonrası araştırmacı pozisyonumdan sonraki tüm pozisyonlarım felsefe alanında oldu. Yani bu kez felsefede doktora sonrası araştırmacıyken aynı zamanda doktora öğrencisiydim. Tabii ki bunca yoğunluk içinde ikinci doktoramı tamamlamam ilkinden daha uzun sürdü.
Günümüzde biyoloji felsefesi Avrupa ve Amerika’da hayli popüler bir alan. Bu alanın ülkemizde şu anki ve gelecekteki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biyoloji felsefesi tüm dünyada hızla gelişiyor, büyüyor ve artık biyolojinin her alanı ile ilgileniyor. Oysa birkaç on yıl öncesine kadar biyoloji felsefesi deyince sadece genler ve popülasyonlarla ilgili felsefi problemler akla geliyordu. Biyoloji felsefesinin özellikle dört açıdan son derece aktif ve öneminin hızla artacağı bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. İlki pratik içinde bilim felsefesi anlamında (buna hem biyoetik hem de biyoloji araştırma süreçleri ile ilgili bilim felsefesi de dahil), ikincisi biliş araştırmaları ile ilgili konular, üçüncüsü veri konusuyla ilgili ve dördüncüsü bu ilk üçüyle de kesişimli olarak birleştirilmiş bilim tarihi ve felsefesi çalışmaları anlamında. Biyoloji felsefesi bilim felsefesinin bir dalı olarak zaten oldukça genç ama yine de ülkemizde biraz daha geriden geliyor gibi düşünüyorum. Ancak bu durum değişiyor diye de umuyorum. Türkiye’de bir yandan özellikle STS (Bilim Teknoloji Toplum) çalışmaları açısından önemli gelişmeler var (bunlar içinde biyoloji felsefesinin de yeri var) ve tabii ki çok değerli bilim felsefesi hocalarımız çok önceden bu yana var. Fakat biyoloji felsefesi çalışan hocalarımız çok az sayıdaydı (on iki yıl önce felsefe doktorama başladığımda birkaç hoca vardı sadece), ancak son yıllarda artmaya başladı diye düşünüyorum.

Araştırmacı olarak çalıştığınız Egenis Yaşam Bilimleri Araştırma Merkezi sosyal bilimler, biyoloji ve felsefeden çeşitli araştırmacıları kapsayan multidisipliner bir kurum. Sizden burayı biraz dinlemek isteriz. Böylesine farklı disiplinlerden oluşan bir kurumun ortaya koyduğu ürünler hakkında neler söylemek istersiniz?
Egenis, yaşam bilimleri ile ilgili konuları tarih, felsefe, sosyoloji, antropoloji alanlarından inceleyen çok özgün bir merkez. Merkezdeki araştırmacılar, Exeter Üniversitesi’nin çoğunlukla bu bölümlerindenler, ancak diğer bölümlerle de etkileşim halindeler. Biyoloji felsefesi çalışmalarıma yeni başladığım dönemlerde biyolojiden gelen bir araştırmacı olarak çalışmak istediğim problemleri gerçekten anlatabildiğimi ilk kez hissettiğim yer diyebilirim. Yani bilim pratiğinden kökenli bir felsefe araştırmacısı olarak oradaki biyoloji felsefecileriyle verimli etkileşimlerim oldu. Bunun önemli bir nedeni Egenis Merkezi’nin bilim pratiğine çok değer veriyor olması. Sadece felsefe kitaplarındaki eskiden beri okunan bilim felsefesi konularını değil, ki bunlar da çok değerli ve önemli tabii, ancak bununla birlikte güncel bilim konularını da çok yakından izliyorlar. Bunun yanında Egenis birbiriyle etkileşimli olan dört gruptan oluşuyor: (1) Biyoloji ve Çevre, (2) Sağlık ve Biyomedikal Araştırmalar, (3) Zihin, Beden ve Kültür ve (4) Veri, Bilgi ve Yapay Zekâ. Bu gruplarla da bağlantılı olarak düzenli okuma ve seminer grupları ve de araştırmacıların yazım aşamasında olduğu çalışmalara geri bildirim alabilecekleri okuma grupları var. Bunlar Merkez içinde düşüncelerin paylaşımını, birlikte üretme süreçlerini, araştırmacıların birbirlerini ve özellikle de genç araştırmacıları desteklemelerini sağlıyor. Bir yandan da ziyaretçi araştırmacılar hiç eksik olmuyor. Doktora öğrencilerinden çok deneyimli profesörlere kadar dünyanın çeşitli yerlerinden birçok araştırmacı birkaç haftadan, bir yıldan uzun bile olabilecek kadar değişen farklı süreler için Egenis’te ziyaretçi araştırmacı olarak bulunabiliyor. Bu da yine hep fikirlerde çeşitlilik, ortak çalışma ve üretim imkânlarını arttırıyor. Hatta (üç yıl çalışmadan çok önce) ben de orada bir ay için ziyaretçi araştırmacıydım (Avrupa Bilim Felsefesi Birliği -EPSA- bursu ile).
Yaşam Bilimleri Araştırma Merkezinden bahsetmişken, kurucusu Dr. John Dupre’den bahsetmemek olmaz. Kendisi biyoloji felsefesinin yaşayan otoritelerinden. Kendisinden biraz bahsedebilir misiniz?
John Dupré’nin özellikle biyolojide süreç felsefesi konusunda çok değerli çalışmaları var. Exeter’de bulunduğum süre boyunca birlikte çalışma fırsatımız oldu, kendisi iyi bir filozof ve harika bir insan. Onu felsefeye geçiş sürecimde çok önemli yeri olan danışmanım, çok değerli hocam olarak görüyorum. Bir de onun felsefesinden yoğun şekilde etkilendiğimi düşünüyorum. Özellikle biyoloji felsefesi ile ilgilenenlere kendisinin çalışmalarını okumalarını çok tavsiye ederim. Örneğin “Processes of Life” (Yaşamın Süreçleri) çok temel ve önemli bir kitap bu anlamda. Ayrıca biyolojinin konuları gibi son derece kompleks süreçleri anlatırken bile anlaşılır ve sade bir dil kullanmayı başarabiliyor.
John Dupré’nin özellikle biyolojide süreç felsefesi konusunda çok değerli çalışmaları var.
Günümüzde Stephen Hawking’in “Felsefe Öldü” önermesinin yankıları hala bazı çevrelerde etkili olsa gerek ki bir felsefecinin aynı zamanda bilim insanı olması, deneysel çalışmalar yapması özellikle Türkiye’de felsefenin tabiatına aykırı bir durum olarak görülüyor. ”Koltuk Filozofluğu” diye tabir edilen spekülatif felsefeyi çok daha geçerli görüyorlar. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Günümüzde akademide disiplinler arası çalışmalar çok değer görüyor ve de önemli olmakla birlikte her bir disiplinin kendine özgü kuralları ve çoğu zaman belirgin sınırları da var aslında. Bu anlamda örneğin biyoloji, fizik, sosyoloji, felsefe, tarih bunlar hep ayrı disiplinler. Kendilerine özgü kuralları, yöntemleri, kavramları var. Fakat bununla birlikte bilim ve felsefe her zaman çok iç içe. Bir araştırmacının (filozofun) çalıştığı felsefe konusuna çok tanıdık olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bilim felsefesi çalışıyorsa, çalıştığı problemle ilgili bilimsel konuda yoğun olarak okumuş olmalı (hatta fırsat varsa pratiğiyle ilgili biraz deneyim de kazanması harika olur) diye düşünüyorum. Örneğin simbiyoz yaşamla ilgili çalışıyorsa sadece felsefe literatürüne değil, biyoloji literatürüne de bakmalı. Henüz felsefede lisans üstü öğrencim olmadı, ancak olursa mutlaka biyoloji literatüründen de okumasını önereceğim hatta mümkün olursa çalıştığı felsefe problemi ile ilgili biyoloji araştırmacılarıyla tanışmasını, mümkün olursa çalışma ortamlarını görmesini sağlamaya çalışacağım diye düşünüyorum.
Henüz felsefede lisans üstü öğrencim olmadı, ancak olursa mutlaka biyoloji literatüründen de okumasını önereceğim .
Bilim ve felsefeyi çok yakın görüyorum. Bu yüzden sıklıkla iyi bilim felsefecilerinin aynı zamanda bilim insanları ya da iyi bilim insanlarının aynı zamanda filozof olduğuna rastlanıyor. Bununla birlikte ‘felsefe ölmez’ diye de düşünüyorum. Felsefenin birçok anlamda katkıları olmaya devam edecektir. Örneğin, ilk aklıma gelen etik konusunda: Dünyada hem yüzyıllardır süregelen hem de yeni oluşan o kadar çok etik sorun var ki… Bunlarla başa çıkabilmek için yaşamın hemen her alanında analitik, eleştirel ve kapsamlı düşünebilen kişilerin çalışmaları gerekiyor (ve tabii ki bunları diğer insanlara öğretebilen kişilerin de).
Hem Türkiye’de hem de yurtdışındaki felsefe atmosferini görmüş biri olarak gerek akademik gerek toplumsal bir mukayese yapacak olsanız neler söylerdiniz?
Bu soruyu yanıtlamak zor. Belki kısaca felsefeye geçmeye ilk çabaladığım dönemle ilgili kendi deneyimim üzerinden birkaç şey söyleyebilirim. Sanırım özellikle biyoloji (hatta bitki biyolojisi) felsefesi çalıştığım için Türkiye’de felsefeye ilk başladığım bu dönemlerde biraz yalnız kaldığımı hissetmiştim. Çok değerli hocalarım oldu ve hem felsefe tarihi anlamında hem de bilim felsefesi anlamında Türkiye’de iyi yetiştiğimi düşünüyorum. Ancak kendi çalışmamı orada geliştirmeye başlamam oldukça zor oldu. Bunun çeşitli nedenleri var. Belki belirgin bir nedeni özellikle biyolojiden (biyolojiden derken biyoloji alanından bilim insanı olarak gelmemi kast ediyorum) geliyor olmam ve pratik içinde bilim felsefesinin Türkiye’de fazla yaygın olmaması; bazen paylaşmaya çalıştığım konular, fikirler anlaşılmıyor ya da anlatamıyorum gibi oluyordu, tabii ki bunun felsefe çalışmayı-yazmayı o dönemde yeni öğreniyor olmamla da ilişkisi vardı, ama bir yandan da felsefedeki araştırmacıların bitki bilimine ya da güncel biyolojiye yabancı olması da etkiliydi. Çok yeni bilim konularından söz ettiğim birkaç durumda örneğin bilim dışı bir şey söylemişim gibi tepki aldığım zamanlar olmuştu, bunun biraz kadın olmamla da ilgisi olabilir diye düşünmüştüm. Sakalım olsa daha çok dikkate alınırdım, daha bilim “adamı” görülürdüm belki. Bu durum tabii Türkiye’ye özgü değil, dünyanın birçok yerinde böyle olabiliyor ne yazık ki. Yolumu bulmam biraz zaman aldı, ama neyse ki Türkiye’de olduğum süreçte kendimi hem Sabancı Üniversitesi’nden ve sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nden hem de yurt dışından (uluslararası bilim felsefesi topluluklarının destekleri ve en yakın zamanda da Avrupa Birliği Marie Curie Bireysel bursu) çeşitli şekillerde destekleyerek biyoloji felsefesinde gelişebildim, biyoloji felsefesi alanındaki fikirlerim yurtdışında daha değerli görüldü.
Şu an hangi konu üzerine çalışıyorsunuz?
Şu an yirminci yüzyıl başları biyoloji felsefesi çalışıyorum. Birçok araştırmacı bu dönemin biyoloji felsefesi açısından çok yoğun ve önemli olduğuna işaret ediyor. Özellikle organizma ve çevre kavramlarını inceliyorum. Süreç felsefesi temelli çalışıyorum ve diğer her şey gibi kavramlar da süreçler diye düşünüyorum. Tabii ki bazı kavramlar çok daha stabil süreçler, diğerleri ise daha az stabil yani biraz değişebiliyorlar. Çevre ve organizma kavramlarının yirminci yüz yıl başlarındaki durumunu bitki biyolojisi üzerinden incelemeye çalışıyorum.
En son Axiom Space tarafından yapılan ekstremofitler araştırması size de bitkilerde stres hakkında önemli bilgiler verdi mi?
Ege Üniversitesi’nde o projeyi gerçekleştiren grup çok değerli ve yakın iki arkadaşım: Doç. Dr. Rengin Özgür Uzilday ve Doç. Dr. Barış Uzilday ve üçümüzün de doktora danışmanı olan Prof. Dr. İsmail Türkan. Rengin, Barış ve ben, Ege Üniversitesinde İsmail Türkan ve Filiz Özdemir hocaların yönettiği Bitki Stres Fizyolojisi Laboratuvarı’nda doktoramızı yapmıştık; birlikte çalışmalarımız makalelerimiz var. Bitki stres fizyolojisi çok önemli ve ilgi çekici bir alan. Bitkilerin stres durumlarına yanıtları, adaptasyon ya da aklimasyon süreçleri, çok karmaşık fizyolojik süreçler yoluyla gerçekleşiyor. Bu yanıtları bitkilerin genlerinden, epigenetik özelliklerine, stres durumuyla karşılaşmadan önceki deneyimlerinden, çevrelerindeki diğer birçok faktöre kadar birçok süreç etkiliyor. Bir yandan da kimi bitkiler belirli stres durumlarına karşı daha dirençli iken diğerleri daha hassas olabiliyor. Günümüzdeki iklim değişikliği ve besin problemlerini de düşününce bitki stres fizyolojisi çalışmalarının önemi daha da anlaşılıyor. Bir yandan da stres fizyolojisi “fenotipik plastisite”, “direnç”, “sistemik yanıt” gibi çok çeşitli ve önemli kavramlar içeriyor. Bu yüzden de hem kavramsal analizler anlamında hem de araştırma süreçleri incelemeleri anlamında biyoloji felsefesi için de verimli bir konu. Benim felsefe çalışmalarım ve gelişimimde de o sırada öğrendiğim konuların yeri büyük diye düşünüyorum. Bir de o dönemlerde -on sekiz yıl önce- diğer derslerin yanında İsmail Hoca’dan “Uzay Biyolojisi” dersi de almıştık. Üçünün de bitki biliminde zaten çok sayıda değerli araştırmaları var. Ama bu çalışma açısından da doktora hocamın ve arkadaşlarımın böyle bir projeyi gerçekleştirdiklerini görmek bana gurur ve sevinç veriyor.
Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz, gelecekteki hedefleriniz neler?
Yakın zamanda oraya yerleşme planım yok, çünkü bu yaz başka bir ülkede bir üniversitede çalışmaya başlayacağım. Daha sonrasını düşünmek için çok erken. Ancak tabii ki Türkiye’ye mümkün olduğunca sık gelmeye çalışıyorum. Ailem ve birçok arkadaşım orada ve orası doğup büyüdüğüm ve çok uzun zaman yaşadığım memleketim. Her zaman güçlü bir bağım olacaktır. Gelecek için hedefim çalışmalarımı geliştirip devam edebilmek ve diğer araştırmacılarla ve öğrencilerle paylaşabilmek.
Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı, özellikle üniversite gençlerine bir mesajınız var mı?
Ben teşekkür ederim. Üniversite öğrencilerine: dersleri, araştırmaları ve tüm çalışmalarında başarılar diliyorum. Umarım ilgi, merak ve heyecan duyguları ile birlikte zevkle çalıştıkları bir üniversite yaşamları olur. Bununla birlikte tüm bölümlerdeki öğrencilere mesajım temel bilimlerden ve eleştirel düşünceden uzak kalmasınlar. Çağımız temel bilimleri yeterli şekilde öğrenmeden geliştirme/değiştirme/tasarım öğrenme ve bu alanda çalışmalara hızla girişmeyi teşvik ediyor. Tabii ki bugünkü teknolojinin sağladığı imkanlar özellikle zaman kazanımı anlamında birçok olanaklar sunuyor, bunları kullanarak hızlı bir şekilde yeni şeyler tasarlayabilme geliştirebilme imkânları çok iyi; ancak konuyla ilgili temel bilimleri öğrenmeden bunlara girişmek iyi olmayabilir.
Dr. Özlem Yılmaz Silverman Stockholm’de yaşayan bir bilim felsefecisi. Biyoloji (2011) ve felsefe (2020) alanında çift doktoraya sahip ender insanlardan. İlk doktorasını Ege Üniversitesi’nde “Azot ve Kükürt Beslenmesinin, Triticum diccocoides’te Çinko Alımı ve Taşınmasına Etkilerinin Araştırılması” başlıklı teziyle tamamlamış ve doktora sonrası çalışmalarını ise Sabancı Üniversitesi Bitki Besleme ve Fizyoloji Laboratuvarı’nda yapmıştır. Bu dönemde bitki fizyolojisi ve ekolojisi üzerine araştırmalar yapmış, özellikle bitkilerin yüksek karbondioksit koşullarına yanıtlarının mineral besin elementi eksikleri ve kuraklık gibi diğer çevresel faktörlerle etkileşimi üzerine çalışmıştır. İlk doktorası sonrasında başlayıp önce biyoloji daha sonra felsefe alanında çalışırken bir yandan da devam ettiği ve 2020 yılında tamamladığı felsefe doktora tezinin başlığı ise “Fenom-Genom-Çevre Etkileşimi: Felsefi Bir Analiz” dir. 2017-2019 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri’nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmıştır. 2018’de altı aylık bir burs ile Avusturya’da Konrad Lorenz Evrim ve Biliş Araştırmaları Enstitüsü’nde (Konrad Lorenz Institute for Evolution and Cognition Research) bulunmuştur. Avrupa Komisyonu Marie Curie Programı Bireysel Bursları çerçevesinde desteklenmeye hak kazanmış ve bu destekle 2019-2022 yılları arasında İngiltere’de Exeter Üniversitesi Felsefe Bölümü, Egenis Yaşam Bilimleri Merkezi’nde “Bitki Fenomu” projesini gerçekleştirmiştir. 2022 Ekim’den bu yana yirminci yüzyıl başları bitki biyolojisi ve biyoloji felsefesi üzerine çalışmalarını Stockholm’de bağımsız araştırmacı olarak sürdürmektedir.

