GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Geçmişten geleceğe Anadolu biyocoğrafyası
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Biyoloji > Geçmişten geleceğe Anadolu biyocoğrafyası
Biyoloji

Geçmişten geleceğe Anadolu biyocoğrafyası

Yazar: Hakan Gür Yayın Tarihi: 25 Aralık 2024 26 Dakikalık Okuma
Paylaş
Ne yazık ki, şu an doğayı sömürülecek bir nesne gibi gördüğümüz bir düzenin içindeyiz. Hatta, bu düzen, bu ikiliği insanın insana ötekileştiği bir ikiliğe taşıyor.
Ne yazık ki, şu an doğayı sömürülecek bir nesne gibi gördüğümüz bir düzenin içindeyiz. Hatta, bu düzen, bu ikiliği insanın insana ötekileştiği bir ikiliğe taşıyor.

Anadolu parsından kelaynaklara, çizgili sırtlandan Anadolu semenderine, vaşaktan Akdeniz fokuna kadar Anadolu, her ne kadar pek farkında olmasak da pek çok endemik türe ev sahipliği yapmaktadır. Anadolu’nun bu zengin biyoçeşitliliği; ekosistemi için ne ifade etmektedir, korunması için neler yapılmalıdır, bu konularda yeterince bilinçli miyiz? Bu sorular ve daha fazlası için GazeteBilim Yayın Kurulu üyemiz Sayın Prof. Dr. Hakan Gür ile birlikteyiz. Hocam hoş geldiniz, dilerseniz hemen sorularımıza geçelim.

Prof. Dr. Hakan Gür
Röportaj:
Okan Nurettin Okur, Emine Öykü Güner

İçinde bulunduğumuz Anadolu coğrafyasında muazzam bir biyolojik çeşitlilik söz konusu. Pek çok türün anavatanı olarak Anadolu kabul ediliyor. Biyoçeşitliliğin oldukça fazla olduğu bir coğrafyada yaşıyor olmanın avantajları nelerdir?

İlk olarak, biyolojik çeşitlilik açısından kısaca Anadolu’yu ele almak isterim. Bunun için de, ‘biyolojik çeşitlilik sıcak noktaları’ yaklaşımını kullanacağım. Bu yaklaşım, ayrıca bir bölgenin biyolojik çeşitliliği üzerindeki tehditleri de aynı anda ele almamıza izin verecek.

Bir bölgenin biyolojik çeşitlilik sıcak noktası olarak tanımlanabilmesi için iki katı ölçütü sağlaması gerekir. Bu ölçütler şunlardır: (1) En az 1500 endemik damarlı bitki türüne ev sahipliği yapmalı, diğer bir deyişle, biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamaz, eşsiz olmalıdır. (2) Özgün doğal bitki örtüsünün en fazla %30’una sahip (yani, en az %70’ini kaybetmiş), diğer bir deyişle, tehdit altında olmalıdır. Dünya üzerinde bu ölçütleri sağlayan 36 biyolojik çeşitlilik sıcak noktası vardır. Bu sıcak noktalardaki ormanlar ve diğer kalıntı doğal yaşam alanları, yeryüzünün sadece %2,4’ünü kaplar, ancak endemik bitki türlerinin yarısından fazlasına, iki yaşamlı, sürüngen, kuş ve memeli türlerinin ise yaklaşık %43’üne ev sahipliği yapar.

Anadolu, sahip olduğu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamaz, ancak zaten doğal yaşam alanlarının çoğunu kaybetmiş, yoğun tehdit altında olan bir bölgedir!

Anadolu, jeolojik olarak Alp-Himalaya dağ kuşağında yer alır ve dünyadaki 36 biyolojik çeşitlilik sıcak noktasından üçünün karşılaştığı ve etkileştiği biyocoğrafi olarak ilginç, ancak çok iyi anlaşılmamış bir bölgedir. Bu sıcak noktalar şunlardır: Akdeniz Havzası, İran-Anadolu ve Kafkasya biyolojik çeşitlilik sıcak noktaları. Yani, Anadolu, yüksek bir biyolojik çeşitliliğe ve endemizme sahiptir, ancak özgün doğal bitki örtüsünün çoğunu kaybetmiştir. Diğer bir deyişle, Anadolu, sahip olduğu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamaz, ancak zaten doğal yaşam alanlarının çoğunu kaybetmiş, yoğun tehdit altında olan bir bölgedir! Anadolu’nun bu yüksek biyolojik çeşitliliği, belli ölçüde Avrupa, Asya ve Afrika’nın bağlantı noktasındaki konumu ve geçmişteki ve günümüzdeki jeolojik ve iklimsel dinamikler ile ilişkilidir.

Doğanın insanın dışında, ondan bağımsız, onun tarafından hoyratça sömürülecek bir nesne olduğu felsefesi üzerinde yükselen, böylece doğaya kötülüğü meşrulaştıran (insan refahı için ormanların tahrip edilmesinde, diğer canlıların öldürülmesinde ne sakınca olabilir ki!?) doğa-insan ikiliği yaklaşımının tuzağına düşmememiz gerekir.

Sorunuza gelecek olursak, doğa, bir parçası olduğumuz yaşam ağı, yani, biyolojik çeşitlilik, yiyecek ve yem, enerji, ilaç ve genetik kaynak, aynı zamanda insanın fiziksel refahı ve kültürünü sürdürmesi için gerekli çeşitli materyalleri sağlar. İnsan sağlığının tüm yönlerini destekler. İlham ve öğrenme, fiziksel ve psikolojik deneyimler vb. yaşam kalitesinin materyalist olmayan yönlerine katkı sunar. Yani, biyolojik çeşitliliği yüksek bir coğrafyada yaşamak, akılcı bir yaklaşım ön şartıyla, doğanın sunduğu yaşamsal katkılardan daha fazla faydalanmak demektir. Ancak, burada şu hatırlatmayı yapmalıyım: Doğanın insanın dışında, ondan bağımsız, onun tarafından hoyratça sömürülecek bir nesne olduğu felsefesi üzerinde yükselen, böylece doğaya kötülüğü meşrulaştıran (insan refahı için ormanların tahrip edilmesinde, diğer canlıların öldürülmesinde ne sakınca olabilir ki!?) doğa-insan ikiliği yaklaşımının tuzağına düşmememiz gerekir. Ne yazık ki, şu an doğayı sömürülecek bir nesne gibi gördüğümüz bir düzenin içindeyiz. Hatta, bu düzen, bu ikiliği insanın insana ötekileştiği bir ikiliğe taşıyor. Böylece, sadece doğanın değil, insan emeğinin de bazen vahşice, bazen sinsice sömürülmesini meşrulaştırıyor.

Anadolu coğrafyasındaki biyolojik çeşitlilik günden güne azalıyor hatta pek çok tür yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelmiş durumda. İşin en kötü tarafı yok olma hızı giderek artıyor. Bu yok oluşu doğal sürecin bir sonucu olarak mı görmek gerek yoksa antropojenik etkilerin iklim ve çevre üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin nihai bir sonucu olarak mı?

Dünya üzerinde yaşamın tarihi, yaklaşık 3,5-4,0 milyar yıldır. Yok oluşlar, yani, türlerin soyunun tükenmesi, ‘arkaplan hızı’ olarak adlandırılan bir hızda yaşamın tarihi boyunca periyodik olarak gerçekleşmektedir. Elbette, yok oluşların arkaplan hızından daha hızlı olduğu dönemler de olmaktadır. Örneğin, tektonik olaylar, buzul dönemler, volkanik aktiviteler, asteroid çarpması vb. doğal nedenler ile son 500 milyon yıl boyunca 5 ‘büyük yok oluş’ (2 milyon yıldan kısa bir süre içinde türlerin en az %75’inin soyunun tükenmesi) olmuştur. Kuşlar hariç dinozorların soyunun tükenmesi ile bilinen son büyük yok oluş, Meksika, Yucatán bölgesine bir asteroidin çarpması sonucu yaklaşık 65 milyon yıl önce gerçekleşmiştir. Bilimsel çevreler, günümüzdeki yok oluş hızı arkaplan hızının çok üzerinde olduğu için 6. büyük oluşun içinde olduğumuzu tartışmaktadır. Günümüzdeki biyolojik çeşitlilik kaybının bundan öncekilerden farkı ise, biziz! Bunu, şöyle açıklamaya çalışayım.

Biyosfer (canlı küre, gezegenimizin yüzeyindeki karmaşık yaşam ağı), uçsuz bucaksız evrende yaşam olduğunu bildiğimiz tek yerdir! Biraz önce ifade ettiğim gibi, en azından 3,5-4,0 milyar yıldır vardır. Biz ise, yaklaşık 250-300 bin yıldır onun bir parçasıyız. İnsan nüfusu, tarım devriminin şafağında, yaklaşık 10 bin yıl önce bile sadece yaklaşık 5 milyondu. Şimdi ise 8 milyarı geçti. Yani, artık gezegeni dönüştüren, böylece yaşamın çeşitliliğini de tehdit eden önemli bir küresel güç haline geldik!
‘Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Servisleri üzerine Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu’nun 2019 yılında yayınladığı küresel değerlendirme raporu, biyolojik çeşitlilik kaybına neden olan unsurları azalan önem sırasına göre şöyle sıralıyor: (1) arazi ve deniz kullanımı değişikliği (ormansızlaşma, tarım, su ürünleri yetiştiriciliği vb.), (2) organizmaların doğrudan kullanımı (kereste üretimi, balıkçılık vb.), (3) iklim değişikliği, (4) fosil yakıt kullanımı dâhil kirlilik (hava, su ve toprak) ve (5) istilacı türler. Arazi ve deniz kullanımı değişikliği ve kirlilik, aynı zamanda iklim değişikliğini etkiliyor. İklim değişikliği ile biyolojik çeşitlilik kaybı arasında da karşılıklı bir etkileşim var. Bu iki temel unsur da, doğrudan insanlığın yaşam kalitesini etkiliyor! Bu nedenle, Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Servisleri üzerine Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 2021 yılında yayınladığı biyolojik çeşitlilik ve iklim değişikliği raporu, biyolojik çeşitlilik kaybı ve iklim değişikliğinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini ve biriyle mücadelenin ancak diğeriyle mücadele ile mümkün olabileceğini ısrarla vurguluyor! Sorunuzun öz olarak cevabına gelecek olursak, tüm bu etkileşen unsurlar, nihai olarak insan faaliyetlerinin bir sonucudur. Sahip olduğu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamaz olan coğrafyamız, Anadolu da, dünya üzerinde en uzun süredir insan faaliyetlerinden etkilenen coğrafyalardan biridir. Böyle olunca da, doğal yaşam alanlarının çoğunu kaybetmiş olması bir sürpriz değildir! 

Sahip olduğu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamaz olan coğrafyamız, Anadolu da, dünya üzerinde en uzun süredir insan faaliyetlerinden etkilenen coğrafyalardan biridir.


Burada tartışmamız özelinde önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya daha değinmek isterim. SARS-CoV-2 ve neden olduğu COVID-19 küresel salgını, biyolojik çeşitlilik kaybına neden olan unsurların dünya sağlığını, dolayısıyla insan sağlığını nasıl tehdit ettiğini, yani, ‘Tek Dünya Tek Sağlık’ perspektifini hatırlatan paha biçilmez bir uyarıdır. İnsan, hayvan ve çevre sağlığı, birbirine bağlıdır. Yani, üzerinde yaşadığımız dünyanın bir bütün olarak sağlığı söz konusudur.

Anadolu yer sincabı. Onlar ve daha niceleri var oldukça varız! (Fotoğraf: Tuğrul Körüklü)

Küresel iklim değişikliğinin canlıların coğrafi dağılımını ve genetik yapısını değiştirdiğini söylemek mümkün. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu soruya da Anadolu’yu merkeze alarak cevap vermek isterim. Daha önce de değindiğim gibi, dünya üzerindeki insan baskısının yarattığı en önemli sorunlardan ikisi (ki, bu sorunlar etkileşim içindedir ve birbirinden ayrı düşünülemez), iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybıdır. Şunu da hatırlatayım: Şu an biyolojik çeşitlilik kaybına neden olan en önemli unsur ise, arazi ve deniz kullanımı değişikliğidir.
Biyolojik bilimlerin penceresinden bakacak olursak, iklim değişikliği, organizmadan ekosisteme kadar biyolojik çeşitliliğin (bir bölgedeki genlerin, türlerin ve ekosistemlerin toplamı) tüm bileşenlerini etkiler. Bu etkiler de, populasyonların/türlerin iklim değişikliğine yerlerini (coğrafi dağılımlarını) değiştirerek ve/veya değişen çevresel koşullara uyum/uyarlanma (doğal seçilim yoluyla evrimleşen ve bireylerin uyum gücünü arttıran karakter veya karakterin belirli bir durumu) yoluyla veya yok olarak cevap vermesiyle şekillenir. Kısaca iklim değişikliği hakkında da bilgi vermek isterim. İklim değişikliğinin yeni bir şey olmadığına vurgu yaparak başlayayım. Dünyanın/yaşamın tarihi boyunca iklim değişiklikleri yaşanmıştır. Örneğin, gezegenimiz, Senozoyik (66 milyon yıl öncesinden günümüze kadar geçen zaman) boyunca, daha doğrusu yaklaşık 50 milyon yıl öncesinden (Erken Eosen İklimsel Optimumu’ndan) günümüze kadar yavaş yavaş soğumaktadır.

Kuvaterner (yaklaşık 2,6 milyon yıl öncesinden günümüze kadar geçen dönem), bir diğer deyişle, ‘Buzul Çağı’ boyunca ise, buzullararası dönemlerin buzul dönemleri birbirinden ayırdığı (veya tersi) buzul-buzullararası döngülere sahne olmuştur. Kuzey yarımkürede büyük kıtasal buz tabakalarının (ki, bu tabakaların yüksekliği 2-3 km’yi bulabiliyordu) ilerlediği ve gerilediği zaman dilimleri, sırasıyla buzul ve buzullararası dönemler olarak bilinir. Her buzul-buzullararası döngünün küçük bir bölümü (örneğin, son 430 bin yıldaki her döngünün ortalama %20’si, normal olarak 10–30 bin yılı) buzullararası dönemde geçmiştir. Son buzul dönem, 115 bin yıl öncesi ile 12 bin yıl öncesi (Holosen devresinin, yani, içinde bulunduğumuz buzullararası dönemin başlangıcı) arasında yaşanmıştır. Bu, şu demek oluyor: Yaklaşık 12 bin yıldır bir buzullararası dönemdeyiz. Bize çevremiz hep böyleymiş izlenimi veren bu buzullararası dönem çevresi ise, aslında gezegenin son 2.6 milyon yıllık tarihinde daha seyrek deneyimlenmektedir. Yani, dünyamız, bu tarihin çoğunda buzul dönemlerdeydi. O yüzden, bu tarihe ‘Buzul Çağı’ diyoruz.

Yaklaşık 12 bin yıldır bir buzullararası dönemdeyiz. Bize çevremiz hep böyleymiş izlenimi veren bu buzullararası dönem çevresi ise, aslında gezegenin son 2.6 milyon yıllık tarihinde daha seyrek deneyimlenmektedir.

Peki, buzul dönemlerde iklim nasıldı? Genel olarak, daha soğuk ve kuraktı. Anlaşılacağı gibi, buzullararası dönemlerde (yaklaşık 12 bin yıldır bir buzullararası dönemde olduğumuzu hatırlatırım) iklim ise, daha sıcak ve yağışlıydı. Türlerin/populasyonların bu soğuk-kurak ve sıcak-yağışlı şeklindeki güçlü iklimsel dalgalanmalar boyunca büyük ölçüde yerlerini değiştirmediği/yaşadığı bölgeler, sığınak olarak tanımlanır. Buzul sığınaklar, kuzey bölgeler kıtasal buz tabakaları ile kaplandığı ve/veya daha soğuk ve kurak olduğu, böylece buradaki ılıman kuşak türleri/populasyonları yok olduğu ya da güneye göç ettiği için güney bölgelerde konumlanmıştır. Bu bölgelerden biri de, Anadolu’dur. Basitleştirilmiş olsa da, sığınak rolü, böylece türlere/populasyonlara daha uzun dönemli ev sahipliği yapması (ki, bu, genetik çeşitliliğin birikmesi için daha uzun bir zaman anlamına gelir), Anadolu’nun biyolojik çeşitliliğinin neden bu kadar yüksek olduğunun açıklamalarından biridir.

Ülkemize özgü ve soyu tükenmek üzere olan hayvan türleri hakkında gerekli çalışmalar yapılıp, tedbirler alınıyor mu, bu konuda dünyadaki durumumuz nedir?


Elbette, türler veya ekosistemler düzeyinde gerçekleştirilen önemli çalışmalar/girişimler var. Ancak, biyolojik çeşitlilik kaybı düzeyinde daha bütüncül yaklaşacak olursak, yaşamın çeşitliliğini tehdit eden unsurların (arazi ve deniz kullanımı değişikliği, organizmaların doğrudan kullanımı, iklim değişikliği, kirlilik ve istilacı türler) biyolojik çeşitliliğimizi geçmişte nasıl etkilediğini tam olarak bilmiyoruz. Bu unsurların biyolojik çeşitliliğimizi yakın geçmişte nasıl etkileyebileceği ile ilgili çalışmalar da halen çok yetersizdir. Bu eksikler konusunda akademik bilgi üretmek ve üretilen bilgiler ışığında karar vericileri yönlendirmek, en büyük önceliklerimiz arasında yer almalıdır. Bunun için de, üniversitelerimizi ve ilişkili yapılarımızı, gerçekten evrensel düzeyde bilim yapan kurumlar haline getirmeliyiz!

Biyoçeşitlilik, ekosistemlerin değişen koşullara uyum sağlamasını ve çevresel baskılara karşı dirençli olmasını sağlar. Tür çeşitliliği arttıkça, ekosistemlerin iklim değişikliği, hastalıklar veya doğal afetler gibi tehditlere karşı dayanıklılığı artar. Bu noktada sormak istediğim soru şu: Özellikle besi hayvancılığında pek çok tür ithal ediliyor. Bunlar yerli ırklarla melezleniyor. Binlerce yıldır bu coğrafya uyum sağlamış hayvanların bu şekilde melezlenmesi yolu ile ortaya çıkan yeni türler biyoçeşitlilik açısından ne ifade ediyor?

Bu soruya, ancak evrimsel biyoloji ve ekoloji/biyocoğrafya çatısı altında kısaca cevap verebilirim. Uzmanlık alanım olmadığı için, hayvan ıslahı açısından doğrudan cevap vermem mümkün değil. Anadolu’nun biyolojik çeşitlilik açısından ne kadar önemli bir coğrafya olduğuna zaten oldukça vurgu yaptık. Anadolu, yaklaşık son 12 bin yılın insanlık tarihinin (biraz sonra açıklayacağım gibi, hemen her şeyi zaten bu tarihe borçluyuz) şekillenmesinde de büyük bir rol oynadı. Yaklaşık 12 bin yıl önce, yani, hemen hemen son buzul dönemi geride bırakıp içinde bulunduğumuz buzullararası döneme girdiğimiz ve iklimin artık görece sıcak-yağışlı ve kararlı olmaya başladığı zamanlar, Bereketli Hilal’de (kabaca günümüzde Filistin, İsrail, Ürdün, Lübnan, Türkiye–Güneydoğu Anadolu, Suriye, Irak ve İran’ı içine alan coğrafya) avcı-toplayıcı ekonomiden tarım ekonomisine geçtik. Bu geçişe, ‘Neolitik Devrim’ veya ‘Tarım Devrimi’ diyoruz. Daha sonraki zamanlarda birkaç coğrafyada da bağımsız olarak bu geçiş yaşandı. Ancak, anlaşılacağı gibi, bu geçişin ve ardındaki gelişmelerin (yerleşik yaşamın, bitki ve hayvan ıslahının, köylerin, kentlerin, kent devletlerin, imparatorlukların, yazının, Sami dinlerinin vb. ortaya çıkması) en erken yaşandığı coğrafya, Bereketli Hilal’dir.

İnsanlık için çok önemli olan evcilleştirilen bitki ve hayvan türlerinin yabani populasyonlarına/atasal genetik kaynaklarına sahibiz.

Anadolu ve yakın çevresini içine alan bu coğrafya, evcilleştirilen türler (örneğin, bitki türlerinden arpa, buğday, mercimek ve hayvan türlerinden keçi, koyun, sığır) açısından da zengindir. Yani, insanlık için çok önemli olan evcilleştirilen bitki ve hayvan türlerinin yabani populasyonlarına/atasal genetik kaynaklarına sahibiz. Bu yabani populasyonlar, mevcut evcilleştirilen türlerin değişen çevresel koşullara (örneğin, kuraklık, hastalık) uyarlanmasını yönetmek açısından da eşsiz kaynaklardır. Bu zenginliği, ıslah ve ilişkili bilim alanları tarafından iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Anadolu yer sincabı ve Hasan Dağı.

Sizin özellikle yer sincapları üzerine çalıştığınızı biliyoruz. Bu konuda sizi motive eden şey ne oldu, neden yer sincapları? Yer sincapların yaşam öyküsüne dair paylaşmak istediğiniz ilginç özellikler nelerdir?

Bu röportajın genel ekseninde, yani, Anadolu biyocoğrafyası ve biyolojik çeşitlilik kaybı özelinde sorunuzu cevaplamaya çalışacağım. Çünkü Doç. Dr. Hatice Mutlu KART GÜR ile yer sincapları üzerine olan çalışmalarımız, ekoloji, biyocoğrafya, ekofizyoloji, evrimsel biyoloji, populasyon genetiği vb. farklı disiplinleri içeriyor. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi, ‘Anadolu Biyocoğrafyası Araştırma Laboratuvarı’ olarak, biyolojik çeşitlilik kaybına neden olan unsurlardan özellikle arazi kullanımı ve iklim değişikliklerinin yer sincaplarını, böylece Anadolu bozkırlarındaki biyolojik çeşitliliği nasıl etkilediğini/etkileyeceğini anlamak için, ayrıca ‘Çevresel Değişikliklerin Yer Sincapları Üzerine Etkileri’ projesini yürütüyoruz. Bu proje kapsamında, sadece Anadolu yer sincabı ile ilgili olan dağılım ekolojisi içerikli çalışmalarımıza kısaca değineceğim. Anadolu yer sincabı ile ilgili olarak bugüne kadar dağılım ekolojisi çalışmaları için yer sincaplarının yaşadığı 1500’ün üzerinde coğrafi yer/populasyon ve binlerce kilometre arazi rotası kayıt altına alındı, genetik çalışmalar için ise 200’ün üzerinde coğrafi yerden 400’ün üzerinde bireyden doku örneği toplandı.

Coğrafi dağılımının çok büyük bir kısmı Anadolu’da olduğu için aslında neredeyse Anadolu’ya endemiktir.

Şunu da vurgulamadan geçmeyeyim. Sincap denilince aklımıza öncelikle ağaç sincapları geliyor. Ancak ülkemizde yaşayan beş sincap türünden sadece ikisi ağaç sincabı: Sincap ve Kızıl Sincap; diğer üçü ise yer sincabı: Anadolu yer sincabı, Avrupa yer sincabı ve Toros yer sincabı. Anadolu yer sincabı, yerel adıyla Gelengi, diğer yer sincapları gibi, toprak altındaki yuvalarında uyuyan ve kışı geçiren, toprak üstünde ise otçul olarak beslenen gündüzcül ve kış uykusuna giren küçük bir memeli türüdür. Kış uykuları, yılın yaklaşık olarak yarısını veya daha uzun bir süreyi (genel olarak geç yaz veya erken sonbahardan erken ilkbahara kadar) kapsar. İç ve doğu Anadolu, batı Ermenistan ve kuzeybatı İran’ın bozkırlarında yaşar. Coğrafi dağılımının çok büyük bir kısmı Anadolu’da olduğu için aslında neredeyse Anadolu’ya endemiktir.

‘Çevresel Değişikliklerin Yer Sincapları Üzerine Etkileri’ projesi kapsamında Anadolu yer sincabı ile ilgili olarak bugüne kadar kayıt altına alınan 1500’ün üzerinde coğrafi yer/populasyon.


Arazi kullanımı değişikliği, özellikle bozkırların/doğal bitki örtüsünün tarım alanlarına dönüştürülmesi, Anadolu yer sincabını günümüzde en çok tehdit eden unsurdur. Aynı şey, çok rahatlıkla Anadolu bozkırlarının biyolojik çeşitliliği için de söylenebilir. Bu sonuçlar, Anadolu bozkırlarındaki doğal bitki örtüsünün en az %50’sinin geçtiğimiz yüzyılda tarım için sürüldüğü gerçeği ışığında şaşırtıcı değildir. Okuyucular, önlerindeki ilk iç Anadolu seyahatinde doğal bitki örtüsü yerine daha çok tarım alanları ile karşılaştıklarını gözlemleyerek bu sonuçları doğrulayabilirler. İklim değişikliğinin ise, Anadolu yer sincabını gelecekte en çok tehdit eden unsur olacağı öngörülmektedir. Bu öngörüye göre, Anadolu yer sincabı, en kötü senaryoda, yani, iklim değişikliği ile mücadelede en başarısız olduğumuz durumda, içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarında özellikle yaz sıcaklıklarındaki (günümüze göre 4,5 santigrat dereceye kadar) artış nedeniyle yaşam alanlarının çoğunu kaybedecektir. Yani, buzul-buzullararası döngülere eşlik eden güçlü iklimsel dalgalanmalardan görece çok fazla etkilenmeden Anadolu bozkırlarının milyonlarca yıldır sakini olan Anadolu yer sincabı, sanayii devrimi sonrası özellikle fosil yakıt kullanımının neden olduğu/olacağı, gezegenimizin son 50 milyon yıllık tarihinde örneği olmayacak hızlı iklim değişikliğine (ki, biz yaşam bilimcileri asıl endişelendiren iklim değişikliğinin hızıdır) uyarlanamayacak gibi görünmektedir. O zaman, ne şehirlerdeki yaşantımız ne de doğamız eskisi gibi olacak!!!

Bu sonuçlar, Anadolu bozkırlarındaki doğal bitki örtüsünün en az %50’sinin geçtiğimiz yüzyılda tarım için sürüldüğü gerçeği ışığında şaşırtıcı değildir.


Temel motivasyonumuza gelecek olursak: ‘Çevresel Değişikliklerin Yer Sincapları Üzerine Etkileri’ projesi kapsamında oluşturduğumuz veriler, geleceğin bilim insanlarına hem bir taksonun gözünden bugünün Anadolu’sunun durumunu görmesine ve kendi dönemi ile kıyaslamasına hem de öngörülerimizi sınamasına izin verecektir. Kısacası, tartışılan açıdan bizlerin elinde olmayan imkânları, geleceğin bilim insanları açısından bir nebze olsun yaratabilirsek mutlu olacağız. 

İklim değişikliğinin en kötü senaryoda, yani, iklim değişikliği ile mücadelede en başarısız olduğumuz durumda, içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarında Anadolu yer sincabı üzerine etkisi. Kırmızı ve yeşil renkler, birlikte günümüzdeki biyoiklimsel uygun alanları; kırmızı renk, günümüzde uygun gelecekte uygun olmayan alanları; yeşil renk ise, hem günümüzde hem de gelecekte uygun alanları gösterir.

Orta ve Doğu Anadolu florası ve faunası arasında biyocoğrafi bir sınır olarak kabul edilen Anadolu diyagonalinin yeterince iyi anlaşılabildiğini düşünüyor musunuz?

İlk olarak, Anadolu Diyagonali hakkında bilgi vermek isterim. Anadolu Diyagonali, biyocoğrafi olarak ilginç, ancak yeterince incelenmemiş bir bölge olan Anadolu’nun biyolojik çeşitliliğini şekillendiren en belirgin biyocoğrafi özelliklerden biridir. Türkiye’nin kuzeydoğusundan (Bayburt-Gümüşhane yakınından) güneybatıya doğru uzanır ve Akdeniz’e doğru iki kola ayrılır: Orta Toros Dağları ve Nur Dağları. İran-Anadolu biyolojik çeşitlilik sıcak noktasının Anadolu bölümünü iki bölgeye ayırır: genellikle 1500 metrenin altında olan iç Anadolu ve genellikle 1500 metrenin üstünde olan doğu Anadolu. Bu bölgeler, farklı ekolojik bölgelere ev sahipliği yapar. Anadolu Diyagonali, birçok populasyonun ve taksonun coğrafi dağılım sınırıyla çakışır. Örneğin, Türkiye’deki 1200 endemik bitki türünün bir çoğu, sadece Anadolu Diyagonali’nin hemen batısında veya doğusunda dağılım gösterir. Öyle görünmektedir ki, Anadolu Diyagonali, bir bariyer olarak işlev görür ve önemli bir biyocoğrafi süreksizliğe karşılık gelir. Bu süreksizlik, özellikle sıcaklık mevsimselliği ile ilişkili çevresel/iklimsel süreksizlikle örtüşür. Dahası, bölgesel tarihsel-kültürel farklılıkların Anadolu Diyagonali ile ilişkili olduğu da ileri sürülmektedir.

Türkiye’deki 1200 endemik bitki türünün bir çoğu, sadece Anadolu Diyagonali’nin hemen batısında veya doğusunda dağılım gösterir. Öyle görünmektedir ki, Anadolu Diyagonali, bir bariyer olarak işlev görür ve önemli bir biyocoğrafi süreksizliğe karşılık gelir.

Küçük Asya, Anadolu’nun kabaca İskenderun ile Trabzon arasındaki hattın (ki, yaklaşık olarak Anadolu Diyagonali’ne karşılık geldiği söylenebilir) batısında kalan kısmıdır. İskenderun ile Trabzon arasındaki hattın belirlediği bu coğrafi sınır, güneyde Büyük Mezopotomya ve Levant, doğuda Toros, Karadeniz, Kafkas, Zagros ve Elbruz Sıradağlarının bir araya geldiği dağlık bölge ve batıda Küçük Asya olmak üzere, bu üç bölge arasında tarihöncesi ve sonrası boyunca önemli bir kültürel ayrım oluşturmuştur. Sorunuza gelecek olursak, Anadolu Diyagonali’ni anlamak için daha alacak çok yolumuz var. Dağılım ekolojisi ve filocoğrafya açısından özellikle yüksek takson içerikli çalışmalara odaklanmamız gerekiyor. Anadolu’nun coğrafi ve iklimsel değişkenliğinin, konumuz özelinde Anadolu Diyagonali ile ilişkili çevresel/iklimsel süreksizliğin organizmaların uyarlanmalarını nasıl şekillendirdiği ile ilgili ekofizyolojik çalışmalar ise, yok denecek kadar azdır.

Anadolu Diyagonali.

Son olarak sormak istediğim soru şu: Günümüzde bozulan, tahrip edilen doğaya karşı kamu vicdanını rahatlatırcasına yapılan birtakım uygulamalar var. Bunlar fidan dikme kampanyalarından, tükenme tehlikesi olan türlerin korunmasına kadar çeşitli önlemler. Bunların yeterince etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Daha önce değindiğim gibi, insan nüfusu, tarım devriminin şafağında, yaklaşık 10 bin yıl önce bile sadece yaklaşık 5 milyondu. Şimdi ise 8 milyarı geçti. Böylece, artık gezegeni dönüştüren önemli bir küresel güç haline geldik! Öyle ki, bilim çevreleri, günümüzdeki yok oluş hızı arkaplan hızının çok üzerinde olduğu için 6. büyük oluşun içinde olduğumuzu tartışmaktadır. Hatta, içinde bulunduğumuz zamanı ‘Antroposen’/‘İnsan Çağı’ olarak adlandırmayı/tanımlamayı önermektedir.

Hangi memeli türünden olursa olsun dünya üzerinde yaşayan tüm bireylerin ağırlıkları toplandığında (tabii ki, bu, bir takım hesaplamalara göre yapılmakta ve karbon ton olarak ölçülmektedir), yabani memeliler, toplam ağırlığın sadece %2’sini oluşturmaktadır. Toplam ağırlığın %98’si ise, çiftlik hayvanları ve insanlara aittir.

Şöyle bir çarpıcı örnek vereyim: Hangi memeli türünden olursa olsun dünya üzerinde yaşayan tüm bireylerin ağırlıkları toplandığında (tabii ki, bu, bir takım hesaplamalara göre yapılmakta ve karbon ton olarak ölçülmektedir), yabani memeliler, toplam ağırlığın sadece %2’sini oluşturmaktadır. Toplam ağırlığın %98’si ise, çiftlik hayvanları ve insanlara aittir. Tüm bunlar ve burada değinemediklerimiz, koruma eylemlerimizin tartıştığımız ölçekte başarılı olmadığını göstermektedir. Doğa-insan ikiliği yaklaşımından, yani, doğanın insanın dışında, ondan bağımsız, onun tarafından hoyratça sömürülecek bir nesne olduğu felsefesinden uzaklaşmadığımız sürece, başarılı olacağımızı da düşünmüyorum!

Verdiğiniz kıymetli bilgiler için çok teşekkür ederiz, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Rica ederim. Ben, davetiniz ve bu şansı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Hakan GÜR Kimdir?

1993-2007 yılları arasında lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimini Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans ve doktora çalışmaları, sırasıyla Anadolu yer sincaplarının populasyon biyolojisi ve biyocoğrafyası ile ilgilidir. 2008 yılında Ahi Evran Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü’ne atandı. 2009 yılında “Richardson yer sincaplarının yaşam öyküsü özellikleri ve fenolojisi üzerine iklimsel etkiler” başlıklı çalışması ile Lethbridge Üniversitesi (Alberta, Kanada), Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyolojik Bilimler Bölümü’nün ‘Karasal Ekoloji Doktora Sonrası Araştırma Bursu’nu kazandı. Son yıllarda, yer sincaplarının ekolojisi ve biyocoğrafyası üzerine yaptığı çalışmalarını, moleküler filocoğrafya ve ekolojik niş modellemesi yaklaşımlarını kullanarak, küresel iklim değişikliklerinin omurgalı türlerinin coğrafi dağılımı ve genetik yapısını nasıl etkilediği/etkileyeceği üzerine yoğunlaştırdı. Genel olarak, Anadolu Biyocoğrafyası Araştırma Grubu altında, Anadolu’nun coğrafi ve iklimsel çeşitliliğinin biyolojik yaşamını nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışıyor. 

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi
Anadolu Biyocoğrafyası Araştırma Laboratuvarı
E-posta: hakangur.ecology@gmail.com
Twitter: hgur_ecology
Facebook: Anadolu Biyocoğrafyası
Web Sitesi: https://anadolubiyocografyasi.com/
Akademik Çalışmaları: Google Akademik https://bit.ly/337CCrH Researchgate https://bit.ly/39lNJ4q

Etiketler: anadolu yer sincabı, biyoçeşitlilik
Hakan Gür 25 Aralık 2024
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Yazar: Hakan Gür
Doç. Dr.,1993-2007 yılları arasında lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimini Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans ve doktora çalışmaları, sırasıyla Anadolu yer sincaplarının populasyon biyolojisi ve biyocoğrafyası ile ilgilidir. 2008 yılında Ahi Evran Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü’ne atandı. 2009 yılında “Richardson yer sincaplarının yaşam öyküsü özellikleri ve fenolojisi üzerine iklimsel etkiler” başlıklı çalışması ile Lethbridge Üniversitesi (Alberta, Kanada), Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyolojik Bilimler Bölümü’nün ‘Karasal Ekoloji Doktora Sonrası Araştırma Bursu’nu kazandı. Son yıllarda, yer sincaplarının ekolojisi ve biyocoğrafyası üzerine yaptığı çalışmalarını, moleküler filocoğrafya ve ekolojik niş modellemesi yaklaşımlarını kullanarak, küresel iklim değişikliklerinin omurgalı türlerinin coğrafi dağılımı ve genetik yapısını nasıl etkilediği/etkileyeceği üzerine yoğunlaştırdı. Genel olarak, Anadolu Biyocoğrafyası Araştırma Grubu altında, Anadolu’nun coğrafi ve iklimsel çeşitliliğinin biyolojik yaşamını nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışıyor.
Önceki Yazı Doğa tarihi müzelerimizin sayısını çoğaltmalıyız
Sonraki Yazı Geleneksel “yaşam” tanımları, hataların rolünü göz ardı ediyor ve onun yerine başarılara, adaptasyonlara ve faydalı mutasyonlara odaklanıyor. Doğanın temel mottosu: Hatasız hayat olmaz!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
kurt, köpek
Acaba Öyle midir?Zooloji

İddia: “Kurt evcilleşmeyen tek hayvandır!”

Tabii ki bu cümle baştan aşağı yanlıştır. Öncelikle kurt ilk ve en mükemmel evcilleşen hayvandır. İnsanın en yakın dostu köpek…

2 Şubat 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

“Açken kendin değilsin” sözü bilimden geçer not aldı mı?

Açlık genel bir zihinsel sis yaratmıyor ama beyni yemeğe karşı daha hassas hale getiriyor.

Biyoloji
5 Mart 2026

Proteine ihtiyacımız var ama doğru kombinasyon çok önemli!

Metabolizma uzmanı olan Rob Wolfe, “Aynı toplam protein miktarına sahip besinler eşdeğer değil.” diyor. Ona göre proteinin kalitesine dikkat etmemiz…

BiyolojiGastronomi
5 Mart 2026

Yapay zekâyla yapay evrim oluşturuldu!

Sonuçlar, yapay zekanın evrimi daha iyi anlamak için nasıl kullanılabileceğini gözler önüne seriyor.

BiyolojiYapay Zekâ
5 Mart 2026

Araştırma dinozorların sonunu getiren meteorun köpek balıkları ve vatozlar üzerinde belirli etkisi olduğunu ortaya koydu!

İleri düzey yapay zekâ (AI) kullanan yeni bir çalışma 66 milyon yıl önce dinozorların varlığını dünyadan silen asteroit darbesinin köpek…

Biyoloji
10 Şubat 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?