Ekip, Doğu Sudan’daki Atbai Çölü’nde arkeolojik yapıları sistematik ve titiz bir biçimde araştırdı. İnsan ve hayvan kemikleriyle dolu, büyük, dairesel toplu mezarlar keşfedildi.
Julien Cooper et al., The Conversation
Çeviri: Elifnur Durduran
GazeteBilim Yazı İşleri
Doğu Sudan’ın uçsuz bucaksız çöl coğrafyasını kapsayan, yıllardır süregelen bir uydu uzaktan algılama çalışması yürütmekteyiz.
Bu çalışma kapsamında, Sahra Çölü’nün yalnızca küçük bir kesimni oluşturan Doğu Sudan’daki Atbai Çölü’nde arkeolojik yapıları sistematik ve titiz bir biçimde araştırmak için uydu hava görüntülerinden yararlandık.
Macquarie Üniversitesi, Fransa’nın HiSoMA (ÇN; Histoire et Sources des Mondes Antiques, Antik Dünyaların Tarihi ve Kaynakları.) araştırma birimi ve Polonyalı Bilimler Akademisi’nden arkeologlardan oluşan ekibimiz, Nil ve Kızıldeniz arasındaki bu çölün tarihini, kazı yapmadan ortaya koymayı amaçladı.
Bu süreçte ilginç ve dikkat çekici bir arkeolojik yapıyla defalarca karşılaştık: İnsan ve hayvan kemikleriyle dolu, büyük, dairesel toplu mezarlar. Söz konusu mezarlarda iskeletler, çoğu zaman merkezde yer alan bir bireyin etrafına özenle yerleştirilmişti.
Büyük olasılıkla MÖ dördüncü ve üçüncü binyıla tarihlenen bu “çevrili mezar” anıtlarının tamamında insanlarla beraber sığır, koyun ve keçiler birlikte defnedilmiştir.
African Archaeological Review dergisinde yayımlanan yeni araştırmamız, Nil Nehri’nin doğusundaki yaklaşık 1.000 kilometrelik çöl alanında daha önce bilinmeyen 260 çevrili mezar yapısını nasıl keşfettiğimizi ortaya koymaktadır.
Mezarları kim inşa etti?
Mısır ve Sudan çöllerindeki az sayıda kazılmış örnekten daha önce bilinen bu büyük dairesel mezar anıtları, araştırmacıları uzun süredir şaşırtmaktadır.
Bir zamanlar birbirinden bağımsız gibi görünen bu yapılar, artık tutarlı bir örüntünün parçası olarak değerlendirilmektedir; bu durum, geniş bir çöl coğrafyasına yayılmış ortak bir göçebe kültürünün varlığına işaret etmektedir.
Yapıların büyük çoğunluğu modern Sudan sınırları içinde, Kızıldeniz Tepeleri’nin eteklerinde yer almaktadır. Ne var ki yalnızca uydu görüntüleri, bu çevrili mezarları inşa eden toplulukların bütün hikâyesini aktarmak için yeterli değil.
Kazılan az sayıdaki anıttan elde edilen karbon tarihleme sonuçları ve çanak çömlek bulguları, bu insanların yaklaşık MÖ 4000–3000 yılları arasında yaşadığını, yani Mısırlıların Firavun Mısırı olarak bilinen devletini kurmasından önce var olduklarını göstermektedir.
Fakat bu “çevrili mezar” göçebelerinin, kentli ve tarımcı Mısırlılarla pek ilgileri yoktu. Çölde yaşayan ve sürü yetiştiriciliği yapan bu insanlar Sahra çöl göçebeleriydiler.
Yeni hiyerarşi mi?
Bazı çevrili mezarlarda, merkezdeki “birincil” gömülmüş bireyin çevresine dizilmiş “ikincil” bireyler tespit edilmiştir; bu “birincil” kişi muhtemelen bir lider ya da topluluğun önemli bir üyesiydi.
Arkeologlar açısından bu veriler, tarih öncesi toplumlarda sınıf ve hiyerarşiyi anlamlandırmak için son derece önemlidir.
Sahra göçebelerinin ne zaman eşitlikçi yapıdan uzaklaştığı sorusu, arkeologların yıllardır üzerinde durdukları bir sorudur. Ancak araştırmacıların büyük çoğunluğu, belirgin bir “seçkin” sınıfın MÖ dördüncü binyıl civarında ortaya çıktığı konusunda hemfikirdir.
Bu durum, firavunları ve çiftçileriyle Mısır gibi toplumlarda gözlemlenen yönetici-yönetilen ayrımının çok gerisindedir; bununla birlikte eşitsizliğin ilk izlerinin habercisidir.
Hayvanlara duyulan derin saygı
Sığır, bu tarih öncesi göçebeler için son derece önemli görünmektedir; bu görüşü bölgedeki antik yerel kaya sanatı da (dikey taş yüzeylere yerleştirilen insan yapımı işaretler) desteklemektedir.
Göçebeler kendilerini sürüleriyle birlikte defnederek hayvanlarına ne kadar değer verdiklerini açıkça ortaya koymuşlardır.
Binlerce yıl sonra, bölgedeki göçebeler artık “antik” diyerek adlandırdığımız mezarları kendi defin alanları olarak yeniden kullanmayı tercih etmişlerdir; mezarların ilk inşaatlarından yaklaşık 4.000 yıl sonra bile.
Bir başka deyişle,bahsettiğimiz göçebeler yüzyıllar boyunca varlığını sürdürecek bir mezarlık alanları yaratmışlardır.
Bu insanlara ne oldu?
Bunu kesin olarak söylemek mümkün değildir.
Bu anıtlara ilişkin elimizdeki az sayıdaki tarih, bilim insanlarının “Afrika Nemli Dönemi” olarak adlandırdığı, bir zamanlar daha yeşil olan Sahra’nın kurumaya başladığı dönemin sonuna denk gelen MÖ 4000–3000 yılları arasında yoğunlaşmaktadır.
Yazın gelen muson yağmurları kuzeyden güneye doğru giderek geriledi; bu durum yağışları azaltarak meraları küçülmesine neden oldu. Bunun sonucunda ise göçebeler, suya ihtiyaç duyan sığırlarından vazgeçmek, sürülerinin hareketliliğini artırmak, güneye göç etmek ya da Nil’e sığınmak durumunda kaldılar.
Anıtların büyük çoğunluğunun, o dönemdeki elverişli su kaynaklarına yakın noktalarda, yani vadi tabanlarındaki kayalık havuzlar, göl yatakları ve geçici nehirler civarında konumlandığı görülmektedir.
Bu durum da bize şunu gösteriyor: Anıtların inşa edildiği dönemde bile çöl zaten oldukça zorlu ve kurak bir ortama sahipti..
Bir noktada, otlak ve çalılıkların yerini kum ve kayalara bırakmasıyla birlikte sığırlarını besleme ve büyük sürülerle yola devam etmek olanaksız hale geldi.
Çölün bu döneminde büyük sığır sürülerine sahip olmak; pahalı ve nadir bulunan bir varlığı sergilemenin yolu olmuş olabilir; antik bir göçebe için sığır sürüsüne sabip olmak bir spor arabaya binmekle eşdeğer bir durumdur. Bu yorum, sığırların neden bu kadar sık olarak sahipleriyle birlikte mezara gömüldüğünü açıklamaya yardımcı olabilir.
Daha büyük bir hikâye
Bu çevrili mezarlar, Kuzey Afrika genelinde insanın iklim değişikliğine uyumunu anlatan büyük hikâyenin yalnızca bir parçasıdır.
Orta Sahra’dan Kenya ve Arabistan’a uzanan geniş bir coğrafyada, sığır, keçi ve koyun yetiştiriciliği toplumları köklü biçimde dönüştürmüştür. Yedikleri besinleri, hareket biçimlerini ve topluluk içi hiyerarşileri değiştirmiştir.
Toplulukların göçebe çobanlık yaşam tarzını benimsedikleri dönemde, ölülerini defnetme biçimlerini de değiştirmiş olmalarının bir tesadüf olmadığı açıktır.
Bu defin çevreli yapıları bize şunu kanıtlamaktadır: Dağınık halde yaşayan göçebeler bile son derece iyi örgütlenmiş ve uyum sağlama konusunda yetenekli insanlardı.
Bu keşif, Sahra çöllerinin ve Nil’in tarih öncesine dair bilgilerimizi yeniden biçimlendirmektedir. Söz konusu yapılar, Mısır ve Nubia krallıklarının anıtsal mirasına bir önsöz niteliği taşımakta; bu bölgeyi yalnızca firavunlar, piramitler ve tapınaklardan ibaret görme anlayışının ötesine geçmemizi sağlamaktadır.
Ne yazık ki bu çevrili anıtların pek çoğu, bölgedeki denetimsiz madencilik faaliyetleri nedeniyle tahrip edilmekte ya da zarara uğramaktadır. Binlerce yıl boyunca ayakta kalan bu eşsiz mezarların yok olması için bir hafta bile yeterli olabilir.
Kaynakça:
Archaeologists Discover Hundreds of Strange, Ancient Mass Graves in The Desert : ScienceAlert

