GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Ötenazi: Gerçekten yapacak bir şey yok mu?
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Psikiyatri > Ötenazi: Gerçekten yapacak bir şey yok mu?
Psikiyatri

Ötenazi: Gerçekten yapacak bir şey yok mu?

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 30 Mart 2026 18 Dakikalık Okuma
Paylaş
noelia
Noelia Castillo Ramos adlı genç bir İspanyol kadının uzun süren bir hukuki mücadeleden sonra ötenazi talebi kabul edildi ve 26 Mart 2026 Perşembe akşamı ötenazi işlemi gerçekleşti.

Psikiyatrik hastalıklara dayanan ıstırap söz konusu olduğunda ‘artık yapacak bir şey yoktur’ kararına ulaşmak, tıbbi ve etik açıdan son derece zor bir eşiği temsil etmektedir.

İçindekiler
Psikolojik mi bedensel mi?Psikiyatrik ölçütlerÖzgür irade ve ötenaziPsödologia fantastikaPsikolojik tedaviye direncin “yeterince” sınanması“İçimdeki Deniz” ve NoeliaAile ve ötenazi süreciÖtenazide yasBireyin “özgür irade”si ve tıbbın yaklaşımıÖtenazi hakkı ve tıp pratiği

Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı
Röportaj: Emrah Maraşo
GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni

Noelia Castillo Ramos adlı genç bir İspanyol kadının uzun süren bir hukuki mücadeleden sonra ötenazi talebi kabul edildi ve 26 Mart 2026 Perşembe akşamı ötenazi işlemi gerçekleşti. Hikâyesi sarsıcı: Kendi ifadesine göre 2022’de toplu bir tecavüzün kurbanı oldu ve intihar girişiminde bulunduktan sonra belden aşağısı felç kaldı. Şiddetli ağrılar çekti. Özellikle babası ötenaziye karşı çıktı ve kızı Noelia’yla hukuki bir mücadeleye girdi; annesi de karşı olmasına rağmen kızının kararına saygılı olduğunu söyledi.

Babası kızının psikolojik sorunları olduğunu belirtti, mesele uzun bir sürecin ardından AİHM’ye gittikten sonra hukuki olarak ötenazi lehine çözüldü.

Noelia’yla yapılan bir röportajda “Kendimi hep yalnız hissettim, ötenazi talebinde bulunmadan önce bile dünyamı çok karanlık görüyordum” diye konuştu. Çocukluğunun büyük bölümünü bakımevlerinde geçirdiğini yine bir röportajında söyledi ve ailesini, kararına karşı çıktıkları için onların mutluluğunun kendisinin mutluluğunun önüne geçirmekle suçladı. 

Bu hassas konuyla ilgili, Neolia Castillo Ramos’tan yola çıkarak ötenazi hakkında Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar’la konuştuk.

Psikolojik mi bedensel mi?

Ağır cinsel saldırı sonrası gelişen fiziksel engellilik ile psikolojik umutsuzluk nasıl iç içe geçmektedir? Ötenazi talebinde asıl belirleyici etken fiziksel acı mı, yoksa aşılamayan ağır travmadan kaynaklı psikolojik durum mudur?

Böyle bir tablo, psikiyatri açısından özellikle karmaşık ve değerlendirmesi güç bir tür ıstırabı temsil etmektedir: Bedensel bir yaralanmanın, öncesindeki ağır travma—cinsel saldırı deneyimleri, ilişki travmaları, genç yaşta kurumsal bakım koşulları— ve psikiyatrik belirtilerle birleştiği bir tablo… Bu tür bir tabloda bedensel ve psikolojik acıyı birbirinden ayırt etmek hem klinik açıdan son derece güç hem de son derece önemlidir.

Bedensel yaralanmalar beraberinde yalnızca işlev kayıpları, kısıtlılıklar değil belirgin bir beden imgesi yıkımı getirebilir. Üstelik bu tür tablolar, daha önce yaşanmış travmatik olaylarla —özellikle cinsel saldırı gibi kimlik ve beden üzerindeki özgüllüğü yüksek travmalarla— bir araya geldiğinde ICD-11 tanı sisteminde yer alan karmaşık travma sonrası stres bozukluğu dediğimiz duruma yol açabilir. ICD-11’e göre karmaşık travma sonrası stres bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğunun yeniden yaşantılama, kaçınma ve sürekli tehdit altında hissetme belirtilerine ek olarak duygu düzenleme güçlüğü, olumsuz benlik algısı ve ilişkilerde belirgin bozulmanın eşlik ettiği bir bozukluktur. Bu nedenle bu tür durumlarda benim kanım ağırlıklı olarak sorunun neredeyse her zaman psikolojik durum olduğunu; bedensel engelliliğin yaşanan acının zeminini hazırlamakla beraber, ölümü istemeyi getirenin travma, umutsuzluk ve anlam yitimi olduğunu düşünüyorum.

travma
Benim kanım ağırlıklı olarak sorunun neredeyse her zaman psikolojik durum olduğunu; bedensel engelliliğin yaşanan acının zeminini hazırlamakla beraber, ölümü istemeyi getirenin travma, umutsuzluk ve anlam yitimi olduğunu düşünüyorum.

Psikiyatrik ölçütler

“Geleceği tamamen karanlık görüyorum” ifadesi — bu bir hastalık belirtisi midir, yoksa rasyonel ve aşılamaz bir gerçekliğin dile getirilmesi midir? Psikiyatri bu ikisini nasıl ayırt eder?

Bu soru, klinik psikiyatri açısından son derece hassas ve gerçekten zor bir ayrımı barındırmaktadır. Geleceğe ilişkin karamsar düşünceler iki farklı kökten beslenebilir:

Birincisi, majör depresif bozukluk ya da kronik depresif tablolarda görülen ‘depresif bir bilişsel çarpıtma’ olma olasılığıdır. Bu durumda birey, olasılıkları sistematik biçimde olumsuz yorumlayan, felaketleştiren ve seçici dikkatle yalnızca olumsuz verileri işleyen otomatik düşünceler üretir. Bu tabloda bilişsel çarpıtmaların varlığı, umudun yapay biçimde söndürüldüğüne işaret eder ve tedaviye yanıt alındığında kişinin bu bakış açısının değiştiği görülür.

İkincisi ise gerçekçi değerlendirme olarak adlandırabileceğimiz, geri döndürülemez bedensel bir durumun bilişsel açıdan doğru algılanmasıdır. Bu durumda ‘karanlık’ yargısı, tedaviyle değiştirilebilir bir çarpıtmanın değil; nesnel gerçekliğin yansımasıdır.

Bu ikisinin ayrımı için psikiyatri birkaç temel soruyu yanıtlamaya çalışır: Depresif belirtiler, etkin farmakoterapi ve psikoterapi uygulandığında iyileşiyor mu? Bireyin karamsarlığı, mevcut nesnel koşullarla orantılı mı? Bireyin gelecek değerlendirmesi, yaşam öyküsüyle tutarlı ve kararlı bir süreklilik gösteriyor mu, yoksa dalgalı ve dönemsel mi?

Özgür irade ve ötenazi

Babanın itirazı göz önüne alındığında — ağır depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu içindeyken verilen ötenazi kararı özgür irade kapsamına girer mi? Psikiyatride karar verme kapasitesi bu tür vakalarda nasıl değerlendiriliyor?

Bu soru, tıbbi-psikiyatrik etiğin en temel gerilim noktalarından birine dokunmaktadır. Psikolojik acının belirleyici olduğu vakalarda karar verme kapasitesinin değerlendirmesi, özenle yürütülmesi gereken çok boyutlu bir klinik süreçtir.

Güncel psikiyatrik değerlendirme standartları karar verme kapasitesini dört temel bileşen üzerinden ölçer: bilgiyi anlama, bilgiyi işleyip içselleştirme, alternatifler arasında akıl yürütme ve bir tercihi tutarlı biçimde ifade edebilme.

Psikiyatrik bozuklukların varlığı, bu kapasiteyi otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Depresyon ya da TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) tanısı almak, bireyin karar veremeyeceği anlamına gelmez. Kritik olan soru şudur: Mevcut psikiyatrik tablo, bireyin karar verme sürecini bilgiyi çarpıtarak, algıyı daraltarak ya da iradesini etkiliyor mu?  İşte tam burada psikiyatrik olguların özgünlüğü ortaya çıkar: Depresyon ve kişilik bozuklukları, karar verme kapasitesini tamamen yıkmadan, onun içeriğini derinden etkileyebilir. Yani birey teknik olarak ‘kapasiteli’ görünürken, kararı aslında hastalığının ürettiği çaresizlik ve umutsuzluk tarafından yönlendirilmiş olabilir. Bu ince ama çok önemli bir ayrımdır.

depresyon
Depresyon ya da TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) tanısı almak, bireyin karar veremeyeceği anlamına gelmez.

Psödologia fantastika

Noelia vakasında dikkat çeken ve psikiyatrik açıdan ciddiye alınması gereken bir başka boyut daha vardır: Noelia’nın cinsel saldırıyla ilgili anlattıkları ile resmî kayıtlar arasındaki tutarsızlıklar. İnternetteki haberlerde (Euronews) gördüğüm kadarıyla resmî belgeler ve yetkililerin açıklamaları, kaldığı kurumlarda toplu cinsel saldırıya ilişkin herhangi bir kaydın bulunmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum; yaşanan şeylerin tam olarak ne olduğunu dışarıdan bilmemizi imkânsız kılmakla birlikte, psikiyatrik açıdan bir soruyu kaçınılmaz biçimde gündeme getirmektedir: Anlattıklarının bir bölümü —özellikle ağır ve kronik bir psikolojik tablo zemininde değerlendirildi mi? Bu noktada yalnızca hezeyan ya da ağır dissosiyasyon gibi ağır psikotik süreçlerden söz etmiyoruz. Psikiyatri literatüründe ‘psödologia fantastika’ (pseudologia fantastica) olarak tanımlanan tablo da akla gelmelidir: Sınırda kişilik bozukluğu ve ağır travma zemininde görülebilen, kişinin bilinçli bir yalan söyleme niyeti taşımadan —gerçek bir inanışla— nesnel gerçekliği aşan ve giderek genişleyen anlatılar üretmesi halidir. Bu tabloda kişi yaşananları ‘uydurmaz’; içinde bulunduğu psikolojik gerçeklikle tam uyumlu biçimde yaşar ve aktarır. Dolayısıyla bu olasılığı gündeme getirmek, Noelia’yı yalancı ilan etmek değil; psikiyatrik değerlendirmenin en temel sorumluluğunu yerine getirmektir: Bireyin anlattıklarını hem ciddiye almak hem de doğrulanabilirliğini sorgulamak. Eğer travma anlatısının bir bölümü psikopatolojik zeminde şekillenmiş idiyse, bu durum hem ıstırabın gerçek kaynağını hem de tedavi edilebilirliğini köklü biçimde değiştirir.

Psikiyatri literatüründe ‘psödologia fantastika’ (pseudologia fantastica) olarak tanımlanan tablo da akla gelmelidir: Sınırda kişilik bozukluğu ve ağır travma zemininde görülebilen, kişinin bilinçli bir yalan söyleme niyeti taşımadan —gerçek bir inanışla— nesnel gerçekliği aşan ve giderek genişleyen anlatılar üretmesi halidir.

Psikolojik tedaviye direncin “yeterince” sınanması

Ötenazi kararında fiziksel bir hastalık (felç gibi) ile psikolojik acı arasındaki fark ve ağırlık nedir?

Bu ayrım, uluslararası biyoetik tartışmalarının merkezindedir ve ülkeden ülkeye ciddi farklılıklar içerir. Felç, kanser, ALS gibi bedensel kökenli ağır hastalıklarda ıstırabın tıbbi ölçütleri genellikle daha nesnel ve belgelenebilir niteliktedir; kalıcılık ve geri döndürülemezlik kolaylıkla saptanabilir.

Buna karşın ‘psikolojik acı’ ya da ‘psikiyatrik çekirdekli ıstırap’, klinik açıdan birkaç temel soruyu gündeme getirir: Tedaviye dirençlilik yeterince sınanmış mıdır? Mevcut tüm etkin müdahaleler —farmakoterapi, psikoterapi, sosyal rehabilitasyon— gerçekten denenerek tüketilmiş midir? Ümitsizliğin kronik ve gerçek anlamda geri döndürülemez olduğu nasıl teyit edilebilir? Noelia vakasında ise ayrımın bu denli keskin olmadığı görülmektedir. Omurilik hasarı ile buna eşlik eden nöropatik ağrı, inkontinans ve tam bağımlılık nesnel ve bazıları bugünkü tıbbın imkânlarıyla geri döndürülemez bedensel sorunlardır. Üstüne eklenen psikolojik acı ise bu bedensel gerçekliğe bireyin katlanamamasından doğmaktadır; dolayısıyla salt psikiyatrik bir ‘intihar eğilimi’ değil, bedenin kalıcı kaybına verilen bir tepki niteliği taşımaktadır.

‘Psikolojik acı’ ya da ‘psikiyatrik çekirdekli ıstırap’, klinik açıdan birkaç temel soruyu gündeme getirir: Tedaviye dirençlilik yeterince sınanmış mıdır? Mevcut tüm etkin müdahaleler —farmakoterapi, psikoterapi, sosyal rehabilitasyon— gerçekten denenerek tüketilmiş midir?

“İçimdeki Deniz” ve Noelia

Bu noktada, ötenazi tartışmasının belki de en net ve ‘saf’ örneğini veren İçimdeki Deniz (Mar Adentro, 2004) filmini hatırlatmak isterim. Javier Bardem’in canlandırdığı Ramón Sampedro, 25 yaşında geçirdiği bir dalış kazasıyla tetraplejik hale gelmiş ve 28 yıl boyunca yatağa bağlı yaşamıştır. Filmde ve gerçek hayatta Sampedro, şiirler yazan, entelektüel tartışmalar yürüten, ziyaretçileriyle güçlü bağlar kuran bir insan olarak tasvir edilir; üstelik herhangi bir psikiyatrik tanısı ya da psikolojik bozukluğa ilişkin bir kaydı bulunmamaktadır. Onun talebi, yalnızca fiziksel gerçeklikten —bedeniyle olan ilişkisinin tamamen yitirilmesinden— ve özerkliğe dair derin felsefi inancından doğmaktadır.

Sampedro örneği, ötenazi tartışmasında görece ‘temiz’ bir tabloya karşılık gelir: Net bir bedensel durum, uzun yıllar boyunca tutarlı biçimde sürdürülen bir karar ve ıstırabı şekillendiren herhangi bir psikiyatrik süreç yok. Noelia vakası ise bunun tam tersi bir karmaşıklık içermektedir. Psikolojik acının fiziksel duruma üstlenip üstlenmediği, travma ve psikiyatrik tanıların kararı ne ölçüde biçimlendirdiği —bunlar, Sampedro vakasında sormamıza gerek olmayan sorulardır. Ama Noelia söz konusu olduğunda bu sorular kapanmadan verilen her karar, etik açıdan eksik kalır. Bu tür ‘karma tablolarda’ çağdaş tıp etiği, bedensel ve psikolojik acı bileşenlerini ayrı ayrı değerlendirmek yerine birlikte ele almayı zorunlu kılar.

içimdeki deniz
İçimdeki Deniz filminde Javier Bardem’in canlandırdığı Ramón Sampedro, 25 yaşında geçirdiği bir dalış kazasıyla tetraplejik hale gelmiş ve 28 yıl boyunca yatağa bağlı yaşamıştır. Filmde ve gerçek hayatta Sampedro, şiirler yazan, entelektüel tartışmalar yürüten, ziyaretçileriyle güçlü bağlar kuran bir insan olarak tasvir edilir; üstelik herhangi bir psikiyatrik tanısı ya da psikolojik bozukluğa ilişkin bir kaydı bulunmamaktadır. Onun talebi, yalnızca fiziksel gerçeklikten —bedeniyle olan ilişkisinin tamamen yitirilmesinden— ve özerkliğe dair derin felsefi inancından doğmaktadır.

Aile ve ötenazi süreci

Annenin saygı duyduğunu ama desteklemediğini söylemesi, babanın ise hukuki yollara başvurması — bu aile içi çatışma hastanın yalnızlık hissi ve karara olan bağlılığını nasıl etkiler?

Aile içi görüş ayrılığı, kronik hastalık süreçlerinde ve yaşam sonu kararlarında oldukça sık karşılaşılan bir durumdur; ancak her örneğin dinamikleri birbirinden farklıdır.

Destek görmeyen bir hasta için bu tablo iki zıt yönde etki yaratabilir. Bir yanda, ebeveynin hukuki itirazı hastanın kendi kararından emin olmadığı durumlarda ona bir yeniden düşünme ve gözden geçirme fırsatı sunabilir. Öte yanda, hasta kendi kararını güçlü ve sürekli bir inanca dayandırıyorsa ailenin muhalefeti yalnızlık hissini pekiştirebilir, ‘Beni anlayan yok’ duygusu aracılığıyla psikolojik acıyı derinleştirebilir. Ancak baba, duygusal ve düşünsel olarak validasyon yani onaylama yapıp, sadece davranışa karşı çıkıyorsa -yani “yaşadığın acıyı ve ölmeyi istemeni anlıyorum ve hak veriyorum, ancak ben ölüm kararını uygun bulmuyorum”- o zaman hasta daha az rahatsızlık hisseder.

Annenin tutumu ise saygı duymak ama desteklememek— bana daha gerçekçi ve belki daha empatik ve esnek bir konum gibi görünmektedir. Sevgi, empati, onay ve davranışa katılmama arasındaki bu farkı kavrayabilen bir aile ortamı, sürecin tamamı için daha sağlıklı bir zemin oluşturmaktadır.

Hasta kendi kararını güçlü ve sürekli bir inanca dayandırıyorsa ailenin muhalefeti yalnızlık hissini pekiştirebilir, ‘Beni anlayan yok’ duygusu aracılığıyla psikolojik acıyı derinleştirebilir.

Ötenazide yas

Evladının ötenazi sürecine tanıklık eden bir aile için yas süreci, doğal kayıplardan farklı olarak nasıl bir seyir izler?

Ötenazi yoluyla gerçekleşen kayıpların, doğal ölüm ya da kaza sonucu gerçekleşen kayıplardan farklı bir yas dinamiği yarattığı düşünülmektedir; ancak bu alandaki bilimsel veriler henüz sınırlıdır.

Söz konusu süreçte birkaç kendine özgü boyut öne çıkmaktadır. İlk olarak, ailenin sürece ortak olup olmadığı ya da süreçten dışlanıp dışlanmadığı büyük önem taşır. Eğer aile kararı paylaştıysa vicdan azabı daha az; eğer karşı çıktıysa ya da edilgen bir konumda kaldıysa daha karmaşık bir yas deneyimi beklenir. İkinci olarak, ‘öngörülen yas’ bu süreçlerde son derece belirgindir: Ölüm gerçekleşmeden önce başlayan, kimi zaman aylar süren yoğun bir acı ve vedalaşma evresi yaşanır. Bu durum, gerçek ölüm anı geldiğinde hem rahatlama hem de sarsılmanın eşzamanlı yaşanmasına yol açabilir.

Üçüncü olarak, toplumsal damgalama ve yargılanma kaygısı, yaşanılan kaybın doğal kayıplarla kıyaslandığında sosyal yas desteğini zayıflatan önemli bir etkendir. Ötenazi yoluyla yakınlarını kaybeden aileler, zaman zaman yaşanılanı paylaşmaktan çekindiklerini ifade etmektedirler.

Bireyin “özgür irade”si ve tıbbın yaklaşımı

Her türlü terapi ve tıbbi müdahaleye rağmen dünyayı karanlık görüyorsa, kişiyi yaşamda tutmaya çalışmak zorbalık mıdır?

Bu soru, özellikle psikiyatrik ağırlıklı vakalarda son derece dikkatli yanıtlanmayı hak ediyor. Çünkü bu sorunun içinde ‘her türlü müdahale denendi’ varsayımı yatmaktadır ki bu varsayımı psikiyatrik olgularda doğrulamak son derece güçtür.

Psikiyatrik tedavilerde ‘artık yapılacak bir şey kalmadı’ sınırı nerede çizilir? Yeterli doz ve sürede birkaç ilaç kombinasyonu mu? Kanıta dayalı psikoterapi yöntemlerinin bilişsel davranışçı terapi, şema terapi, aktarım odaklı terapi gerçekten uygulanıp uygulanmadığı mı? Elektrokonvulsif terapi gibi tedaviye dirençli olgularda son seçenek olarak devreye giren yöntemler mi? Sosyal ortam, barınma koşulları, bakım kalitesi yeterince iyileştirildi mi?

Eğer tüm bu soruların cevabı gerçekten ‘evet, hepsi denendi ve işe yaramadı’ ise bu durum psikiyatri pratiği için de son derece nadir bir tabloya karşılık gelir. Çoğu vakada gerçekte olan, bazı seçeneklerin tüketilmiş, bazılarının ise ya hiç denenmemiş veya hastanın reddеtmesi ya da koşulların elverişsizliği nedeniyle atlanmış olmasıdır.

Bu nedenle, özellikle psikiyatrik hastalıklara dayanan ıstırap söz konusu olduğunda ‘artık yapacak bir şey yoktur’ kararına ulaşmak, tıbbi ve etik açıdan son derece zor bir eşiği temsil etmektedir. Bireyi kendi iradesine karşın tutmak zorbalık olmayabilir; ama gerçekten denenmemiş seçenekler varken bireyin karar verme kapasitesi üzerinden ‘bu hastalığın değil, kişinin kararı’ demek de etik açıdan ciddi bir sorundur.

tıp
Özellikle psikiyatrik hastalıklara dayanan ıstırap söz konusu olduğunda ‘artık yapacak bir şey yoktur’ kararına ulaşmak, tıbbi ve etik açıdan son derece zor bir eşiği temsil etmektedir.

Ötenazi hakkı ve tıp pratiği

Ötenazinin bir hak olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğrudan söyleyeyim: Ötenazinin bir hak olarak tanınmasına, bunun çok ciddi ve önemli sakıncaları olduğunu düşündüğüm için etik çekincelerim var. Bunu ideolojik bir tutum olarak değil, on yılı aşkın klinik deneyimimin ve psikiyatri etiğine dair birikimimin beni götürdüğü bir pozisyon olarak paylaşıyorum.

Ötenaziye en güçlü etik itiraz, geri dönüşü olmayan bir kararın, değişkenlik taşıyan bir tablo üzerine inşa edilmesidir. Bedensel hastalıklarda bu değişkenlik görece sınırlıdır; ama psikolojik acılarda son derece yüksektir. İnsanlar, psikiyatri pratiğinde çok ağır tablolardan beklenmedik zamanlarda çıkabilirler. Kronik sorunu olan bazı borderline hastaların ciddi felaket ya da yaşam tehdidi içeren bir kazadan kurtulduktan sonra sürekli olmasa da geçici bir düzelme yaşadığı olgulara meslek hayatımda rastladım. ‘Artık bu (psikolojik) acı geçmez’ diye inanan pekçok psikiyatrik hastada, bu inancı sorgulamak yerine, ‘artık hiçbir şey yapılamaz’ kararına dayanarak geri dönüşü olmayan bir müdahaleye onay vermek büyük bir sorumluluk yüklenmektir.

İkinci büyük çekince şudur: Ötenazi hakkının tanındığı toplumlarda, zamanla ‘tedavi edilemez’ eşiğinin aşınma riski vardır. Bazı ülkelerdeki klinik uygulamalara bakıldığında, psikiyatrik tanıların giderek artan biçimde bu hakkın gerekçesi olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu sağlam bir argüman değildir: Bugün çok dikkatli çizildiği düşünülen sınır, yarın daha geniş yorumlanabilir.

Noelia’nın öyküsü, bu tartışmayı somutlaştırmaktadır. Bu tabloda ‘geri dönüşü yok, yapılacak bir şey kalmadı’ kararının verilmiş olması, benim açımdan hâlâ soru işaretleri içeriyor. Evet biz, yani tıp mensupları, her sorunu çözemeyiz. Tıbbın çaresiz kaldığı gerçek acılar vardır. Bunları görmezden gelmek ne bilimsel ne de insanidir. Ama bu gerçek acıların çözümü ötenanazi hakkını genişletmekten değil, palyatif bakımı, psikiyatrik desteği ve sosyal rehabilitasyonu gerçekten erişilebilir kılmaktan geçer. Asıl soru şu olmalıdır: Bu insanlara sunduklarımızın tamamı gerçekten yeterli miydi? Ya da bu durum özelinde Noelia’ya yeterli miydi?

Etiketler: depresyon, etik, ölüm, ötenazi, psikoloji, travma sonrası stres bozukluğu
GazeteBilim 30 Mart 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı izmarit Çarpıcı bir adaptasyon: Kuşlar yuvalarını korumak için neden sigara izmaritini kullanıyor?

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
kurt, köpek
Acaba Öyle midir?Zooloji

İddia: “Kurt evcilleşmeyen tek hayvandır!”

Tabii ki bu cümle baştan aşağı yanlıştır. Öncelikle kurt ilk ve en mükemmel evcilleşen hayvandır. İnsanın en yakın dostu köpek…

2 Şubat 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Depresyon ve kaygıda önleyiciler: Hayatın anlamı ve hedefler

“Hayatta anlam(lar) bulmak öğrenilebilir, keşfedilebilir ve dönüştüren bir deneyimdir.” Prof. Dr. Devran Tan Sanat Terapisti, Psikiyatrist, Psikoterapist Depresyon ve kaygı…

Psikoloji
17 Mart 2026

Yaşamın parıltısı: İnsanlar ve diğer canlılar gerçekte çok zayıf bir ışık yayar, ölünce bu ışık kayboluyor

Hepimizin vücudu, hücrelerimizin yoğun kimyasal dansı sırasında sonsuz derecede bir ışık yayıyor; ta ki o dans durana kadar.

Biyoloji
28 Ocak 2026

Hipnoz sihir değildir!

Onlarca yıldır araştırmacılar hipnozun nasıl çalıştığı sorusunu araştırıyor ve bu sorunun cevabı hakkında sadece birtakım fikirleri var.

Psikiyatri
22 Ocak 2026

Topkapı Müzesi’nde Türk Saatleri Sergisi ile zaman kavramı

Salvador Dali’nin Belleğin Azmi eseri ile hatırlamanın gücü...

Psikiyatri
14 Ocak 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?