Felsefe ve Anti-Felsefe Üzerine Bir Deneme
Epistemoloji de bir kavga alanıdır. Gerçek nedir sorusu, hiçbir şekilde naif bir soru değildir.
Felsefe ve Anti-Felsefe Üzerine Bir DenemeBacon mı yoksa Foucault mu?Burjuvazi özgürlükçü mirasını yıkıyorThomas Kuhn’un bilimsel devrimi ve Popperci “yanlışlama” safsatasının amacıPopperci yanlışlama safsatası ve diyalektikBilginin diyalektik koşulu ve Popperci yanlışlama teorisinin sahte aktivizmiMarx’ın bilgi kuramını tarihselleştirmesiKopernik Devrimi ve o “basit” bir teleskopEpistemoloji ve gerçeğin gerçekleşmesiBilim değer yargılarından muaf değildirDezenformasyon ile mücadele bir aydınlanma mücadelesidir
Prof. Dr. Doğan Göçmen
Bilim, örgütlenmiş bilgidir diyor Kant. Felsefe bilgiyi sistematik birliğe örgütleyen bilimdir. Gerçek bilgiyi keşfetmek, bulmak, üretmek ve gerçek bilgiye ulaşmak ve onu gerçekleştirmek, insanlık “masumiyetini” yitirdiğinden beri hep bir mücadele konusu olmuştur, gerçek bilginin elde edilip toplumsal ortak bir değere dönüşmesini engellemek isteyen güçlerin aşılmasını gerekli kılmıştır. Gerçek bilginin gerçekleşmesi, toplumda ete ve kemiğe bürünmesi sıklıkla onun keşfedilmesinden, bulunmasından ve üretilmesinden çok daha uzun, bazen binlerce yıl sürmüştür.
Kadının yetileri bakımından erkekten geri kalmadığı, kadın olmaklığı bakımından erkekten farklı olsa da insan olmaklığı bakımından erkeğe eşit ve kadın olarak özgür olduğu (çünkü insan özgürdür) bilgisi, arkaik gerçek bilgi olmasına rağmen ancak peyderpey gerçekleşen bu bilginin bir bütün olarak gerçekleşmesi uğruna bugüne kadar mücadele edilmektedir.Bacon mı yoksa Foucault mu?
Francis Bacon’ın, Thomas Hobbes tarafından formülleştirilip ünlü kılınan “bilgi güçtür” kavrayışının, her şeyi Nazilerin hukuk felsefecisi Carl Schmitt gibi güç ilişkilerinde boğan Michel Foucault’nun bilgiyi sadece güç olarak kavrayışı ile sadece konu bakımından benzerliği vardır. Bacon, bu kavram ile insanın tür olarak doğada ve birey olarak toplumda özgürlüğünü temellendirir. Bu nedenle John Locke, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme adlı eserinde özgürlük problemini “güç” kavramı altında inceler ve Jean-Jacques Rousseau, Emile pedagojik romanında eğitimin çocuğu güçlendirmesi gerektiğinden bahseder. Eğitimin çocuğu özgürleştirmesi, özgürlüğe eğitmesi gerekiyor anlamına geliyor bu. Buna karşın Schmitt’te olduğu gibi Foucault’da özgürlük perspektifi yok olur ve her şey ve herkes sanki doğalarından kaynaklı olarak “güç istenci” yönelimli ortaya konur. Foucault’da her basit sohbet bile iktidar demektir. Bu, Rousseau açısından fizikalist bir yaklaşımdır, çünkü doğa ölçü alınırsa her insan her insandan sadece farklı değil, öncelikle bedensel olarak ayrıdır. Bedenleri birbirinden farklı fiziksel bir gücü temsil eder.
Burjuvazi özgürlükçü mirasını yıkıyor
Fakat Marx’ın eserine yazdığı önsöz ve sonsözde işaret ettiği gibi, burjuvazi hâlihazırda iktidara gelme sürecinde kendisini giderek bilimsel yüklerinden kurtarmaya ve tarihsel mirasını muhafazakâr yeniden yapılandırmaya başlar. Aydınlanmacı mirası 19. Yüzyılın başlarından itibaren özgürlükçü içeriğinden arındırma eylemine girişen muhafazakâr kuşakların son halkalarından olan Foucault’dan farklı olarak Aydınlanmacı hareketin klasik kurucu filozoflarından olan Bacon, bilginin insanın yalnızca doğa ile olan ilişkisinde güç anlamına geldiğinden hareket eder. İnsanın insanla olan ilişkisinde bilgi özgürleştiricidir. Bu Baconcı yaklaşıma göre bilgi, insanı doğa güçleri karşısında güçlü kıldığı ve kendisiyle ve insanların birbiriyle ilişkisinde aydınlatıp yol gösterdiği için özgürleştirir. Sol görünümlü Foucault, bilerek ve isteyerek manipülatif bir şekilde bilginin ilkesel özgürleştirici işlevini görmezden gelir veya daha doğrusu bilginin bu işlevini karartmaya çalışır.Thomas Kuhn’un bilimsel devrimi ve Popperci “yanlışlama” safsatasının amacı
Karl Popper’in “yanlışlama teorisi” klasik modern felsefeyi gerçek kavramından ve özgürlükçü içeriğinden arındırma girişiminin en popüler olanlarındandır. Bilim alanında çokça rağbet gören, ne yazık ki bazı ünlü bilimcilerin de savunduğu bir safsatadır. Fakat bu ilginin, bilginin doğasına dair doğru bir kavrayışa dayandığını ileri sürmek mümkün değildir. Her şeyden önce Popper’in “yanlışlama” adı altında sunduğu yöntemsel önermesinin klasik modern felsefenin “eleştiri” kavramına karşı önerildiğini bilmek gerekir. Popper, Thomas Kuhn’un “bilimsel devrim” kuramı çerçevesinde kullandığı “normal bilim” kavramına hararetle karşı çıkar, onu bu önermesi ile kendisini sisteme uyarlamakla suçlar. Popper, yanlışlama teorisini devrimci amaçla geliştirdiğini iddia eder.
Popperci yanlışlama safsatası ve diyalektik
Popper, Kuhn’un bilimsel devrimin yapısını açıklarken özellikle nicel-nitel diyalektiğine başvurmasını eleştirir. Popper’e göre normal bilim, yani bilginin nicel birikim dönemi diye bir şey yoktur. Buna göre bilimde sanki “sürekli devrim” vardır. Popper bunu gerekçelendirirken gizli bir şüphecilikle çalışır. Yanlış anlaşılan Herakleitos-Parmenides tartışmasında Herakleitos’a yanlışlıkla atfedilen yalnızca hareketin varlığı, yani süreklilik içermeyen değişim teorisine göre, bilginin birikmesi ve kümülatif ilerlemesi mümkün değildir. Fakat Hans Heinz Holz’un gösterdiği gibi Herakleitos ünlü ırmak örneğinde sürekliliği ve kalıcılığı aynı zamanda tasarlar. Popper, yanlışlıkla Herakleitos’a atfedilen sürekli değişim teorisinden hareket eder. Doğruluğu kanıtlanmış bilgiye karşı en ufak bir kanıt, bilginin yanlışlandığını gösterir. Dolayısıyla bilgi yanlışlanmıştır. Bu nedenle sürekli bilgi iddiamızı yanlışlayan bir veri olup olmadığını arayıp durmalıyız. Popper kendisini böylece sanki sıkı bir bilimciymiş gibi göstermeye çalışır. Ama hiçbir bilimci, bilimsel bilgiyle çalışan hiçbir mühendis veya mimar böyle çalışmaz. Kimse bilgi kısmen yanlışlandığı için tüm bilgiyi rafa kaldırmaz.
Bilginin diyalektik koşulu ve Popperci yanlışlama teorisinin sahte aktivizmi
Bilginin amacı insana eyleme kapasitesi kazandırmaktır. Fakat Popper’in yanlışma teorisine göre bilgi ediniminin kendisi asıl amaca ve praksis sahte bir aktivizme dönüşüyor. Daha önemlisi, yanlışlama teorisi bilginin doğrulama yoluyla elde edilen kesinlik koşulunu yerine getiremez. Doğrulama tez, karşı tez ve yadsımanın yadsıması yoluyla elde edilir. Fakat Popperci yanlışlama teorisi tez ve karşı tez ikilemine sıkışır kalır ve iki aşırı uç arasında gidip gelir. Popper, yanlışlama teorisiyle, Adorno’nun negatif diyalektik konsepti çerçevesinde yaptığına benzer bir şekilde gibi bilgi kuramında diyalektik süreçsel düşünmenin en önemli unsuru olan ve Hegelci konsept çerçevesinde akıl aşamasına denk gelen yadsımanın yadsımasına saldırır. Bu nedenle Popperci yanlışlama teorisi insana bilgi kapasitesi kazandıramaz.Marx’ın bilgi kuramını tarihselleştirmesi
Marx, Kapital adlı temel eserinde olduğu gibi bu eserine öngelen Grundrisse’de de bilginin elde edilmesinin tarihselliğine dikkat çeker ve bu konuda çok haklıdır. Şeylerin niteliklerinin ve bu niteliklerin insanın hangi gereksinimlerini nasıl giderdiğini keşfetmek tarihsel bir edimdir. Aynı şekilde bilginin gerçekleşmesi de tarihseldir. Fakat bilginin elde edilebilmesi ve gerçekleşebilmesi için çıkarları bilginin, yani gerçeğin gerçekleşmesine karşı şekillenmiş güçlerin aşılabilmesi gerekmektedir. Bu ise her durumda azimle mücadeleyi ve nesnel olarak gerekli maddi, teknolojik, toplumsal-tarihsel ve gerekli bilinç durumunun oluşmasına bağlıdır. Bu nedenle Marx’a yöneltilen ister ekonomik ister teknolojik olsun hiçbir indirgemecilik suçlamasının herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. Marx gibi bir diyalektikçi bütünü kavramaya yönelir. Diyalektikçi bütünü sağlayan kapsayıcı olanı keşfeden. Hiçbir şekilde indirgemeci bir yaklaşım içine girmez. Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserine yazdığı önsözde üretim araçlarının ulaştığı gelişmişlik düzeyi ile bunların gelişimi önünde engel oluşturan üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye dikkat çekmesi, sıklıkla ideolojik kaygılardan kaynaklanan çok dar ve indirgemeci anlamda alınır. Oysa Marx’ın bu bağlamda işaret ettiği, Kantçı “düşüncede devrim” talebinin gerçekleşmesinin teknolojik, ekonomik, toplumsal, politik ve düşünsel koşullarının bütünlüklü tanımından ve açıklamasından başka bir şey değildir.
Kopernik Devrimi ve o “basit” bir teleskop
Güneş sistemimizin gerçek işleyişini kesin olarak keşfedebilmek için sayısız gözlem ve matematiksel hesabın yanında amatörce yapılmış “basit” bir teleskop yeterli olmuştur. Kopernik devrimi, bu konuda gerekli devrimin kavramsal/epistemolojik boyutuna işaret eder. Nicolaus Copernicus’un Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine adlı eseri buna en iyi örnektir. Eserin ilk bölümü, ikinci bölümde sunulan matematiksel hesaplara dayalı kazanılmış kuramsal çıkarmalardan oluşur. Fakat Kopernikçi kavramsal devrimin tarihsel gerçekliğe dönüşmesi için bugüne kadar devam eden İngiliz, Amerikan, Fransız, Rus, Çin, Küba ve bizde büyük Cumhuriyet devrimi gibi sayısız toplumsal devrimin gerçekleşmesi gerekmiştir. Evrensel bir zihin olan Galileo Galilei, kilisenin öğretisinin aksine güneşin dünyanın etrafında değil, ayın ve dünyanın güneşin etrafında döndüğünü gözlemlediği teleskopu koltuğunun altına koyup, Roma’nın yolunu tutmakla gerçeğin kabul edilmesinin yeterli olacağını sanmıştı. Fakat hem teleskopundan hem de bilimsel özgürlüğünden olmuş olarak geri dönmüştü evine. “Bu konuları araştırma!” diye de buyrulmuştu sıkıca. Fakat gerçek bilimci ne bilimden ne de araştırmadan vazgeçer. Büyük usta ulaştığı bilimsel bilgiyi İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da ortaya koyar.Epistemoloji ve gerçeğin gerçekleşmesi
Bu bakımdan epistemolojinin büyük sorusu sadece bilginin veya gerçeğin ne olduğuna dair felsefeyi ilgilendiren bir soru değildir, aynı zamanda gerçeğin gerçekleşmesi de epistemolojinin büyük problemlerindendir. Bu problem, felsefenin gerçekleşmesini ilgilendiren çok daha büyük bir problemdir. Buna göre epistemoloji, felsefî olduğu kadar sosyolojik ve politiktir de. Bu nedenle doğa bilimlerinin geliştirdiği ve temellendirdiği en son bilgiden hareketle bilginin ontolojisinin oluşturulması (“varlık, bilinci belirler”) tarihsel olarak ne kadar zorunlu ise, bilginin iktisadi koşullarının, bilgi sosyolojisinin ve politik epistemolojinin oluşması da tarihsel olarak o kadar kaçınılmazdır. Epistemoloji de bir kavga alanıdır. Gerçek nedir sorusu, hiçbir şekilde naif bir soru değildir. Bugün “gerçek mi?” yoksa “gerçek sonrası mı?” sorusu, 19. yüzyılda klasik modern felsefenin akıl felsefesine ve bunun karşısında saçmaya dayalı anti-felsefeye parçalanmasından beri felsefenin gündeminde olan ve uğruna kavga edilen bir problemdir. Örneğin Marx, felsefeye yönelik eleştirisini tanımlarken, amacının aklı bir bütün olarak yıkmak olmadığına, amacının modern aklın eleştirisi üzerinden aklı proleter çağın gereksinimlerine göre yeniden kurmak olduğuna dikkat çeker. Arthur Schopenhauer’in Goethe’ye gerçekçi olduğu için karşı çıkmasının altında felsefeyi irrasyonalist bir “istem metafiziği” olarak yeniden kurma arzusu yatmaktadır. Friedrich Nietzsche’nin “güç istenci” bu irrasyonalist istem metafiziğinin çizgisini sürdürür. O zaman olduğu gibi bugün de her zamankinden daha çok kavga akıl uğrunadır.

