Manifesto’da Hegel’in adı geçmese de, hayaleti geziyor, düşüncesi her yere sızmış durumda.
Eyüp Ali Kılıçaslan
Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümü
Ortaçağ’da iki büyük filozofun sözü geçerliydi. Bir dönem için bu Platon’du, bir başka dönem için Aristoteles. Bunlara bir de Aristoteles’in “büyük yorumcu”su kabul edilen Averroes’i, yani İbn Rüşd’ü ekleyebiliriz. Ortaçağ’da bir dönem, isim vermek gerekmeksizin, filozof dendiğinde Aristoteles, commentator, yorumcu dendiğinde ise İbn Rüşd anlaşılıyordu.
Modern dünyada da iki büyük filozofun düşünceleriyle dünyaya yön verdiklerini söylemek mümkün: Kant ve Hegel. Dünyamız bu ikisi arasında salınıp duruyor, kendisine yön arıyor, sorunlarını çözmeye çalışıyor. Modern dünyada felsefelerin çeşitliliği, çokluğu, türlülüğü bizleri yanıltmasın. Bunlar da bu ikisi arasında salınıp durmakta, çıkış aramaktalar. Modern dünya henüz bu ikisinin ötesine geçecek bir çıkış yolu bulabilmiş değil.
Modern dünyanın bir başka düşüncesi ya da felsefesi Marksizm de, aslında, bundan ayrı düşünülemez. Marksizm içi tartışmalar belli bir aşamaya ulaştığında, başvurulacak merci olarak ya Kant ya da Hegel gösteriliyor. Bu ikisinden başka filozoflarla da bağlantı kurulması işlerin gidişatında pek bir şey değişikliğe yol açmış gözükmüyor. Modern dünyanın belirleyenleri Marksizmdeki tartışmaları da belirliyor.
Marksizmin kurucuları MarxEngels bu tartışmalardan kaçamadılar. Bu tartışmalar Marksizmin tarihi kadar eskidir. Onlar da bu tartışmalardan geldiler, bunlarla yoğruldular, bunların içinden yollarını bulmaya çalıştılar. Zaman zaman bunda zorlandıkları da olmadı değil. Ama bir gerçek değişmedi ve sürekli doğdukları topraklara dönme ihtiyacı hissettiler.
Karl Marx’ın yakın dostu, çalışma arkadaşı, mücadele yoldaşı Friedrich Engels ölmeden önce Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinden Çıkış(Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deutschen Philosophie) kitabını yazdı. Engels bu kitabının “Önsöz”ünde, Hegel felsefesiyle ilişkilerine dair Marx’la birlikte geliştirdikleri düşüncelerini değişik vesilelerle yazılarında, kitaplarında dile getirdiklerini belirtir. Ancak şunu da itiraf etmeden geçemez: Geliştirdikleri düşünceler, yaptıkları açıklamalar hiçbir zaman Marksizmin Hegel’le ilişkisi sorununa kesin, tam ve konuya nokta koyacak bir çapta olmamıştır. Ayrıca kendilerinin Feuerbach’la ilişkilerini yeterince açıklığa kavuşturmadıklarını da ekler. Onlar için Feuerbach, Hegel’le kendileri arasında bir köprüdür. Yani, Engels’in Feuerbach kitabını kaleme almasının nedeni, bu ikisiyle ilişkilerinin düzeyini açıklamak, ama özellikle de Hegel’le olanı. Çünkü “Önsöz”de Engels kitabın başlıca konusunun “Hegel felsefesi ile ilişkileri”ne ayrıldığını belirtir; “nasıl bu felsefeden çıktık”larını “ve nasıl ondan ayrıldık”larını göstermek için bu kitabı yazdığını ifade eder. Ölmeden önce Engels, geçmişe bir yolculuk yapıp, anılarını tazeler ve konuyla ilgili “kısa ve sistematik bir inceleme yazısı” yazar – Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinden Çıkış.
Engels kitabın başlığında klasik Alman felsefesinden söz eder, ancak kitapta Kant’tan, Fichte’den, Schelling’ten bahsedilmez. Kitap, gerçekte, Feuerbach’a olan borçlarını ödeme fırsatı olarak yazılmış gibi gözükse de, temel sorun hep Hegel olarak orta yerde durmaktadır.
Engels bir başka kitabının, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, “Önsöz”ünde, ütopik sosyalistlerden olduğu kadar, klasik Alman filozoflarından da, Kant’tan, Fichte’den ve Hegel’den, yola çıktıklarını, onlardan kaynaklandıklarını açık sözlülükle belirtir. Görüldüğü gibi, klasik Alman filozofları dediği de, Alman idealist filozoflarıdır.
Hemen şunu belirtmekte bir sakınca yok: MarxEngels en çok Hegel’e borçludurlar. Adı geçen diğer Alman idealist filozoflarından çok, Hegel onlar için olmazsa olmaz bir başvuru kaynağıdır. Almanya’da Köylüler Savaşı’nın bir baskısına “Önsöz”de Engels, Hegel olmasaydı, bilimsel sosyalizmin olamayacağını yazar.
Feuerbach kitabında Engels, Hegel’in felsefi sisteminin büyüklüğünden söz eder. Başka filozoflar da sistem kurmuşlardır. Ancak onlarınki Hegel’in sistemiyle kıyas kabul edecek boyutlarda değildir. Engels aradan geçen o kadar zaman sonra Hegel’in sistemine bakıp şaşkınlığını gizleyememekte, onda insanı şaşırtan düşünce zenginliği karşısında hayranlığını bulabildiği sözcüklerle ifade etmeye çalışmaktadır. Hegel’de sistemin tutucu; buna karşılık, yöntemin, diyalektiğin her bakımdan eleştirel ve devrimci olduğunu belirtse de, sistemde öne çıkan yanın, geçişleri göstermesi ve bunların kanıtlanması olduğunu vurgular. Engels’e göre, Hegel’in sistemi, Fenomenoloji, Mantık, Doğa, Tarih, Hukuk, Sanat, Din, Felsefe Tarihi, vb. “gelişmenin iletken telini” bulmuş ve kanıtlamıştır. Engels, doğru bir gözlemle, Hegel’in “geçiş filozofu” olduğu üzerinde durur. Feuerbach değil, Hegel.
Feuerbach kitabında Engels, Hegel’in felsefi sisteminin büyüklüğünden söz eder. Başka filozoflar da sistem kurmuşlardır. Ancak onlarınki Hegel’in sistemiyle kıyas kabul edecek boyutlarda değildir.
Bununla da kalmaz, devam eder Engels. Hegel, “yaratıcı bir deha”dır, “ansiklopedik” bir kafadır, felsefenin her alanında “çığır” açmıştır. Feuerbach değil, Hegel. Sistemin derinliklerine nüfuz ettiğimizde, değerlerinden hiçbir şey kaybetmemiş “sayısız hazineler”in varlığından söz eder Engels Hegel’deki. Feuerbach’taki değil, Hegel’deki.
Engels sonunda can alıcı tespitini yapar: Felsefe, genel olarak, Hegel’le sona ermiştir. Bundan sonra ne yapılacaktır? Hegel’in geliştirdiği, hatta keşfettiği diyalektik düşünceden yola çıkarak, mutlak gerçeği aramaktan vazgeçip, bilimlerin bulgularının senteziyle göreli gerçeklikleri aramaya koyulacağız. Dikkat edilirse, Engels modern dönemin ya da klasik Alman felsefe geleneğinin ya da herhangi bir dönemin sona erdiğini söylemiyor; Hegel’in, genel olarak felsefe tarihinin sonunu getirdiğini vurguluyor. Felsefe tarihi Hegel’in sisteminde taçlanmıştır. Bu diyalektik düşüncenin en genel, en kapsamlı ve bilinçli bir şekilde Hegel tarafından geliştirildiğini Marx da Kapital’de yazmıştı. Hegel, ayrıca, bilimsel bilgiye götüren yolu da göstermişti. Feuerbach’tan söz edilmiyor, bütün bunların idealist Hegel sayesinde olduğunu yazıyor.
Engels, Hegel’in sistemine karşı düşüncelerini her fırsatta dile getirir. Hegel’in sistemini yıkma şerefini de Feuerbach’ın adına yazar. Feuerbach’ın Marksizme katkısı, Hume’un Kant’a katkısı kadardır, deyip kestirip atabiliriz. Marksizmin sorunlu bir yanı varsa, onu da burada arayabiliriz. Feuerbach’a sistemi parçalatıp, gene de ne yapıp edip Hegel’e, üstelik onun sistemine başvurmak, ondaki “rasyonel öz”ü çekip çıkarıp işlemeye çalışmak. Onunla da olmuyor, onsuz da olmuyor. Bunu söyledikten sonra, üstüne bir de “Hegel’in sistemi, yöntemine ve içeriğine göre, idealist bir biçimde başüstü konulmuş bir materyalizmden başka bir şey değildir” diyen Engels, örtük bir biçimde, kendi anlayışlarının, ayakları üstüne konulmuş Hegelcilik olduğunu demeye getirir. Hegel’de sistem Mantık, Doğa ve Tin şeklinde sıralanıyordu; Engels bunu, doğa, insan(toplum, tarih) ve düşünce diye değiştiriyordu; böyle olunca doğrultulmuş oluyordu.

Yani, sorun idealizm sorunuydu? Gerçekten de öyle miydi? Bir noktadan sonra materyalizm ve idealizm bir sorun olmaktan, önemli olmaktan çıkmıyor muydu? Bir noktadan sonra materyalizm ve idealizm önemli bir sorun olmaktan çıkıyordu. Hegel’e bu kadar çok başvuruyorsanız, onunla pek çok konuda ortaklaşıyorsanız, bir noktadan sonra bunlar önemsiz hale gelirler.
MarxEngels Hegel’e bağımlıydılar, dahası bağımlı hale gelmişlerdi.
Bu aşamada, Engels’in “Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi” başlıklı yazısında söylediklerini okumak yararlı olacaktır. 1859 yılında yazılan bu yazı, MarxEngels’in 1850’lerin sonlarından itibaren nasıl çok yoğun bir şekilde Hegel felsefesiyle, özellikle Hegel’in diyalektiğiyle ilgilenmeye başladıklarını gösteren bir belge niteliği taşır.
Engels bilimsel çalışmalara yöneldiklerini belirtir. Teorik temeli daha da geliştirmeyi amaç edindiklerini anlıyoruz yazdıklarından: “İktisat biliminin sistematik sentezine” varmak, “burjuva üretim ve değişimin yasalarının tutarlı bir incelemesini” yapmak; aynı amanda, “bütün iktisat yazının da bir eleştirisini”ne girişmek. Bilim yapmak istiyorlar, teorilerini daha da geliştirmek istiyorlar, mevcut teorilerin bir eleştirisini yapmak istiyorlar. Çok büyük işlere kalkışıyorlar. İşte tam da burada Hegel’e başvurmak zorunda kalıyorlar.
Ancak Engels bilimsel bir çalışmada bir konuyu öne çıkarır: “Bir bilimi kendi iç bağlantısı içinde inceleyip geliştirmek.” Hegel’in diyalektik yöntemine bu yüzden başvuracaklardı. Yöntem başkaları tarafından kullanılmış, ancak verim alınamamıştı. Engels, kendilerinin önlerinde, bu anlamda, büyük bir görevin durduğuna değinir. Bu yöntemi iktisat biliminde uygulamak. Hegel’in ölümünden sonra olan ise, Feuerbach’ın güya spekülatif felsefeyi eleştirisinin sonucunda, Hegel’in felsefesinin yavaş yavaş gözden düşmesi olmuş; bunun yerine, eski metafizik, Wollfçu metafizik bilimde yaygın bir hale gelmiştir.
Engels, bilimlerin gelişimine paralel bir şekilde Wollfçu metafizik düşüncenin yaygınlaşmaya başladığını belirttikten sonra, doğa bilimlerinde yeni bir materyalizmin gelişim gösterdiğinden söz eder. Bunda da Kant-öncesi dönemin sığlığı kendisini göstermektedir.
Engels’in önümüze koyduğu bu tablonun, Hegel’in Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nin Mantık kitabının “Düşüncenin Nesnelliğe Karşı Tutumları” başlıklı bölümüyle olan paralelliği çok belirgindir. Hegel’in sıralaması “Eski/Kant-öncesi/Wollfçu Metafizik”, “Empirisizm”, “Eleştirel Felsefe/Kantçı Felsefe” ve “Dolaysız Bilgi” şeklindedir. Hegel’in ölümünden sonra işler adeta başa sarmış; bilimlerde Wollfçu metafizik, empirisizm, materyalizm ve sonrasında yeni-Kantçı felsefe yeniden hakimiyet kurmaya yönelmişlerdir. Her ne kadar Engels, bu yazısında, Kantçı düşünce tarzından söz etmese de, bunun kendi anlayışları açısından uygun olmadığını başka vesilelerle dillendirme fırsatı bulmuştur. Sonuçta geriye kala kala Hegel’in yöntemi kalmıştır. İdealist de olsa, mistik de olsa, soyut düşünceler alanında at koşturacaklarından kendilerine sağlam ve sağlıklı bir at olarak Hegel’i seçmişlerdir: “İnsan, soyut düşüncenin engebelerle dolu alanında dörtnala at sürüp avlanmaya çıktığı zaman, kötü bir beygire binmemeye dikkat etmelidir,” diye yazacaktır Engels yazısında. Anlaşılan, güneşin altında yeni bir şey yoktu.
MarxEngels’in önlerine koydukları büyük görev Hegel’in soyut, spekülatif, mistik ve idealist olarak gördükleri yöntemini eleştirip, onu daha tutarlı ve gelişmiş bir materyalizmin hizmetine sunmaktı.
Kuşkusuz bu özel olarak politik iktisadın sorunu değildi. Konu, genel olarak bilimsel bilgilenmeydi. MarxEngels açısından en elverişli yöntem Hegel’in yöntemiydi, ancak mevcut haliyle, onlara göre, bu yöntem soyut, spekülatif bir karakterdeydi ve bu haliyle uygun değildi. İdealizmin, hatta mevcut materyalizmin bile ötesine geçen daha ileri bir materyalist anlayış biçimini geliştirmeye çalışmaları bununla ilgilidir. İdealist de olsa, mistik de olsa, MarxEngels’in dayanabilecekleri, başvurabilecekleri biricik yöntem Hegel’in diyalektik yöntemiydi.
Ancak eleştirilmeden kendilerine kadar gelen bu yöntemin eleştirisi onların da önlerinde büyük bir görev olarak duruyordu. Engels’e göre, Hegel’in muhaliflerinden hiç kimse, onu alt edememişti; Hegelci okulun üyeleri de ondan nasıl yararlanacaklarını, onu nasıl kullanacaklarını bilemedikleri için, yöntem unutulmaya yüz tutmuştu. MarxEngels’in önlerine koydukları büyük görev Hegel’in soyut, spekülatif, mistik ve idealist olarak gördükleri yöntemini eleştirip, onu daha tutarlı ve gelişmiş bir materyalizmin hizmetine sunmaktı. Ama uyuyan dev uyandırılacaktı.
Engels, Hegel’in bütün bir felsefe tarihi göz önünde tutulduğunda, ayırdedici özelliğinin tarihselliği olduğu üzerinde duruyordu yazısında. Evet Hegel felsefesi soyuttu ve idealistti, hatta sistem tutucuydu, ancak bu felsefe dünya tarihsel gelişmeyle paralellik gösteriyordu.
Bunun devamında Engels’in yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, Feuerbach kitabında Hegel’le ilgili söylediklerini belki de ilk kez burada formüle ettiğini okuyoruz: “Ansiklopedik kafa”, “iç gelişme, zincirleme iç bağlantı”yı kanıtlamaya çalışan ilk kişi, vb. Engels, Hegel’in tarih felsefesine değinir; ancak bununla Hegel’in Dünya Tarihi Felsefesi Dersleri’ni mi yoksa genel olarak Hegel düşüncesindeki tarihselliği mi kastettiği belirsizdir. Gene de, Engels’in şu değerlendirmesini görmeden geçemeyiz: “Hegel’in “tarih felsefesindeki birçok şey, …, onu izleyenleri, hatta, ondan sonra tarih üzerine genel muhakemeler yürütmeye kalkışanları kendisiyle kıyasladığımızda, temel anlayışının yüce niteliği bugün de hayranlığa layıktır.” Buna şunu ekleyebiliriz: Bu dün için olduğu gibi günümüz için de geçerlidir. Ancak Engels, gene de, Hegel’in tarihsel yaklaşımında soyut bir yan, başaşağı duran bir yan olduğuna değinmeden edemez. Bu zaten MarxEngels’in Hegel felsefesi hakkındaki temel ezberleridir. Onlar için, bunun bile, bir noktadan sonra önemli olmadığını anlıyoruz.
Sonrasında Engels bir gerçeği açık sözlülükle itiraf eder ve kendi geliştirdikleri yeni materyalist görüşün dolaysız teorik önkoşulunun Hegel’in tarihsel felsefesi olduğunu yazar. Bu durum onlara eleştirisinden yola çıkarak geliştirmeyi istedikleri mantıksal yöntem için de bir çıkış noktası olacaktır. Engels’in dediklerinden anlamamız gereken, Marksizmin çıkış noktasının Hegel’in tarihsel felsefesi ve diyalektik yöntemi olduğudur.
Tam olarak üstünde durulmayı gerektiren konu bu. Feuerbach kitabından yaklaşık kırk yıl önce birlikte kaleme aldıkları ancak yayımlamadıkları Alman İdeolojisi’nde Hegel’in tarih felsefesine yönelik eleştirel tutumlarını gözden geçirdiklerini anlayabiliriz bu yazılanlardan.
MarxEngels’in Hegel’le ilişkileri inişli-çıkışlı bir seyir izledi. En azından görüntü böyleydi. Başlarda Hegel’den, genç Hegelcilerden yola çıkmışlardı. Bu evrede Hegel felsefesindeki “eleştirel” yanın nimetlerinden yararlanıyorlardı. Sonrasında onlardan koptular ya da Hegel’den de koptuklarını düşündüler. Genç Hegelci geçmişleriyle hesaplaşmış olmaları, Hegel’den tamamen koptukları anlamına gelmedi. Hegel’i başkalarından farklı bir gözle okumaya çalıştıklarını anlıyoruz. Bu kez “diyalektik”in nimetlerinden yararlanmaya başladılar.
Aslında başlarda ortaya koydukları eleştirel tutumları MarxEngels’i her bakımdan Hegel’den uzaklaştırmamıştı. Hegel’in “hayalet”i hep onlarla birlikteydi. Alman İdeolojisi’nde eleştirdiklerini düşündükleri Hegel’in tarih felsefesinden izler bulmak çok zor değildi. En basitinden, tarihi dönemlere ayırmaları Hegel’in tarih felsefesiyle örtüşüyordu. Hatta bu çalışmalarında adını koyamadıkları “asyatik üretim tarzı”, Hegel’in “asyatik imparatorluklar”ından, “asyatik toplumlar”ından esinleniyordu.
MarxEngels’in Hegel felsefesiyle ilişkilerinin boyutunu anlamanın bir yolu, kuşkusuz, onların Hegel’in adını andıkları metinlerdeki yaklaşımlarından geçer. Peki ya Hegel’in adını anmadıkları, ancak pekâlâ Hegel’de de karşılıklarını bulabileceğimiz açıklamaların olduğu metinler söz konusu olduğunda ne diyebiliriz? Bunu anladığımız zaman, daha önce belirttiğimiz gibi, bir noktadan sonra idealist ya da materyalist olmanın bir öneminin olmadığı da anlaşılacaktır. Örnekler Komünist Parti Manifestosu’ndan.
MarxEngels, Manifesto’da, tarihin ileri itici gücünü sınıflar savaşında görüyorlardı ve toplumların tarihinin, sınıflar savaşı tarihi olduğunu yazıyorlardı. Hegel Tarih Felsefesi’nde, örneğin Hint dünyasını ele aldığı bölümde, Hindistan’daki durumun sürekli bir kavga durumu olduğunu; Hint tarihinin halkların değil, egemen hanedanların tarihi olmasından dolayı burada bir gelişmenin ve ilerlemenin gözlenmediğini belirttikten sonra, asıl gelişimin ve ilerlemenin astların, ezilenlerin efendilerine karşı ayaklanmaların, mücadelenin sonucu olduğunu vurguluyordu. Yunan dünyasını ele aldığı bölümde, bu köleci toplumun özgür yurttaşlarla ya da efendilerle köleler arasında çok kanlı savaşlara sahne olduğunu yazıyordu. Bütün bir Roma tarihinin patrisyenler ve plebler arasındaki sınıflar savaşı olduğunun altını çiziyordu. Roma tarihinin ikinci dönemine geçmeden önceki bölümün sonunda Hegel, bu durumu kendi zamanına referans vererek tanımlarken, Romalıların “küçük savaşlar parekendeciliğinden” adeta büyük “kapitalistlere” dönüştüklerini yazıyordu. Hegel çağını, içinde yaşadığı dönemi sıklıkla Roma’ya benzetirdi. Bazen Roma’yı çağı üzerinden; bazen de çağını Roma üzerinden anlaşılır kılmaya çalışırdı. Hegel’in bunu yapması boşuna değildi. Hegel’in bu konuda MarxEngels’e bıraktığını düşündüğümüz en önemli düşünce, bütün bir Roma tarihini “sınıflar savaşı” olarak okumasıdır. Hegel benzer bir yaklaşımı feodal toplum için de geliştirir; bu kez mücadele feodal lordlar ve serfler arasında seyreder. Modern toplumu burjuva toplum şeklinde formülleştiren Hegel, 1820’lerin ortalarında son kez verdiği hukuk felsefesi derslerinde, bu toplumun bileşenlerinden kapitalistler ile emeği ile geçinen sınıfları öne çıkarır. Yani, kısacası, Hegel’deki tablo, MarxEngels’in Manifesto’da sunduklarından çok da farklı değil. Bir tarafta idealist, soyut, spekülatif, mistik Hegel; diğer tarafta materyalist MarxEngels. Bir noktadan sonra materyalizmin ve idealizmin öneminin kalmadığının bundan daha açık bir kanıtı olabilir mi?

Peki Manifesto’da Hegel’in hayaleti bununla mı sınırlı? Değil kuşkusuz, dahası var. MarxEngels Manifesto’da şunu yazarlar: “Ortaçağların serflerinden ilk kentlerin özel yurttaşları(Pfahlbürger) çıktı: Bu kentlilerden de burjuvazinin ilk öğeleri gelişti.” Hegel’in Tarih Felsefesi’nde yazdıkları ise şu: “Almanya’da çiftçiler serflerdi; birçokları ya kentlere kaçtılar ya da Pfahlbürger(özgür ya da özel yurttaşlar) olarak kentlerin yakınlarına yerleştiler.”
Bir başka örnek. Manifesto: “Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolaşılması, yükselen burjuvaziye yepyeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle yapılan ticaret, mübadele araçlarının ve genel olarak metaların artması ticarete, denizciliğe, sanayiye o güne kadar görülmemiş bir canlanma sağladı…” Tarih Felsefesi ne diyor bir de onu okuyalım: “Dünyanın bir kısmı zenginlikler kazanmak için, toprakları yerküreyi çepeçevre saracak ve üzerinde güneşin hiç batmayacağı dünyasal bir egemenlik kurmak için, Doğu Hint Adaları’na, Amerika’ya doğru yollara düşmüştü…” “Kentlerin gelişimiyle beraber… sanayinin, kara ve deniz yoluyla yürütülen ticaretin olağanüstü serpilmesini görünce şaşkınlığa düşeriz.”
Örnekler çok. Bir tane daha verelim. Komünist Parti Manifestosu: “Feodal beylerin hakimiyeti altında ezilen bir zümre, komünde silahlı ve kendi kendini yöneten bir birlik(Assoziation) olan; kimi yerde bağımsız bir kent cumhuriyeti, kimi yerde monarşinin vergi ödemekle yükümlü üçüncü zümresini oluşturan, daha sonraları da manifaktür döneminde soyluluğa karşı bir ağırlık unsuru olarak ya meşruti monarşiye ya da mutlak monarşiye hizmet eden, genel olarak büyük monarşilerin temel taşı olan burjuvazi en sonunda, büyük sanayinin ve dünya pazarının oluşmasından bu yana modern temsili devlette siyasi hakimiyeti tek başına ele geçirdi.” Şimdi de Tarih Felsefesi’nden okuyalım: “Kentlerin doğuşu ve büyüyen önemi… kentler kendilerini feodal şiddete karşı tepki olarak sunarlar…Yurttaşlar(ya da burjuvalar, Bürger) bir çok yerde sağlam topluluklar kurdular… Ektikleri topraklar yoluyla birbirlerinin yakınına gelen bireyler aralarında bir tür birlik(Assoziation) oluşturdular… Kimi yerde yurttaşlar(Bürger) egemen oldular ve özgürlüklerini kazandılar… Kentler adım adım özgür cumhuriyetlere doğru güçlendiler… Kentler büyük önem kazandılar. Çünkü kralın paraya ihtiyacı olunca ve vergiler ve her tür zoraki katkı gibi tüm araçlar tükenince o zaman kentlere dönüyor ve onlarla ayrı ayrı iş görüyordu. 1302 yılında kentlerin temsilcilerini dinadamları ve baronlar ile birlikte Üçüncü Sınıf ya da Katman(zümre) olarak toplantıya çağıran ilkin Güzel Philipp oldu. Ama hiç kuşkusuz sorun yalnızca kralın otoritesi ve vergiler ile ilgiliydi; ama Sınıflar gene de Devlette önem ve güç ve böylece yasama üzerinde de bir etki kazandılar.”

Bir başka örnek. Manifesto’dan okuyoruz: “Modern devlet iktidarı, tüm burjuva sınıfın ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir.” Bir de Tarih Felsefesi’nde yazılanlara bakalım: “Kentlerin tarihi şu ya da bu bölümüne göre, şu ya da bu bölüngünün(hizbin, sınıfın, partinin) üstünlüğü ele geçirmesine göre anayasaların sürekli bir değişimidir.” Burada kentlerin tarihini, devletlerin tarihine genişletebiliriz.
Manifesto: “Burjuvazi şimdiye kadar saygı duyulan ve dindarca bir korkuyla bakılan tüm mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, ve bilim adamını ücretli emekçisi durumuna getirdi.” Hegel’in Hukuk Felsefesi’nde durum pek farklı değil: “Entelektüel beceriler, bilimler, sanatlar, giderek dinsel etkinlikler(vaazlar, ayinler, dualar, adana nesneleri kutsamalar), buluşlar vb. bile sözleşme nesneleri olurlar, alım, satım vb. yolunda tanınan Şeyler ile bir düzeye koyulurlar. Sanatçının, bilginin vb. sanatının, biliminin, bir vaaz verme, ayin yapma vb. yeteneğinin tüzel iyeliğinin olup olmadığı, yani, bu tür nesnelerin Şeyler olup olmadıkları sorulabilir.”
Manifesto’dan okumaya devam edelim: “Burjuvazi, aile ilişkisinin dokunaklı-duygusal peçesini yırtıp attı ve onu salt bir para ilişkisine indirgedi.” Hegel’in Hukuk Felsefesi’nden şunu okuyoruz: “Yurttaş toplumu(burjuva toplum) bireyi aile bağlarından koparıp alır, aile üyelerini birbirlerine yabancılaştırır ve onları bağımsız kişiler olarak tanır.”
Manifesto: “Bizi, çocukların ana-babaları tarafından sömürülmesine son vermeyi istemekle mi suçluyorsunuz? Bu suçu kabulleniyoruz. Ama, diyerek, aile içi eğitimin yerine toplumsal eğitimi koyarak en kutsal ilişkiyi ortadan kaldırdığımızı söylüyorsunuz. Toplumun eğitime müdahalesinin karakterini değiştirme… eğitimi egemen sınıfın elinden kurtarma.” Hegel’in Hukuk Felsefesi ise soruna şöyle yaklaşır: “Aileler/büyükler genellikle eğitim söz konusu olduğunda bütünüyle özgür oldukları ve herşeyi diledikleri gibi yapabilecekleri görüşüne kapılırlar. Eğitimin tüm kamusal biçimleri durumunda başlıca muhalefet genellikle onlardan gelir, ve öğretmenler ve kuruluşlar hakkında bağırıp çağıranlar onlardır, çünkü onları önemsiz hevesleri ile karşılaştırırlar. Gene de, toplumun burada sınanmış görüşlerini uygulama ve aileleri çocuklarını okula göndermeye zorlama, onları aşılatma gibi hakları vardır… Çocuklar kendilerinde özgürdürler… ne başkalarına ne de ebeveynlerine şeyler olarak aittirler(Romalı çocukların kölelik ilişkisi içinde tutulmaları Roma hukukunun en lekeli kurumlarından biridir)… “Küçük çocuklar çalışmaya zorlanmakta… Devlet çocukları korumakla yükümlüdür.”
Manifesto:”Sabit ve durağan olan her şey buharlaşıyor.” Hegel Tinin Görüngübilimi’nde ve Hukuk Felsefesi’nde şunları yazar: “Efendi-köle ilişkisinde… kalıcı olan herşeyin buharlaşması…” “Sokrates Atina demokrasisinin yıkılış zamanında yaşadı. Varolan dünyayı buharlaşıp yitmeye bıraktı…”
Manifesto’dan son bir örnek: “Bütün ülkelerin işçileri birleşin.” Hegel’in Hukuk Felsefesi: “Bir zamanlar örgütlenme yukarıdan yapılır ve çabalar başlıca bu örgütlenme biçimi üzerinde yoğunlaşır, buna karşı alttakiler, bütünü oluşturan kitle az çok örgütlenmemiş bırakılırdı; ve gene de kitlenin bir güç, bir erk olabilmek için örgütlenmesinin önemi çok büyüktür, yoksa bir yığın olarak, dağınık atomlardan oluşan bir kalabalık olarak kalacaktır. Haklı güç yalnızca tikel alanların örgütlü durumlarında bulunur.”
İşte idealist, mistik, soyut, kafası üstü, başaşağı duran Hegel bu. Dikkat edilirse, Manifesto’da Hegel’in adı geçmese de, hayaleti geziyor, düşüncesi her yere sızmış durumda. Marksizmin Hegel’le ilişkisini tam olarak anlamak için bakılması gereken yerler, Hegel’in adının geçtiği pasajlar, metinler olmakla birlikte, bunlardan daha çok adının anılmadığı yerler olmalıdır.
Belki Hegel’in elinin altında MarxEngels’in sahip oldukları kadar ekonomik tarih bilgisi ya da ekonomik veri yoktu. Bunun pek bir öneminin olmadığını anlıyoruz. Hegel’in yöntemi vardı, sırtını tarihe ve yöntemine dayamıştı, felsefesinin gücü ve büyüklüğü buradan geliyordu. Çelişkiyi hakikatin bağrında bulgulayan Hegel, toplumsal-tarihsel ya da etik-tinsel dünyadaki çelişkileri göremeyecek kadar kör birisi değildi. Bunlardan korkacak birisi hiç değildi. Bunu belki de en çok MarxEngels biliyordu.
Marksizmin Hegel’le ilişkisini sadece yöntemle sınırlamak doğru bir yaklaşım gibi görünmüyor. Marksizmin gelişmesi, sistemin kolayca bir kenara bırakılmadığının bir göstergesidir.
Marksizmin Hegel’le ilişkisini sadece yöntemle sınırlamak doğru bir yaklaşım gibi görünmüyor. Marksizmin gelişmesi, sistemin kolayca bir kenara bırakılmadığının bir göstergesidir. Bu yanın yeterince ele alınıp tartışılmaması bir eksiklik olarak orta yerde duruyor. Marksizm, Hegel felsefesini, yani sistemi ve yöntemi, ikisi aynı kapıya çıkar, ihmal ederek ya da kötüleyerek ondan kurtulacağına inanıyorsa, yanılıyor demektir. Marksizm, Hegel felsefesi olmadan ilerleyemez; bu yüzden Marksizm her zaman Hegel’in sistemine ve yöntemine ihtiyaç duyacaktır. Evrensel insan aklının ürettiği o muazzam yapı orada duruyor.
Engels’in Hegel’in felsefi sistemine dair söylediklerini hatırlatarak bitirelim:
“Orada bugün bile bütün değerlerini koruyan sayısız hazineler bulunur.”
Okumalar
– Engels, F.(1979). “Karl Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ ”, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı içinde, çev. S. Belli, 4. baskı, Ankara, Sol Yayınları.
– Engels, F.(1992). Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. S. Belli, 3. baskı, Ankara, Sol Yayınları.
– Engels, F.(1999). Köylüler Savaşı. çev. Kenan Somer, Ankara, Sol Yayınları.
– Engels, F.(2008). Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, çev. Sol Yayınları Yayın Kurulu, 10. Baskı, Ankara, Sol Yayınları.
– Göçmen, D.(2023). Hegel ve Marx. Gerçekliğin ve Geleceğin Felsefesi, Ankara, Phoenix Yayınevi.
– Hegel, G. W. F.(1996). Mantık Bilimi, İkinci Baskı. (A. Yardımlı, Çev.). İstanbul: İdea.
– Hegel, G. W. F.(2006). Tüze Felsefesi. (A. Yardımlı, Çev.). İstanbul: İdea.
– Hegel, G. W. F.(2006). Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul.
– Kılınç, D. B.(2011). “Marx’ın Hegel’le Diyaloğu”, Doğu-Batı, Kasım, 93-110.
– Kılınç, D. B.(2013). Marx’s Critique of Hegel: Stages in Marx’s Appropriation of Hegel. Yayınlanmamış Doktora Tezi, ODTÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü.
– Kılınç, D. B.(2022). “Mülkiyet Sorunu Üzerine Hegel ve Marx”, FLSF(Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), sayı:34(Güz), 209-230.
– Kılınç, D. B.(2023). “Hegel Üzerine Engels’in ‘Son Karar’ı: Muhafazakar Sistem İle Devrimci Yöntem Arasındaki Çelişki”, Friedrich Engels Üzerine Yazılar içinde, ed. S. Çilengir ve E. Çevik, İstanbul, Sosyal Araştırmalar Vakfı, 223-247.
– MarxEngels1998). Komünist Parti Manifestosu, çev. Dünya Armağan, Gelenek, İstanbul.
– MarxEngels(1999). Alman İdeolojisi, çev. Sevim Belli, 4. Baskı, Ankara, Sol Yayınları.

