GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Travmanın genetik mirası: epigenetik izler ve klinik yansımaları
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Dosya > Travmanın genetik mirası: epigenetik izler ve klinik yansımaları
Dosyaepigenetik

Travmanın genetik mirası: epigenetik izler ve klinik yansımaları

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 21 Haziran 2025 22 Dakikalık Okuma
Paylaş

Travma araştırmalarının öncülerinden biri olan Judith Herman, travmayı şu şekilde tanımlar: Travma, bireyin karşı koyma kapasitesini aşan, dehşet verici bir olayın ardından kişinin zihinsel, duygusal ve bedensel bütünlüğünün parçalanmasıdır (Herman, 2015). Peki, atalarımızın travmatik deneyimleri nasıl olur da bizlere kadar taşınır? Bu soru, travmanın kuşaklar arası aktarımı üzerine yapılan çalışmalara ön ayak olmuştur.

İçindekiler
Travmaya karşı farklı uyum biçimleriTravmanın nesiller arası yolculuğu: İkinci kuşak bireylerEpigenetik: Moleküler köprüPsikoterapi: YüzleşmeSonuçKaynakça

Derin Kubilay

Toplumsal travmalar, bir milletin başından geçen dehşet verici olayların kolektif bellekte toplanması sonucu bir nesilden ötekine aktarılır; bu noktada topluluğun anlattığı hikayeler, ritüeller, yıldönümü törenleri ve hayatta kalanların anlatıları bu aktarımı güçlendirir (Lehrner ve Yehuda, 2018). Soykırım, doğal afet, zorunlu göç, savaş, kitlesel şiddet gibi travmatik olaylar bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde değerlendirilir – öyle ki kişiler kimliklerine dair sorgulamalar yaşar, umutsuzluk ve çaresizlik hisseder, yoğun bir yas döneminden geçerler.

Travmaya karşı farklı uyum biçimleri

Hayatta kalanlar travmatik olay sonrasında farklı tepkiler verebilirler; donuk grup olarak adlandırılanlar duygusal olarak tükenmiş hissederek kendilerini izole ederler. Kurban grubu genellikle depresif belirtiler gösterip saldırgan davranışlarda bulunabilecekleri için etrafında da suçluluk uyandırırlar; ancak savaşçı grup kendilerine acımaz veya zayıf yönlerini göstermezler; bir şekilde mücadeleye devam ederler (Franco, 2023).

Travmanın tür ve yoğunluğu kadar, bu insanların benimsediği uyum biçimleri de aktarımda önemli bir rol oynamaktadır. Bir diğer deyişle, hayatta kalanların, hayata getirdikleri çocuklar travmanın izlerini farklı şekillerde taşıyabilirler. Bu durum; psikologların, biyologların, sosyologların ve birçok meslek grubunun ilgisini uyandırmaktadır: Eğer ebeveynlerden çocuklara travmatik etkiler geçebiliyorsa, hangi mekanizmalar işin içine dahildir?

Travmanın tür ve yoğunluğu kadar, bu insanların benimsediği uyum biçimleri de aktarımda önemli bir rol oynamaktadır.

Yalnızca çevresel etkilerden mi söz ediyoruz, yoksa bu aktarımda genetik yapımız da söz sahibi midir? Şüphesiz, kuşaklar arası travmanın altında yatan mekanizmaların incelenmesi oldukça karmaşık bir konudur.

Travmanın nesiller arası yolculuğu: İkinci kuşak bireyler

Karatay (2020), travmanın nesiller arası yolculuğunu, tarihte meydana gelen türlü olaylarla dikkat çekmiştir: 1933-1945 yılları arasında Nazi Almanya’sının Yahudilere uyguladığı soykırım (Holokost) sonucu sağ kurtulanların, 21 yıl süren Vietnam savaş gazilerinin, 18. yüzyılda Avustralya’da sürgün edilen Aborjinlerin çocuklarında da travmaya bağlı belirtiler gözlenmiştir.

Ebeveynlerin çocukları ile kurduğu söze dökülmeyen iletişim, bilinçdışı korkuları, ani sesler ya da karanlık ortamlara karşı tetikte olma hali, süregelen bir kederi içerebilir. Çocukları ile kurdukları bağlanma ilişkisi; aşırı katı ve korumacı bir kutupta da olabilir, son derece ihmalkâr ve duyarsız bir noktada da yer alabilir.

Nazi Almanya’sının Yahudilere uyguladığı soykırım (Holokost) sonucu sağ kurtulanların, 21 yıl süren Vietnam savaş gazilerinin, 18. yüzyılda Avustralya’da sürgün edilen Aborjinlerin çocuklarında da travmaya bağlı belirtiler gözlenmiştir.

Erken dönem travmaları, bilişsel ve duygusal gelişimi sekteye uğratarak düşünce-duygu bütünleşmesini bozar; kişi kendi duygusal durumlarını tanımakta güçlük çeker ve bu da travma sonrası tepkileri artırır (Kubilay, 2025). Bu bireylerin yaşadıkları olumsuz erken yaşam deneyimleri, ruh sağlığını belirleyen psikolojik süreçlerin temelini oluşturan beyin işlevlerinde kalıcı ve bireysel farklılıklar yaratmıştır (Yehuda & Lehrner, 2018). Öyle ki, hayatın ileriki dönemlerinde kronik strese maruz kalan kişiler, stres kaynağı ortadan kalktıktan çok sonra bile fizyolojik ve davranışsal değişiklikler yaşamaya devam etmiştir.

Ebeveynle kurulan aşırı özdeşleşme, çocuklarda da bilinçdışı bir suçluluk, depresif duygudurum, yoğun kaygı, hayata duyulan korkuya sebep olabilir. Bu durumun en bariz görüldüğü olaylardan biri soykırımdır (O’Donnell & Meaney, 2020). Lehrner ve Yehuda (2018). Holokost, başlı başına incelenmesi gereken; oldukça mühim etkiler bırakmış bir toplumsal travma örneğidir.

Holokost’un kültürel travma olarak etkilerini inceleyen araştırmalar, yalnızca bireysel ya da kuşaklar arası psikolojik sonuçları değil, aynı zamanda bu olayın hayatta kalanlar ve onların toplumu için nasıl anlamlandırıldığını, hangi anlatılarla hatırlandığını ve temsil edildiğini de ele alır. Başka bir deyişle, bu çalışmalar yalnızca travmanın etkilerini değil, travmanın tarihsel, toplumsal ve kültürel düzeyde nasıl konuşulduğunu ve yaşatıldığını da araştırma kapsamına alır.

Ebeveynle kurulan aşırı özdeşleşme, çocuklarda da bilinçdışı bir suçluluk, depresif duygudurum, yoğun kaygı, hayata duyulan korkuya sebep olabilir.

Aslına bakarsanız bu anlatılar arasında yaşanılan mağduriyetin yanı sıra baskılara karşı direnme ve direnç gösterme teması da göze çarpmaktadır. Öyle ki, 1974 yılında Nazi Toplama Kampı’ndan sağ kurtulan 19 kişiyle yapılan görüşmelerde bazı kişilerin zorluklar karşısında psikolojik olarak dayanıklı kalabildiği, tıpkı Victor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında da vurguladığı gibi hayatta kalmanın ve iyileşmenin, yaşanan acıya rağmen hayatta bir anlam bulabilmekle mümkün olabildiği görülmüştür (Dimsdale, 1974; Frankl, 1985). Ancak genel tabloya bakıldığında, özellikle Holokost gibi kitlesel bir travmayı çocukluk ya da ergenlik gibi kritik gelişim dönemlerinde yaşamış ve hayatta kalmış bireylerin, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde karşılaştıkları stresli olaylara karşı daha hassas ve kırılgan hale geldikleri görülmektedir.

“Gerçek ancak tam anlamıyla kabul edildiği zaman hayatta kalanların iyileşme süreci başlar. Ne var ki çoğu zaman o gerçek kabul edilmez; söze dökülemeyen bu ağır yük, kuşaktan kuşağa sessizce taşınır.”

Judith Herman

Lehrner ve Yehuda (2018), gelişimsel dönemde yaşanan bu tür travmalar, kişinin stresle başa çıkma kapasitesini zayıflatmakta ve sonraki yaşam olaylarına karşı psikolojik dayanıklılığı azaltmaktadır. Zamanla hayatta kalan kişilerin çocukları “ikinci kuşak bireyler” olarak adlandırılmış; onlarda sık görülen travmatik belirtiler ve ruh sağlığı hizmetlerine yönelik artan talepler de bir tür kültürel hareketin başlamasına yol açmıştır.

Az önce de bahsettiğimiz gibi, ikinci kuşak bireyler ebeveynlerinin yaşadığı travmalara doğrudan tanık olmamış olsalar bile, aile içinde duygusal boşluklar, suskunluk, aşırı koruyuculuk veya travma belirtileri ile büyümüşlerdir.

Bu tür travmalar, kişinin stresle başa çıkma kapasitesini zayıflatmakta ve sonraki yaşam olaylarına karşı psikolojik dayanıklılığı azaltmaktadır.

Yetişkinlik döneminde bu kişiler, yaşadıkları psikolojik sıkıntıların yalnızca bireysel olmadığını, aslında benzer deneyimlerin birçok Holokost ikinci kuşak birey tarafından da yaşandığını fark etmeye başlamışlardır. Bu kültürel hareket sonucunda da bu alanda yapılan araştırmalar çoğalmış; travmatik aktarımın yalnızca çevresel yönü değil, aynı zamanda biyolojik tarafı da mercek altına alınmıştır. Mesela psikiyatrist Rachel Yehuda, 1990’lı yıllarda ikinci kuşak bireyler ile yaptığı çalışmalarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) benzeri semptomlar, anksiyete, depresyon ve stres duyarlılığı gibi psikolojik etkiler gözlemlemiş; bu durum onu şu soruya yöneltmiştir: Travmayı hiç yaşamamış bir çocuk, neden travmanın izlerini taşıyor olabilir? İşte tam bu noktada “epigenetik” kavramı sahneye çıkmıştır (Lehrner & Yehuda, 2018).

Epigenetik: Moleküler köprü

Epigenetik, çevresel faktörlerin genlerimizin işleyişini değiştirebildiği ve bu değişikliklerin bazen sonraki nesillere aktarılabildiği bir biyolojik süreçtir. Dilimizde “epigenetik” kavramı, “genler üstü genetik” anlamına gelir (Yokuş, 2013). Epigenetik değişiklikler, genlerin dizisini değiştirmeksizin onların nasıl çalıştığını etkiler (Yehuda & Lehrner, 2018). Bu tür değişiklikler, bir çevresel etkenin DNA üzerinde yapısal değil, işlevsel düzeyde bir etki yaratmasıyla gerçekleşir (Yehuda & Bierer, 2009).

Örneğin, bir genin üstüne “metil” adı verilen küçük kimyasal gruplar eklendiğinde, o gen susturulabilir, yani devre dışı kalabilir. Bu, genin görevini yapmasını engeller. Bu tür bir değişikliğin genin işleyişini ne kadar etkileyeceği ise, bu metil grubunun genin tam olarak neresine eklendiğine ve genin çalışmaya başladığı noktaya ne kadar yakın olduğuna bağlıdır. Yani aynı değişiklik, farklı yerlerde yapıldığında genin davranışını farklı şekilde etkileyebilir (Yehuda & Lehrner, 2018). Bu tür gen düzenlemelerinin gerçekleştiği biyokimyasal ortam “epigenom” olarak adlandırılır.

Dilimizde “epigenetik” kavramı, “genler üstü genetik” anlamına gelir.

Epigenomu, genetik bilgiyi (DNA’yı) işleyen bir yazılım gibi düşünebiliriz; nasıl ki bir bilgisayarda donanımın çalışmasını yazılım yönetiyorsa, genetik kodun nasıl kullanıldığını da epigenetik yazılım belirler. Bu epigenetik yazılım, yaşamın çok erken dönemlerinde –örneğin anne karnında– oluşmaya başlar (O’Donnell & Meaney, 2020). Bu değişiklik, gelişimin kritik bir döneminde meydana gelirse, biyolojik sistemlerin yeniden ayarlanmasına neden olabilir ve bireyin daha sonraki travmatik yaşantılara karşı vereceği tepkiyi etkileyebilir (Yehuda & Bierer, 2009). Ancak zamanla, maruz kalınan çevresel koşullar (örneğin stres, beslenme, travma) bu yazılımı güncelleyebilir. Böylece epigenom, beynin ve bedenin değişen çevreye uyum sağlamasına yardımcı olur.

Nasıl ki bir bilgisayarda donanımın çalışmasını yazılım yönetiyorsa, genetik kodun nasıl kullanıldığını da epigenetik yazılım belirler.

Genlerin çalışmaya başlayıp başlamayacağı ya da ne kadar aktif olacağı da bu epigenetik sinyallerle sürekli olarak kontrol edilir. Yani genlerin ifadesi sabit değil; çevreden gelen sinyallerle esnek ve değişkendir (O’Donnell & Meaney, 2020). Gen ifadesini değiştiren bu tür epigenetik değişiklikler, çevresel maruziyetlerin bireyde nasıl dönüştürücü etkiler yaratabildiğini açıklar (Yehuda ve Bierer, 2009). Bir diğer yandan, bu durum kuşaklar arası aktarıma tabi olsa da çocuklarda kalıcı hasar yaratmaktan ziyade biyolojik değişiklik çevresel etkilerle başlasa da genetik koddan farklıdır (Lehrner & Yehuda, 2018). O’Donnell ve Meaney (2020), epigenetik sinyallerin çevresel koşullardan etkilenebildiğinin keşfi, biyoloji ve sosyal bilimler arasında köprü kurmuştur. Bu buluş, insan gelişiminin yalnızca genetik mirasla değil; yaşam deneyimleri ve çevreyle şekillendiğini ortaya koyarak, “genetik mi, çevre mi?” tartışmasının ötesine geçilmesini sağlamıştır.

Epigenetik sinyallerin çevresel koşullardan etkilenebildiğinin keşfi, biyoloji ve sosyal bilimler arasında köprü kurmuştur.

Peki, neredeyse tamamen aynı genetik yapıya sahip olmalarına rağmen nasıl oluyor da vücudumuzda beyin hücresi, kas hücresi veya deri hücresi gibi 200’den fazla farklı hücre türü oluşabiliyor? Bu farkın temelinde “epigenetik sinyaller” yer alıyor. Yani genetik bilgi aynı kalsa da, bu bilgiyi nasıl kullanacağımızı belirleyen epigenetik düzenlemeler hücrelerin birbirinden farklılaşmasını sağlıyor. Epigenetik değişiklikler kalıcı ve uzun süreli olabilir, bazı durumlarda ise kuşaklar arası aktarılabilir (Yehuda ve Bierer, 2009). Bu epigenetik işaretler oldukça kararlıdır. Öyle ki, bir araştırmaya göre DNA’mızdaki epigenetik düzenleme izlerinin yaklaşık %70’i, dünyanın farklı yerlerindeki sağlıklı yetişkinler arasında bile neredeyse hiç değişmiyor. Bu da demek oluyor ki, hücreler çoğalırken, hangi hücrenin ne tür özelliklere sahip olacağı bilgisi güvenli bir şekilde aktarılmaya devam ediyor (O’Donnell & Meaney, 2020).

Çocukluk döneminde travmatik deneyimlere sahip olan herkes travma sonrası stres bozukluğu geliştirmiyor; tehdit ortadan kalktıktan sonra bazı kişilerin ruh sağlığının daha kötüye gitmesinde de epigenetik sinyaller rol oynuyor (Yehuda & Lehrner, 2018).

İşte bu yüzden bireyler arasında görülen sağlık farklılıkları (örneğin bazı kişilerin strese daha duyarlı olması ya da kronik hastalıklara daha yatkın olması) büyük ölçüde hücresel işleyişteki epigenetik farklılıklarla ilişkilidir. Bowers ve Yehuda (2020), epigenetik mekanizmaların, genetik yapımız ile çevresel deneyimlerimiz arasında moleküler bir köprü kurduğundan bahseder. Bu nedenle, epigenetik araştırmalar yalnızca bilimsel bir ilgi alanı değil; klinik uygulamalar, erken tanı ve kişiye özel tedavi yaklaşımları açısından da oldukça önemlidir.

Psikoterapi: Yüzleşme

Biraz da seans odasına girelim; psikoterapi süreçleri, kuşaklar arası aktarılan travma ve epigenetik mekanizmalara nasıl yaklaşıyor olabilir?

Franco’nun 2023 yılında yazdığı makaledeki vaka örneğine beraber bakalım: Holokost’tan sağ kurtulan bir ailenin üçüncü kuşak üyesi olan Martin; hem başkalarına güvenmek istiyor, hem de insanlara korkuyla yaklaşıyordu. Bu yüzden depresif bir ruh hali ve yaşadığı anksiyete sebebiyle terapiye başvurdu. Babası, Martin ile duygusal bir bağ kuramıyor ve kendisine karşı sık sık öfke nöbetleri geçirerek yersiz cezalar veriyordu. Annesi ise majör depresyon bozukluğu sebebiyle sık sık çocuklarının ihtiyaçlarını görmezden gelerek onları ihmal ediyordu. Sağlık görevlileri tarafından babasının cansız bedeninin evden çıkarıldığını izlediği gün, çocukluk ve gençliğinde yaşadığı kesintisiz travmalara bir yenisini daha ekledi. Terapi süreci boyunca kuşaklar boyu ailesinde uzanan travma deneyimlerine yakından baktı; babasının ailesinin intihar geçmişi, alkol bağımlılığı ve ruh sağlığı sorunlarının baba-oğul ilişkisini nasıl etkilediğini fark etti. Bir diğer yandan, bu travma döngüsünü sonlandırmak ve bir sonraki kuşağa bu travmanın aktarılmamasını sağlamak için de elinden geleni yaptı (Franco, 2023).

Epigenetik perspektif, geçmişte yaşanan ya da kuşaklar öncesinden aktarılan bir travmanın, sonradan karşılaşılan olaylara verilen biyolojik tepkileri nasıl etkileyebileceğini anlamamıza olanak tanır.

Travma odaklı psikoterapilerde, danışanın bugün yaşadığı stres faktörlerine verdiği tepkiler çoğu zaman sadece o ana özgü olarak değil, geçmiş yaşantıların bir yankısı olarak değerlendirilir. Martin’in babasındaki öfke ve madde kullanımı gibi belirtiler de, kuşaklar arası travmanın bariz dışavurumlarıdır (Franco, 2023).

Eğer epigenetik değişiklikler TSSB’nin görülme sıklığını ve semptom profilini etkiliyorsa, bu değişiklikler sadece bireyin maruz kaldığı olaylarla değil, aynı zamanda taşıdığı biyolojik ve deneyimsel mirasla da ilişkili olabilir. Martin’in vakası, epigenetik aktarım, duygusal ihmal ve istismar gibi çok katmanlı travmaların nasıl ele alınabileceğine dair güçlü bir örnektir (Franco, 2023).

Travma odaklı psikoterapilerde, danışanın bugün yaşadığı stres faktörlerine verdiği tepkiler çoğu zaman sadece o ana özgü olarak değil, geçmiş yaşantıların bir yankısı olarak değerlendirilir.

Klinik gözlemler, bazen daha hafif şiddetteki olayların bile yoğun travmatik belirtilere yol açabildiğini gösterir. Bu noktada, “kırılganlık” kavramı devreye girer: erken yaşantılar, bireyin stres sistemini ve travmaya verdiği biyolojik-psikolojik tepkileri şekillendirir. Epigenetik perspektif, geçmişte yaşanan ya da kuşaklar öncesinden aktarılan bir travmanın, sonradan karşılaşılan olaylara verilen biyolojik tepkileri nasıl etkileyebileceğini anlamamıza olanak tanır.

Zorluklardan biri, çevresel sinyallerin DNA ile nasıl fiziksel etkileşime girdiğini açıklamaktır (O’Donnell & Meaney, 2020). Böylece terapist, danışanın bugünkü şikayetini değerlendirirken yalnızca olayın içeriğini değil, olayın kişinin biyolojik belleğindeki yankısını da göz önünde bulundurur.

Zorluklardan biri, çevresel sinyallerin DNA ile nasıl fiziksel etkileşime girdiğini açıklamaktır.

Psikoterapi, bir öğrenme süreci olarak beynin işleyişini değiştirir; bu değişimler zamanla sinir hücreleri ve gen düzenlemeleri üzerinde kalıcı izler bırakabilir. Terapideki duygusal iyileşme, yalnızca ruh hâlini değil, biyolojik göstergeleri de etkileyerek bedensel sistemlerde olumlu dönüşümler yaratabilir (Syed & Zannas, 2021).

Günümüzde uygulanan çeşitli terapi yaklaşımları, kuşaklar arası aktarımın hem zihinsel hem de bedensel düzeyde nasıl yeniden düzenlenebileceğini göstermektedir. Son yıllarda bu konuda yapılan araştırmalar, genlerin çalışma şeklini etkileyen biyolojik izlerin —yani çevresel deneyimlerin beden üzerindeki kalıcı etkilerinin— sanılandan çok daha esnek ve değişime açık olduğunu göstermektedir.

Psikoterapötik müdahalelerin yalnızca düşünce biçimlerini ve duyguları değil, aynı zamanda bedenin stresle başa çıkma sistemlerini de etkileyebileceğine dair bilimsel ilgi giderek artmaktadır.

Beynin esnek yapısı sayesinde, yeni deneyimler ve güvenli ilişkiler sinir sisteminde kalıcı izler bırakabilir ve daha sağlıklı tepkilerin oluşmasını sağlayabilir (Massoni, 2024). Biyolojik izlerin bireyin yaşamı boyunca maruz kaldığı stres, travma ya da destekleyici deneyimlere karşı duyarlı kalmaya devam ettiği düşünüldüğünde, terapinin etkisini bir anlamda bedenin içinde sessizce kaydedilen bir iyileşme izi olarak da düşünebiliriz. Bu nedenle, psikoterapötik müdahalelerin yalnızca düşünce biçimlerini ve duyguları değil, aynı zamanda bedenin stresle başa çıkma sistemlerini de etkileyebileceğine dair bilimsel ilgi giderek artmaktadır (Kumsta, 2019). Bu nedenle, yalnızca yaşanan olaylara değil, kişinin ruhsal ve bedensel geçmişine de kulak veren terapötik yaklaşımlar, iyileşmenin kapısını aralayabilir.

“Artık yavaş yavaş şunu fark etmeye başlıyoruz: Belirli bir genetik mirasla doğmuş olman, o genlerin hükmü altında yaşamaya mahkûm olduğun anlamına gelmiyor. Çünkü genlerin işleyişi değişebilir—ve bu değişim, iyileşmenin kapılarını aralayabilir.”

Rachel Yehuda, On Being with Krista Tippett

Travmatik deneyimler yaşayan kişiler, bu yaşantıyı adeta bir sır gibi dile getirmekten kaçırmakla kalmaz, aynı zamanda üzerini bilinçli ya da bilinçdışı süreçlerle örtmeye çalışır. Bu yüzden danışanlar, terapi seanslarında da türlü dirençler kullanırlar; velhasıl direnç, zorluklara karşı uyum sağlayabilmeleri adına verilecek etkili bir yanıttır. Ailesinde ağır travmalar yaşamış bireylerde bu öykünün açığa çıkması, aile içi çatışmalara ya da duygusal kopuşlara neden olabilir (Franco, 2023). Bu nedenle terapist, travma anlatısının yaratabileceği duygusal sarsıntıyı dikkate alarak ilerlemelidir. Travmanın açıkça konuşulduğu ailelerde ise sorunun kaynağını bulmak daha kolay olabilir. Bu nedenle terapistler, sadece bireyin kendi yaşantılarını değil, ailesinin geçmişindeki acı deneyimleri de dikkate almalı; özellikle kaygı ve depresyon gibi şikayetlerle başvuran kişilerde aile travma öyküsünü mutlaka sorgulamalıdır. Franco (2023), travma bazen nesiller boyunca süren bağlanma sorunları, ihmal ve istismar döngüleriyle aktarılır. Travmatik bağ, kişinin hem sevgi hem korku hissettiği karmaşık ilişkilerle kendini gösterir. Bu durum, bireyin yıkıcı ilişkilerden kopmakta zorlanmasına ve değişime direnç göstermesine yol açabilir. Terapide bu döngüyü fark etmek kadar, bireyin ailesinden duygusal olarak sağlıklı bir şekilde ayrışmasına destek olmak da çok önemlidir. Çünkü kişi ancak kendi değerlerini ve duygularını ailesinden ayırt etmeye başladığında, geçmişin yükünü azaltabilir ve iyileşme yolunda daha sağlam adımlar atabilir.

Travmanın açıkça konuşulduğu ailelerde ise sorunun kaynağını bulmak daha kolay olabilir.

Terapistin koruyucu faktörleri tespit edip, bu konuda var olan kaynakları güçlendirmesi inanılmaz değerlidir (Franco, 2023). Bowers ve Yehuda (2020), kuşaklar arası travmanın aktarımını engellemede en güçlü koruyucu faktörlerden birinin, güvenli ve destekleyici sosyal ilişkiler olduğunu öne sürer. Ebeveyn ile çocuk arasındaki sağlıklı bağlar, ebeveynin arkadaş çevresi ve ailesiyle kurduğu olumlu ilişkiler, stresin nesiller boyunca sürmesini engelleyebilir. Özellikle kurulacak güven temelli romantik ilişkiler ve annenin çocuğuna gösterdiği şefkat, bu döngünün kırılmasına yardımcı olur. Annenin kendi travmasıyla yüzleşip çevresinden duygusal destek alması, çocukla kurduğu bağın güvenli olmasını sağlar; bu da bir sonraki kuşakta travma riskini azaltır. Güvenli, istikrarlı ve besleyici ilişkilerin bu koruyucu etkiyi güçlendirdiği de açıktır.

Sonuç

Son yıllarda yürütülen epigenetik araştırmalar, psikoterapinin yalnızca bireyin iç dünyasına değil, aynı zamanda gen ifadesi düzeyine de etki edebileceğini ortaya koymuştur. Travmatik deneyimlerin kuşaklar arası aktarımında ebeveynsel anlatılar, kültürel mitolojiler ve toplumsal bellek, aktarımın yalnızca biyolojik değil, psikolojik de bir süreç olduğunu göstermektedir. Deneyimin, genlerin nasıl çalıştığını değiştirebildiği fikri, ruhsal bozuklukların önlenmesi ve tedavisinde yeni ufuklar açmaktadır. Tıpkı travmanın kendisinde olduğu gibi, ona yüklediğimiz anlam da biyolojik düzeydeki sonuçları belirlemede büyük bir güce sahiptir.

Kaynakça

Bowers, M. E., & Yehuda, R. (2020). Intergenerational transmission of stress vulnerability and resilience. In Stress resilience (pp. 257-267). Academic Press.

Franco, F. (2023). Intergenerational transmission of trauma. Journal of Health Service Psychology, 49(4), 185-190.

Herman, J. L. (2015). Trauma and recovery: The aftermath of violence–from domestic abuse to political terror. Hachette UK.

Karatay, G. (2020). Tarihsel/Toplumsal Travmalar Ve Kuşaklararasi Aktarimi Biçimleri Üzerine. Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, 29(5), 373-379.

Kubilay, D. (2025). Transforming Trauma: The Role of EMDR in Treating Borderline Personality Disorder: The Role of EMDR in Treating Borderline Personality Disorder. Turkish Journal of Traumatic Stress, 1(1), 46-54.

Kumsta, R. (2019). The role of epigenetics for understanding mental health difficulties and its implications for psychotherapy research. Psychology and Psychotherapy: Theory, Research and Practice, 92(2), 190-207.

Lehrner, A., & Yehuda, R. (2018). Cultural trauma and epigenetic inheritance. Development and psychopathology, 30(5), 1763-1777.

Massoni, L. (2024). Epigenetic and Mental Diseases: The Role of Psychotherapy. International Journal of Translational Medicine, 4(3), 450-462. https://doi.org/10.3390/ijtm4030030

O’Donnell, K. J., & Meaney, M. J. (2020). Epigenetics, development, and psychopathology. Annual Review of Clinical Psychology, 16(1), 327-350.

Syed, S. A., & Zannas, A. S. (2021). Epigenetics in psychotherapy. In Epigenetics in Psychiatry (pp. 701-709). Academic Press.

Yehuda, R., & Bierer, L. M. (2009). The relevance of epigenetics to PTSD: Implications for the DSM‐V. Journal of traumatic stress, 22(5), 427-434.

Yehuda, R., & Lehrner, A. (2018). Intergenerational transmission of trauma effects: putative role of epigenetic mechanisms. World psychiatry, 17(3), 243-257.

Yokuş, B. (2013). Epigenom Ve Epigenetik. Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, (1), 5-13.

Etiketler: EPİGENETİK, nesiller arası aktarım, psikoteapi, travma, TSSB
GazeteBilim 21 Haziran 2025
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı Babalık: Epigenetik açıdan anlamı ve nesillerin sağlığı
Sonraki Yazı 3D genom: Epigenetikte yeni bir boyut

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Beyin rollercoaster’a biner mi: Nörosinema ve filmlerin gücü

Pek çok alanda sayısız veriler ortaya koyan nörobilim, sinema alanına da el atarak etkili filmlerin özellikleri hakkında ipuçları verir.

Nörosinema
27 Haziran 2025

3D genom: Epigenetikte yeni bir boyut

DNA’ya ilişkin anlayışımız dikkate değer bir evrim geçirdi. Epigenetik de genomu her yönüyle işleyen bir dal olarak bu işin içinde.

Dosyaepigenetik
21 Haziran 2025

Babalık: Epigenetik açıdan anlamı ve nesillerin sağlığı

Hep annelerin bebek üzerindeki etkisi ya da anne vücut kimyasının bebeği doğrudan etkileyeceği konuşulur. Peki babanın buradaki rolü nedir?

Dosyaepigenetik
21 Haziran 2025

Biri diğerine muhtaç: Egzersiz ve nöroplastisite

Yaşlanan küresel nüfusun ve ruhsal sağlık bozukluklarının arttığı şu günlerde, egzersiz insanın beyin sağlığını korumada önemli bir seçenek.

Dosyanöroplastisite
5 Haziran 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?