1997’de Ankara’dan Boston’a göç eden ve bugün Boston’da göçmenlerle çalışan psikolog Serap Kantarcı Şanlıkol (LMHC) ile göçün pek konuşulmayan yüzünü; kayıpları, kimliği, aidiyeti, kadın olmanın getirdiği yükleri ve depresyonu konuştuk.
Psikolog Serap Kantarcı Şanlıkol
Söyleşi: Psk. İnci Elif Erdin
Göç denince çoğumuzun aklına yeni fırsatlar, yeni başlangıçlar geliyor. Siz göçü bir fırsat olarak mı, yoksa bir kayıp olarak mı görüyorsunuz?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Genelde insanlar göç etmekten bahsedince, otomatik olarak, göç yeni imkânlara açılma, yeni olanaklara uzanma, büyüme, gelişme, yeni başlangıçlar, başarılar ve daha iyi bir hayat gibi olumlu kavramları çağrıştırıyor… Göç denilince nedense hep bir kazanç algısı yaratılıyor, ancak göç etmenin beraberinde bir kayıp, bir kopuş ve bir yitirme duygusu ile birlikte geldiğini görüyorum…
Gerek kendi gerekse çevremdeki dostların ve klinik psikolog olarak çalıştığım danışanların hayatlarını gözlemlediğimde anlıyorum ki göç kavramı kulağa hoş gelirken aynı zamanda dil, sosyal, ekonomik ve politik statü, sosyal çevre, aidiyet, kültür birikimi, kimlik ve gündelik hayatın kaybı anlamına da geliyor… Evet, kesinlikle yeni fırsatlar doğuyor göç edince ama aynı zamanda kayıplarla birlikte hüzünlü bir yas da yaşanıyor!
Türkiye’den göç ederken Amerika’ya, benim gibi tüm aile üyelerini, dostlarını, sevdiği insanları, mekânları, adetleri, gelenekleri, inançları ve tüm yaşanmışlıkları bir bavula sığdırmaya çalışan insanlar gördüm ve görmeye devam ediyorum… Sadece yola çıkarken bir bavula hepsini sığdırmanın ne kadar zor olduğunu da fark ediyorum.
Kendi hikâyenize gelelim. 1997’de Ankara’dan Boston’a göç ettiniz. Bu yolculuk sizi nasıl değiştirdi, duygusal olarak neler yaşadınız?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Ankara’da TBMM’de çalışan, üreten, sosyal ilişkileri ile her gün kendini zinde ve entelektüel hisseden, ailesi ve sevdikleri ile bağlarını güçlendiren, eğitimli ve ekonomik olarak kendi kendine yeterli genç bir kadınken hayallerimi bir bavula doldurup 1997’de Boston’a göç ettim. Ankara Siyasal Bilgiler’de master yapmış, doktora sevdası ve imkânı ile yeniden öğrenciliğe geçen, çok az ile yetinen, maddi olarak bağımlı hale gelen, Amerika’daki kültüre ve siyasete yabancı ve günden güne kim olduğunu sorgulayan bir kadın haline geldim.
Göç ederken yaşadığım heyecan yavaş yavaş fiziksel ve duygusal yorgunluğa ve bavula sığdırıp getiremediğim, arkamda kalan her şey için yaşadığım pişmanlığa ve suçluluğa dönüştü… Ekonomik kaynakların kaybı ötesinde sosyal statü ve kimlik kaybı yaşayan ben, her yeni günde, iki ülke, iki kültür, iki kimlik arasında var olmaya, görülmeye, duyulmaya ve doğru anlaşılmaya çalıştım… Zaman zaman sis içinde kayboldum ve benim gibi kaybolmasınlar diye diğer göçmenlerin yardımına koştum; bunun için Boston’da klinik psikolog oldum.
Kabul etmesi kolay olmasa da öze duyduğum güven, öze duyduğum saygı ve şefkat yavaş yavaş yerini öze duyulan kızgınlığa ve küskünlüğe devretti… Bu duygu durumu yorucuydu; adı neydi, ne konurdu bilmek bile istemedim ve görmezden geldim. Ama bugün klinik psikolog olarak eminim ki bu, DSM-5’te tüm kriterleri karşılayan majör depresyondu.
Göçün kadınlar üzerinde farklı bir yük oluşturduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’de bir kız çocuğu olarak yetişmek bu deneyimi nasıl şekillendirdi; erkekler aynı süreci farklı mı yaşıyor?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Türkiye gibi daha kolektivist kültürlerde doğan ve yetişen bir kız çocuğu olarak kendimi geniş aileden ve akrabalardan, hatta ve hatta yaşadığım mahallenin beklentilerinden bile bağımsız bir birey olarak düşünmedim ve Amerika’ya göç ettiğimde neden kendimi birey olarak göremediğimi de fark ettim. Vertikal kolektivist (dikey kolektivist) ve ataerkil kültür yapısı içinde Türkiye’de yetiştiğim için kadınlara yüklenen bakım verme, aileyi bir arada tutma ve sorumluluk üstlenme rollerini kabullenmiştim. Miras olarak bana kalan ataerkil, Ortadoğu kültüründe “benlik” bir sorumluluk hiyerarşisi içinde gömülmüştü; büyüklere saygı, ebeveynlere karşı görev, yaşı benden küçük veya büyük akrabaların sağlığından ve huzurundan sorumluydum. Üstüme ceket gibi oturan bu rollerle Boston’a göç edince yalnızca ailemi ve sevdiklerimi özlemek değil, bazen onları ve kadın olarak tüm toplumsal sorumluluklarımı, görevlerimi terk etmiş olduğum duygusunu taşımaya başladım…
Erkek ve kadın göçmenlerin sosyal ve ekonomik statü kaybını ve aileden ayrılığı farklı biçimlerde yaşadıklarını evliliğim boyunca hem kendi eşimde hem de klinik çalışmalarımda karşılaştığım diğer erkeklerde görebildim. Benim gibi Türkiye’den göç etmiş eşim bu suçluluğu aynı şekilde deneyimlemedi. Onun kültürel rolü, göçü bir kazanma ve başarma olarak tanımlamasına izin veriyordu. Oysa benim için “göç” görevden ve sorumluluktan kaçma anlamına geliyordu… Bireysel zaferlerimle övünmeye değil, ilgilenmeyi bıraktığım ailem ve akrabalarım için utanmaya başladım. Ben sadece iyi bir evlat değil, iyi bir gelin ve iyi bir anne olmalıydım.
Türk olan eşim İngilizce dilini ve yeteneklerini Amerika’da geliştirmeye çalışırken ben kendimi hayırsız evlat, hayırsız kız kardeş, vefasız gelin ve işe yaramayan bir teyze ve yenge olarak görüyor, Boston’daki hayata uyum sağlamakta zorluk çekiyordum… Ailemden ve ülkemden ayrıldığım için hem yalnız hissediyordum hem de üstlendiğim her toplumsal rolde yetersiz. Herkesi ve her şeyi geride bırakıp Amerika’daki hayatıma yeni arkadaşlar eklemek, yeni hobiler edinmek, yeni yerler keşfetmek ve yeni dünya kültürlerini öğrenmek beni suçlu hissettiriyordu.
Klinik psikolog olarak, üstlendiğimiz toplumsal cinsiyet rollerinin göç eden erkek ve kadınları yaşadıkları duygusal zorluklarda farklı sebeplerle, nerede ve nasıl depresyona sürüklediğini izliyorum. Aile ve eş terapisi seanslarında, benim gibi aidiyet mücadelesi veren, kültürel kimliğini korumaya özen gösteren birçok göçmen kadını ve erkeği gönülden dinliyor; paylaştıkları üzüntü, çaresizlik, öfke, yalnızlık, özlem, suçluluk ve pişmanlık karşısında empati duyuyorum.
Göç yalnızca aileden değil, toplumsal ve politik bir çevreden de kopmak demek. İki ülke arasında aidiyet meselesini nasıl yaşadınız?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Türkiye’den ayrılmak yalnızca aileden değil, ait olduğum toplumsal ve politik çevreden de uzaklaşmaktı… Doğup büyüdüğüm ülkemde toplumun parçasıydım; politik bir sesim vardı, sosyal bir konumum vardı ve adaletsizliğe tepki verebiliyordum, oy verme ve seçme hakkım vardı, toplumsal hareketlerin parçası olabiliyordum. Rahatça kabul edilip kolayca ait olduğum bir toplumdan ayrılıp Amerika’ya göç edince doğal olarak siyasi hayatta ve kamusal alanda görünmez ve duyulmaz hale gelmiştim. Pasif bir izleyici olarak karar sürecinin içinde değil dışında yer almak beni depresyona sürükledi. Türkiye’deki doğal afetleri, ekonomik ve politik krizleri binlerce kilometre uzaktan takip ettim ve hiçbir sosyal hareket içinde yer alamadım; aktif bir etkim olmadan elimde telefon haberlere baktım ve sürekli çaresiz hissettim…
11 Eylül sonrası Amerika’da Türk/Müslüman kimliğim nedeniyle “öteki” olarak algılanmaktan, tehlikeli görülüp yargılanmaktan ve dışlanmaktan dolayı bir süre içime kapandım. 11 Eylül ile başlayıp bugüne kadar uzayan gergin siyasi atmosferde sürekli çifte dışlanma yaşadım ve Müslüman bir Türk kadını olarak bana şüpheyle bakıldı. Amerikan vatandaşlığına geçince ve Türkiye’ye her sene iki kez tatile gidince maalesef kendi insanım beni Amerikalı casus gibi görmeye ve bana güvenmemeye başladı… Amerika’dayken Türk olduğum için yargılanıyordum, Türkiye’deyken Amerikalı olduğum için dışlanıyordum.
Benim gibi Amerika’ya göç etmiş ve uzun yıllar Türk kimliğini kaybetmek istemediği için iki ülke arasında salıncak gibi gidip gelen birçok insanın aynı zorlukları, endişeleri ve stresleri yaşadığını görüyorum. Hiçbir zaman bütünüyle bir gruba ait olmamak, olamamak ne demek anlıyorum. Türkiye’ye dönüldüğünde artık “Amerikalılaşmış” görülmek ne demek biliyorum… Bireysel ve aile terapisine gelen birçok göçmen genç ve yetişkin, iki toplum arasında nasıl sıkışıp kaldıklarını ve aynı depresif duyguları yaşadıklarını anlatıyor. Boston’a yerleşince yeterince Amerikalı değiller; Türkiye’ye ailecek veya tek başına gittiklerinde memlekette bile artık bütünüyle Türkiyeli değiller. Aidiyet kaybının yalnızlık, yabancılaşma ve depresyonla ilişkisini kendimde olduğu gibi diğer göçmen arkadaşlarımda ve profesyonel klinik çalışmalarımda her gün görebiliyorum…
Göçmen bir anne olarak Amerika’da çocuk yetiştirmek nasıl bir deneyim oldu? Kültürü aktarmakla dayatmak arasındaki denge nasıl kurulabilir?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Göçmen anne olarak Amerika’da çocuk yetiştirmenin getirdiği ikinci bir kimlik çatışması yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Türk kültüründeki beklentilere ve geleneklere göre iyi bir anne olmaya çalışırken de yer yer kendimi suçlu ve yetersiz hissettim. Kızına hem Türkçeyi öğretmeye gayret eden hem de onu Türk geleneklerine göre Amerika’da yetiştirmeye çalışan bir ebeveyn olarak, her iki kültüre uyumlu bir annelik yapabilmenin oldukça yorucu olduğunu kabul ediyorum. Türkçe yazmayı ve konuşmayı doğru öğrensin diye yıllarca MIT’de kurulmuş olan OGMS Türk okulumuzda gönüllü öğretmenlik yaptım. Aile ilişkilerini, bayramları ve kültürel belleği çocuğuma aktarma arzusu ile zaman zaman yaşadığım hayal kırıklıkları bir araya geldiğinde, değişik lezzette bir depresyon yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Benim gibi ikilemde kalan birçok göçmen ebeveynin benzer duygular yaşadığını görüyorum. Sadece Türkçe değil; çocuğuna İtalyanca, Rusça, Fransızca, Arapça, Farsça ve İspanyolca gibi ana dilini öğretmeye, dini ve milli bayramları kutlamaya çalışan göçmen aileler benim gibi yoruluyor, bazen umudunu kaybediyor… İki ayrı kültürel kimlikle çocuk büyüten biz göçmen aileler, aynı zamanda çocuğun yaşadığı Amerikan toplumuna ait olmasına, popüler Amerikan kültürünü takip edip uyum sağlamasına da gayret ediyoruz; buna izin vermezsek çocuklarla ilişkimizin uzun dönemde bozulduğunu görüyoruz… Hem kendi hatalarımızdan hem de çevremizdeki diğer göçmen ailelerin yaptığı hatalardan, “kültürü aktarmak” ile “çocuğa kültürü dayatmak” arasındaki hassas dengenin önemini fark ediyoruz.
Bu tecrübeyle soralım: Göç eden danışanlarınızda depresyonu sık görüyor musunuz?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Evet, çok sık görüyorum. Bana başvuran göçmen danışanların önemli bir kısmı aslında depresyonla geliyor, ama çoğu zaman bunun adını koymuyorlar. Yorgunluk, uykusuzluk, isteksizlik, bitmeyen bir özlem ya da “bir şeyler yolunda değil” duygusuyla geliyorlar. Tıpkı benim yıllar önce yaptığım gibi, yaşadıklarını görmezden gelmeye, “herkes zorlanıyor, geçer” demeye çalışıyorlar.
Sizce göç neden insanlarda depresyona yol açıyor? Nedenleri neler?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Danışanlarımı depresyona sürükleyen en güçlü etkenlerden biri belirsizlik. Siyasi atmosferin bu kadar belirsiz olması, iş güvencesinin olmaması, yarının ne getireceğini bilememek hem depresyonun hem de kaygı bozukluklarının zeminini hazırlıyor.
Politik süreçlerin insanların kaygılarını artırdığını açıkça görüyorum. Danışanlarım istenmediklerini, kabul görmediklerini, sırf göçmen oldukları için ikinci sınıf vatandaş gibi görüldüklerini anlatıyorlar. Kendi ülkesinde birinci sınıf vatandaş olan biri burada kendini ikinci sınıf hissediyor ve bu duygu zamanla derin bir değersizlik hissine dönüşüyor. Pek çoğu kendini esir gibi, büyük bir hapishanede yaşıyormuş gibi hissettiğini söylüyor; üstelik Amerika gibi bir ülkede. İpte yürüyen bir cambaz gibi, her an düşecekmiş gibi yaşıyorlar. Bu his karşıma ciddi bir kaygı ve ağır bir yük olarak çıkıyor.
Yalnızlık da çok büyük bir etken, özellikle üniversite öğrencilerinde. Giderek zayıflayan sosyal ilişkiler, yüz yüze bağların yerini flört uygulamalarının (dating app) alması gençleri daha da yalnızlaştırıyor ve depresyona sürüklüyor.
Bunları bir iki kişiden değil, göç etmiş insanların neredeyse hepsinden duyuyorum. Belirsizlik, istenmemek, değersizlik ve yalnızlık; danışanlarımdaki depresyonda ve kaygı bozukluklarında en çok öne çıkan ortak noktalar bunlar.
Göçmen danışanlarınızı en çok ne üzüyor, ne yıpratıyor?
Serap Kantarcı Şanlıkol: En sık duyduğum şey ailenin, özellikle yaşlanan anne babanın yanında olamamak; bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde orada bulunamamak… Bir de emek verip bir yere getirdikleri hayatın yeni ülkede sıfırlanması: diplomalarının, deneyimlerinin tanınmaması, aksanları yüzünden yetkinliklerinin sorgulanması. Çocuklarının ana dillerinden ve kültürlerinden uzaklaşması da anne babaları derinden üzüyor. Ve belki en çok da hiçbir yere tam ait olamamak; burada yabancı, memlekette “Amerikalı” görülmek.
Araştırmalar da bu tabloyu destekliyor. Wong ve Miles’ın 2014’te yayımlanan çalışmasında, 2003 yılında Amerika’da oturum izni (green card) alan yeni göçmenler ülke çapında incelenmiş. Göçmenlerin yaklaşık yüzde 3’ünde son bir yıl içinde olası depresyon görülmüş; risk ise kadınlarda, gençlerde, Amerika’da daha uzun süredir yaşayanlarda ve kendi ülkesinde siyasi şiddete maruz kalmış olanlarda daha yüksek bulunmuş. Yani depresyonu hem göç öncesinde yaşananlar hem de yeni ülkeye yerleşme süreci birlikte etkiliyor. Benim kendi hayatımda ve danışanlarımda gördüğüm de buydu: Göçün ilk heyecanı zamanla yerini yorgunluğa ve yalnızlığa bırakabiliyor.
Boston’da göçmen bir kadın psikolog olarak mesleğe başladınız. Bu deneyim klinik çalışmanıza neler kattı, göçmenlerin ruh sağlığına nasıl bakmamız gerekiyor?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Boston’da göçmen ve aksanlı bir kadın klinik psikolog olarak mesleğe adım attığımda kendimi yeniden kanıtlamam gerektiğini hissettim… İngilizce konuşurken aksanım yüzünden zaman zaman yetkinliğim sorgulandı, bazen danışanların ve meslektaşlarımın gözünde “yabancı” olarak kaldım. Ama zamanla fark ettim ki göç deneyimim klinik çalışmama çok özel bir duyarlılık kazandırmıştı. Karşımda oturan göçmen bir danışan statü kaybını, ailesini geride bıraktığı için duyduğu suçluluğu, iki kültür arasında yaşadığı çatışmayı ve “iki arada kalmışlığını” anlattığında, onu yalnızca kitaplardan değil, içeriden, kendi hayatımdan tanıyordum. Bu ortak deneyim, terapi odasında güvenin ve anlaşılmışlık duygusunun en sağlam zemini oldu.
Bugün ruh sağlığını yalnızca bireysel psikoloji üzerinden değil; kültür, aile, toplumsal cinsiyet, siyaset ve göç bağlamı içinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Bir göçmenin depresyonu çoğu zaman sadece iç dünyasının değil, kaybettiği aidiyetin, üstlendiği rollerin ve yaşadığı dışlanmanın da hikâyesidir. Kendi yolculuğumda ve danışanlarımla birlikte öğrendim ki mesele eski kimliği olduğu gibi korumak ya da yeni kültüre tamamen asimile olmak değil, iki dünyanın unsurlarıyla birlikte yaşamayı öğrenmek… Göç bir kopuşla başlayabilir, ama insan zaman içinde o kopuştan yeni ve zengin bir dual kimlik de kurabilir. 1997’de bir bavula sığdırmaya çalıştığım hayatım, bugün hem kayıplarımı hem de kazanımlarımı bir arada taşıyan yeni bir benliğe dönüştü.
Peki Amerika’da yaşayan ve zorlandığını hisseden biri nereden destek alabilir? Biraz da TAMHA’dan bahseder misiniz?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Bu ihtiyacı yıllardır hem kendi hayatımda hem de danışanlarımda gördüğüm için TAMHA’yı kurduk. Göç etmiş ve göç sebebiyle mental ve ruhsal zorlanma yaşayan kişilere destek oluyoruz. Amaç, Amerika’da yaşayan ve zorlandığını hisseden her Türk’ün kendi dilini konuşan, kültürünü ve göç deneyimini içeriden anlayan uzmanlara kolayca ulaşabilmesi. Kendini yalnız hisseden, bu yükü taşımakta zorlanan herkes www.tamha.com adresinden bize ulaşabilir ve bu alanda destek alabilir.
Son olarak, şu anda göçün getirdiği kayıplarla, yalnızlıkla ya da depresyonla mücadele eden okurlarımıza ne söylemek istersiniz?
Serap Kantarcı Şanlıkol: Öncelikle yaşadıklarının adını koymalarını isterim: Göç bir kayıptır ve bu kaybın yasını tutmak çok doğal. Zorlanmak zayıflık değil. Yalnız olmadıklarını bilsinler; benzer duyguları yaşayan pek çok insan var. Bu duygular uzun süre devam ediyor ve günlük hayatı etkiliyorsa, bir ruh sağlığı uzmanından, mümkünse kültürel deneyimlerini anlayabilecek birinden yardım istemekten çekinmesinler. Ben de bir zamanlar o sisin içindeydim; bugün gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki o kopuştan yeni ve zengin bir kimlik kurmak mümkün.
Kaynakça
- Wong, Eunice C., and Jeremy NV Miles. “Prevalence and correlates of depression among new US immigrants.” Journal of Immigrant and Minority Health 16.3 (2014): 422-428.

