Şubat 1884’te İngiliz sanat eleştirmeni John Ruskin, hava durumu üzerine bir çift ders için Londra Enstitüsü’nde kürsüye çıktı. ‘‘On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu’’ isimli eseri, ona göre son yıllarda Avrupa şehirlerini saran “karanlık rüzgarı” ve “veba bulutu”na yönelttiği hakaretti. Ders verdiği şüpheci topluluğa söylediğine göre, dikkatli meteorolojik ölçümler yapıyordu. Söz konusu yeni havanın ‘‘acı ve kötü niyetli’’ olduğundan ve belki de daha önemlisi, bunun belli bir toplumsal ‘‘ahlaki kasveti’’ yansıttığından bahsetti: “Havada gördüğünüz her şeyi kendinizde de görebilirsiniz.”
Clayton Page Aldern
Çeviren: Dr. Irmak Durgun
Şubat 1884’te İngiliz sanat eleştirmeni John Ruskin, hava durumu üzerine bir çift ders için Londra Enstitüsü’nde kürsüye çıktı. ‘‘On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu’’ isimli eseri, ona göre son yıllarda Avrupa şehirlerini saran “karanlık rüzgarı” ve “veba bulutu”na yönelttiği hakaretti. Ders verdiği şüpheci topluluğa söylediğine göre, dikkatli meteorolojik ölçümler yapıyordu. Söz konusu yeni havanın ‘‘acı ve kötü niyetli’’ olduğundan ve belki de daha önemlisi, bunun belli bir toplumsal ‘‘ahlaki kasveti’’ yansıttığından bahsetti: “Havada gördüğünüz her şeyi kendinizde de görebilirsiniz.”
O Şubat ayında ve bugün de, karanlık rüzgarların estiği iddialarını bir delinin zırvalamaları sayarak görmezden gelmek kolay. Bulutlar buluttur: Ruskin’in bulutları gerçekten var olsaydı bile bunların insan ruhuyla herhangi bir ilişkisi olduğunu düşünmek yersiz olabilirdi. Yine de Ruskin için bulutlar sadece bulut değildi: Veba bulutları Sanayi Devrimi’nin pis kokusunu temsil ediyordu, ahlaki kasvet ise hızla gerçekleşen toplumsal ve çevresel değişimlerden kaynaklanıyordu. Ruskin’in dönemi, kırsal alanların durmaksızın endüstriyel merkezlere dönüştürüldüğüne tanık oldu. İs dolu hava, kimyasallar ve insan atıkları, makinelerin gürültüsü; bunlar yalnızca fiziksel rahatsızlıklardan ibaret değildi. Bunlar duyulara yönelik saldırılardı, ruh hallerini ve davranışları henüz tam olarak anlaşılamamış biçimlerde şekillendiriyorlardı.

Ruskin, sanayileşmenin amansız temposunun psikolojik sağlığı zayıflattığına inanıyordu: Zihnin de tıpkı beden gibi gelişebilmesi için sağlıklı bir sosyal ve fiziksel ortama ihtiyacı vardı. Bu, o zamanlar aslında oldukça yeni bir fikirdi. Ruskin’e göre çevredeki istikrarsızlık zihinlerde istikrarsızlığa yol açıyordu. Bir asırdan fazla bir süre sonra, baş döndürücü bir dizi çevresel değişiklikle boğuşurken veba bulutları yine karanlık ve gerçek anlamda karşımıza çıkıyor. Küresel ortalama yüzey sıcaklıkları sanayi öncesi dönemden bu yana yaklaşık 1,1°C arttı ve bu ısınmanın çoğu son 40 yılda meydana geldi. Buzlar eriyor ve denizler yükseliyor. Yine de, çoğu zaman, bu hâlâ dışarıdaki dünyanın hikayesidir: Bizim dışımızdaki dünyanın. İklim değişikliği anlatısı meteorolojik aşırılıklar, ekonomik çalkantılar ve biyo-çeşitlilik kayıplarından oluşur ama belki de Ruskin’i ciddiye almamızın zamanı gelmiştir. İklim krizi hava koşullarını altüst ettikçe insan, zihinlerimizin de buna göre değişip değişmediğini merak ediyor.
Başka bir deyişle: Veba bulutları bizim içimizde de var gibi görünüyor. İklim krizini daha belirgin ve taze bir şekilde gözler önüne seriyorlar: Evet, iklim değiştikçe biz de değişiyoruz.
İşte yanıtlar arasında en çok endişe yaratanlardan bazıları. Göçmenlik hakimlerinin sıcak günlerde sığınmacıların lehine karar verme olasılığı daha düşük. Böyle günlerde öğrenciler, ılıman günlere göre yarım dönemlik eğitimlerini kaybetmiş gibi davranıyorlar. Daha sıcak okul yılları daha düşük öğrenme oranlarına karşılık geliyor. Sıcaklık, çevrimiçi nefret söyleminin sıklığı ile korele. Havaların ısınmasıyla aile içi şiddet artıyor. İntiharlar da öyle. Fakat bunun nasıl bir his olduğunu zaten biliyorsunuz. Belki sıcakta daha huysuz oluyorsunuz. Belki zihninizin biraz yavaşladığını hissediyorsunuz. Odaklanmak daha zor, dürtüsel hareket etmek daha kolay oluyor. Bilişsel sinirbilim ve davranışsal ekonomi alanındaki ciltlerce araştırma sizi destekliyor ve her şeyin aile içi şiddet kadar vahim olmadığını da ekliyor. Sürücüler yüksek sıcaklıklarda daha sık ve daha uzun süre kornaya basarlar. Sıcaklık arttıkça, spor müsabakalarında verilen cezalar sertleşir. Başka bir deyişle: Veba bulutları bizim içimizde de var gibi görünüyor. İklim krizini daha belirgin ve taze bir şekilde gözler önüne seriyorlar: Evet, iklim değiştikçe biz de değişiyoruz.

Londra Enstitüsü 1912’de kapandı. Günümüzde, olumsuz çevre-zihin etkileşimlerine karşı çıkmak istediğinizde, The Lancet’te bir makale yayınlamalısınız. Çoğunluğu klinik nörologlardan oluşan 24 kişi de, Mayıs 2024’te bunu yaptılar. Küresel ısınmanın ‘‘birçok sinir sistemi rahatsızlığının görülme sıklığını, yaygınlığını ve ciddiyetini’’ etkileyebileceğini savundular. İngiltere’deki University College London’da nöroloji profesörü olan Sanjay Sisodiya liderliğindeki bu araştırmacılar için iklim değişikliği gerçekten de içimizdeki bulutlardan biri. Sisodiya ve arkadaşları, 332 bilimsel çalışmayı inceleyerek iklimsel etkinin davranışın çok ötesine, korteks girintilerimizin derinliklerine kadar uzandığını ortaya koydu. Migren, felç, nöbet ve multipl skleroz gibi hastalıkların hepsinin sıcaklıkla bir şekilde ilişkili olduğu görülüyor. Yazarlar, Tayvan’da şizofreni nedeniyle hastaneye yatma riskinin gündüz sıcaklık aralıklarının genişlemesiyle arttığını bildiriyor. Kaliforniya’da da, günlük sıcaklık değişimleriyle birlikte herhangi bir ruh sağlığı bozukluğu, kendine zarar verme, başka bir kişiye kasıtlı olarak zarar verme veya cinayet nedeniyle hastane ziyaretleri artıyor. İsviçre’de psikiyatrik bozukluklar nedeniyle hastaneye yatışlar sıcaklıkla birlikte artıyor; özellikle gelişimsel bozuklukları ve şizofrenisi olanlarda risk daha da belirginleşiyor.
Değişen çevre duyusal sistemler ve algı üzerinde etkili oluyor, hem duyusal veriyi hem de onu işlemek için kullandığımız biyolojik araçları bozuyor.
Hastane dışında ise iklim değişikliği keneler, sivrisinekler ve yarasalar gibi hastalık vektörlerinin yaşam alanını genişletiyor ve bilim insanları sarıhumma, zika ve serebral sıtma gibi vektör kaynaklı ve zoonotik beyin hastalıklarının görülme sıklığının artacağını ön görüyorlar. Değişen çevre duyusal sistemler ve algı üzerinde etkili oluyor, hem duyusal veriyi hem de onu işlemek için kullandığımız biyolojik araçları bozuyor. Tatlı suyun ısınması, nörotoksinler salgılayan ve amiyotrofik lateral skleroz (ALS, Lou Gehrig hastalığı olarak da bilinir) gibi nörodejeneratif hastalık riskini artıran siyanobakterilerin çoğalmalarının sıklığını da arttırıyor. Gerçekten de son araştırmalar, iklim değişikliğinin Parkinson ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların yükünü daha da ağırlaştırıyor olabileceğine işaret ediyor.

Ortalamadan daha sıcak iklime sahip ülkelerde, daha yoğun ısınmanın Parkinson vakalarında daha fazla artışla bağlantılı olduğu belirtiliyor ve Sisodiya ve arkadaşlarının belirttiği gibi, demans yaygınlığındaki en yüksek artış oranlarının iklim değişikliğinin en büyük etkilerini yaşayan ülkelerde olması bekleniyor. Benzer şekilde, yüksek sıcaklıklara kısa süreli maruziyetin alzheimer hastalarının acil servis başvurularını artırdığı görülüyor. Soluduğumuz hava da burada muhtemelen tamamlayıcı bir rol oynuyor: Örneğin, sakinlerinin küçük yaşlardan itibaren yüksek düzeyde ince partiküllü maddeye ve ozona maruz kaldığı Mexico City’de yapılan otopsiler, 30 yaşın altındaki kişilerin yüzde 99’unda ilerleyici Alzheimer’a ait patoloji bulgularının ortaya çıktığını gösteriyor. Riskler sadece bugün yaşayanlarla sınırlı değil.
Rahimdeyken doğal afetler yaşamanın çocuklarda ileriki yaşamlarında kaygı, depresyon, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve davranış bozuklukları riskini büyük ölçüde artırdığını gösterdi.
Örneğin 2022’de yapılan bir epidemiyolojik çalışma, hamileliğin erken döneminde ısıya maruz kalmanın çocuklarda şizofreni, anoreksiya ve diğer nöropsikiyatrik rahatsızlıkların gelişme riskini önemli ölçüde artırdığını ortaya koydu. Gebelik döneminde maruz kalınan yüksek sıcaklıkların sıçanlarda nöral gelişimi geciktirdiği uzun zamandır biliniyor. Rahimdeyken doğal afetler yaşamanın çocuklarda ileriki yaşamlarında kaygı, depresyon, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve davranış bozuklukları riskini büyük ölçüde artırdığını gösterdi. Bu tür etkiler, “Antroposen”in nesiller arası sorumluluklarına yeni bir mercek tutuyor; bunun en önemli nedeni, Sisodiya ve meslektaşlarının yazdığı gibi iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgeler (hem şimdi hem de gelecekte) ile çalışmaların çoğunun gerçekleştirildiği bölgeler arasında muazzam bir küresel eşitsizlik olması. Yapılan her araştırmada beynimiz iklim değişikliğinin en savunmasız alanlarından biri olarak ortaya çıkıyor.
Bir an için korna çalmaya ve spor müsabakalarına geri dönelim. Beyne odaklanmak, vaka çalışmalarına potansiyel mekanik ışık tutar ve ‘‘karanlığın rüzgarı’’ gibi ifadelerden kaçınmamızı sağlar. Örneğin, daha yüksek sıcaklıklar işlevsel beyin ağlarının rastgele aktivitelerini arttırıyor gibi görünüyor. Bilim insanları, aşırı sıcaklarda dorsolateral prefrontal korteksin (dlPFC: nöroendokrinolog Robert M Sapolsky’nin ‘‘frontal korteksteki kesin rasyonel karar verici’’ olarak adlandırdığı, evrimsel olarak yeni bir beyin bölgesi) aşırı çalıştığını fark ettiler. dlPFC insanların dürtüsel kararlar almalarını sınırlar; bozulmuş dlPFC aktivitesi, limbik yapıların (duygusal amigdala gibi) davranış üzerinde daha baskın etki göstermesine neden olur. Yükselen sıcaklıklar azalan rasyonaliteye eşittir.

Çevresel faktörlerin beyin üzerindeki fiziksel etkisi, dlPFC’den daha yaygındır ve birden fazla mekansal ölçeğe yayılır. Örneğin zebra balığında ısı stresi, sinaps oluşumu ve nörotransmitter salınımı ile ilgili proteinlerin üretimini azaltır. Farelerde ısı, hafızanın oluşumu ve depolanması için gerekli beyin bölgesi olan hipokampüste inflamasyona (iltihaplanmaya) neden olur. Nöroinflamasyon başlangıçta genellikle koruyucu bir rol oynasa da, mikroglia ve astrositler gibi bağışıklık hücrelerinin kronik aktivasyonu, proinflamatuar moleküllerin uzun vadede beyin hücrelerine zarar vermesi nedeniyle zehirli hâle gelebilir. İnsanlarda hipertermi, bu bölgeye kan akışının azalmasıyla ilişkilidir. Psikologların yüksek sıcaklıklarda bilişsel işlevlerin azalması ve saldırganlığın artmasına ilişkin gözlemleri, bu bulgular göz önüne alındığında, oldukça mantıklıdır.
Yeni ortaya çıkan “çevresel sinirbilim” alanı; dış çevre, nörobiyoloji, psikoloji ve davranış arasındaki nitel ve nicel ilişkileri anlamaya çalışmaktadır. Gürültü, kentsel gelişim, aydınlatma ve suç gibi çevresel etkenleri de kapsayan daha spesifik bir sözcük arayışına girersek, gelişmekte olan bütünleştirici alanımıza klimatolojik nöroepidemiyoloji adını verebiliriz. Ya da bilmiyorum, belki de TikTok için daha şık bir şeye ihtiyacımız var. Nöroklimatoloji? Ekolojik nörodinami? Ben daha çok “doğanın ağırlığı” lafını tercih ediyorum. Ağırlık, yukarıda vurgulanan davranışsal etkilerde olduğu gibi, ellerimizi zorlar. İklim kaygısı kavramına muhtemelen aşinasınızdır. Yaklaşan çevresel yıkıma karşı duyulan endişe ve korkunun neredeyse patolojik bir durumunu ifade etme eğiliminde olan bu ifadeyi, oldum olası pek hoşuma gitmez.
Örneğin, 2024 tarihli bir çalışmada, ABD’deki Northern Michigan Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, iklim değişikliği konusunda daha yüksek düzeyde kaygı bildiren kişilerin, daha düşük düzeyde iklim kaygısı olanlara kıyasla (ve temel kaygı seviyelerinden bağımsız olarak) bu bölgede farklı beyin yapısı ve işlevi gösterdiğini buldular.
Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda tanımlanan kaygı, genellikle ‘‘aşırı’’ endişe şeklinde ifade edilir. İklim kriziyle ilgili bir şeyler okuduktan sonra bir kıyamet duygusu hissetmenin aşırı bir şey olduğuna ikna olamıyorum. Belki de iklim kaygısı taşıyanların diğer yavrulardan daha gelişmiş beyinlere sahip olduğunu düşünmemiz daha doğru olur. Şaka yapmıyorum. Nörobilim söz konusu beyinleri incelemeye başladı ve bu inceleme boşuna değil. Beynin tehdit algılama merkezindeki temel yapılardan olan orta singulat korteks, durumun biyolojik temeline dair bazı ipuçları barındırabilir: Örneğin, 2024 tarihli bir çalışmada, ABD’deki Northern Michigan Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, iklim değişikliği konusunda daha yüksek düzeyde kaygı bildiren kişilerin, daha düşük düzeyde iklim kaygısı olanlara kıyasla (ve temel kaygı seviyelerinden bağımsız olarak) bu bölgede farklı beyin yapısı ve işlevi gösterdiğini buldular.
İklim kaygısı yaşayan beynin, gri madde açısından daha küçük bir orta singulat kortekse ev sahipliği yaptığı ancak beynin duyusal girdileri işleyen bölgeleriyle daha çok sayıda bağlantı kurduğu görülüyor. Söz konusu duyusal-girdi-işleyen bölgelerin oluşturduğu ağ (İng. “Salience network”), özellikle de bu yapıların bir parçası olan orta singulat korteks, vücudu bu tür bilgilere uygun şekilde yanıt vermeye hazırlamak için amigdala ve insula gibi limbik yapılarla el ele çalışır. İklim kaygısı yaşayan kişilerde bu ağ, iklimle ilgili tehdit sinyallerine karşı özellikle duyarlı olabilir.Bu durumda, küçük bir orta singulat korteks, bir eksiklikten ziyade daha etkili, daha iyi ayarlanmış bir tehdit algılama sistemi anlamına gelebilir. Beynin zamanla gereksiz bağlantıları budadığı ve yalnızca en yararlı sinir yollarını koruduğu iyi bilinmektedir.
Orta singulat korteks gelecekteki tehditleri öngörmek için kritik öneme sahiptir ve meta analizler, insanların öngörülemeyen olumsuz sonuçları düşündüklerinde bu bölgenin sürekli olarak aktif hale geldiğini bulmuştur.
Michigan araştırmacıları, tehdit algılamadaki bu seçiciliğin iklim kaygısı yaşayan beynin endişe verici bilgileri daha etkili bir şekilde işlemesine olanak tanıyabileceğini ve tehdit öngörüsü ve tepkisinde rol oynayan orta singulat korteks ile diğer bölgeler arasındaki iletişimi hızlandırabileceğini öne sürüyorlar. Başka bir deyişle, iklim kaygısı taşıyan orta singulatların ‘‘daha verimli bağlantılar’’ ile karakterize edilebileceğini söylüyorlar. Potansiyel tehlikelere karşı bu sinirsel duyarlılık hem bir lütuf hem de bir lanet olabilir. Bir yandan da bazı insanların geleceğin gerçek tehlikelerine karşı uyanık olmasını sağlayabilir. Orta singulat korteks gelecekteki tehditleri öngörmek için kritik öneme sahiptir ve meta analizler, insanların öngörülemeyen olumsuz sonuçları düşündüklerinde bu bölgenin sürekli olarak aktif hale geldiğini bulmuştur.
Öte yandan araştırmacılar şunu da ileri sürüyorlar: “İklim krizinin karmaşıklığı, belirsizliği, zamansal ve coğrafi uzaklığı, küresel niteliğinin yanı sıra bireylerin iklim değişikliğiyle ilişkili riskleri öncelendirmemesine veya bunalıp ilgisiz kalmalarına yol açabilir; bu durum bazen ‘eko-felç’ olarak adlandırılır.”
Sonuç olarak, bu bulgular spekülatif olmakla birlikte iklim kaygısının yalnızca sosyokültürel bir olgu olmadığını, aynı zamanda teorik olarak tanımlanabilir sinirsel bağlantıları olan bir olgu olduğunu göstermektedir.
Aşırı aktif bir orta singulat nöronun klinik anksiyete bozukluklarında rol oynadığı belirtiliyor ve yeni bulgular iklim anksiyetesinin de aynı sinirsel temellerden bazılarını paylaştığını gösteriyor. (Bu noktada, Michigan araştırmasında gözlemlenen beyin farklılıklarının genel kaygı düzeyleriyle açıklanamadığını, iklim kaygısının genel kaygıdan farklı göründüğünü hatırlamak önemlidir.) Sonuç olarak, bu bulgular spekülatif olmakla birlikte iklim kaygısının yalnızca sosyokültürel bir olgu olmadığını, aynı zamanda teorik olarak tanımlanabilir sinirsel bağlantıları olan bir olgu olduğunu göstermektedir. Bunlar, bazı insanların iklim değişikliğinden diğerlerine göre psikolojik olarak neden daha fazla etkilendiğini anlamak için potansiyel bir biyolojik çerçeve sağlıyor.
Doell ve arkadaşları, bilim insanlarının iklim eylemini teşvik etmeyi amaçlayan iletişim stratejilerini geliştirmek için nörobilim bulgularını entegre edebileceklerini ileri sürüyorlar. Nörobiyoloji ve bilişsel sinirbilimden elde edilen içgörülerden yararlanarak, hem kendi içimizde hem de toplumun tamamı için iklim çözümlerini daha etkili bir şekilde tasarlamak için durumu tersine çevirmek istiyorlar. Bu tür yaklaşımlar için modellerimiz var. Örneğin yoksulluk araştırmaları uzun zamandır sosyoekonomik koşulların sağlık sorunlarıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyor. Daha yakın yıllarda, nörobilim, yoksulluğun çeşitli zararlarının (yetersiz uyarılma, toksik maruziyet, kronik stres) sinir mimarisini aşındırıp bilişsel gelişimi rayından çıkarabileceği yolları ortaya koydu. Tek başına sinirbilim, yoksulluğu çözemez, ancak bu mekanizmalara ilişkin sınırlı bir anlayış bile, seçici dikkati (elektrofizyolojik kayıtlarda da görüldüğü gibi) ve bilişsel test puanlarını artırdığı gösterilen aile temelli bir okul öncesi müfredatı olan Head Start gibi programlarda araştırma yapılmasını teşvik etti.
Doell ve arkadaşları, aynı potansiyelin iklim değişikliğinin nörobilimine de uzandığını ileri sürüyorlar. Ancak bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek için, Antropocen’in endüstriyel rüyasının, beynimizin nöral ağlarını nasıl çarpıttığını daha iyi anlamamız gerekiyor.
Eşitsizlik canavarı kolayca ortadan kaldırılamasa da, nörobilimciler yoksulluğun sinirsel ilişkilerine ışık tutmayı, tersine çevrilebilir zararlarını göstermeyi ve hassas çözümler tasarlamayı başardılar. Doell ve arkadaşları, aynı potansiyelin iklim değişikliğinin nörobilimine de uzandığını ileri sürüyorlar. Ancak bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek için, Antropocen’in endüstriyel rüyasının, beynimizin nöral ağlarını nasıl çarpıttığını daha iyi anlamamız gerekiyor. Sosyal ve davranışsal bilimler, değişim halindeki bir gezegenin psikolojik sonuçlarını kataloglamaya başladı ancak iklim değişikliğinin sinirsel taksonomisi hâlâ araştırılmayı bekliyor. Alanın metodolojik ve kavramsal cephaneliği bu araştırmaya hazır, ancak onu geliştirmek iklim bilimi, tıp, psikoloji, siyaset bilimi ve diğer alanlarla ittifaklar gerektirecek. Bazıları deniyor. Örneğin, ABD’nin Los Angeles kentindeki Kavli Vakfı, bazı cevaplara ihtiyaç duyulduğunu fark ederek, geçen yıl bilim insanlarından sinir sistemlerinin ekolojik çalkantılara nasıl yanıt verdiğini araştırmalarını istedi. Vakıf; 5 milyon dolarlık bir deneme fonuyla, yaşam alanı kaybının, ışık kirliliğinin ve diğer çevresel faktörlerin insan ve diğer canlıların beyinlerindeki moleküler, hücresel ve doku düzeyindeki mekanizmaları nasıl etkileyebileceğini aydınlatmayı amaçlıyor.

Asıl soru şu: Değişimin tek sabit olduğu bir biyosferde sinir sistemleri bu hıza ayak uydurabilecek kadar esnek mi, yoksa uyum sağlamak için mücadele etmek zorunda mı kalacaklar? Kavli’nin meydan okumasını kabul eden ilk araştırmacı dalgası, her biri gezegenimizdeki bozulma karşısında beynin dayanıklılığı hakkında kavrayışlar ortaya çıkarmak için benzersiz bir konumda olan çeşitli canlıları incelediler. Örneğin, ABD’deki Illinois Eyalet Üniversitesi’nden Wolfgang Stein ve Almanya’daki Greifswald Üniversitesi’nden Steffen Harzsch, kabuklulara odaklanarak, bunların sinirsel termal düzenleyicilerinin sığ ve derin sulardaki artan sıcaklıklarla nasıl başa çıktığını anlamaya çalıştılar. Başka bir grup ise, giderek boğucu hale gelen sulak yaşam alanlarında oksijen seviyelerinin düşmesine dayanabilme yeteneklerinde anahtar rol oynayabilecek RNA düzenleme yeteneğine sahip kafadan bacaklıların beyinlerini hedef aldı. Danimarka’daki Kopenhag Üniversitesi’nden Florence Kermen liderliğindeki üçüncü bir grup da zebra balıklarını aşırı sıcaklıklara maruz bırakarak, onların çevre ısınırken bile gelişmelerini sağlayan moleküler kodları bulmak için nöronlarını ve glial hücrelerini taradı.
Bu ilk yatırımlar devlet düzeyinde merak uyandırdı. Aralık 2023’te ABD Ulusal Bilim Vakfı, Kavli ile güçlerini birleştirerek araştırmacıları, ‘‘antropojenik çevresel etkiye yanıt olarak nörofizyolojiyi etkileyen modülatör, homeostatik, adaptif ve/veya evrimsel mekanizmaları’’ araştırmayı amaçlayan araştırma önerileri sunmaya davet etti. Henüz silahlanma yarışı ile benzer düzeyde olmayabiliriz ancak en azından doğru yönde yürümeye başladığımıza dair bir işaret var.
Omuriliğimizin tepesindeki süngerimsi komuta merkezi, beynimiz, her zaman kara bir kutuydu. İklim krizi etkisini artırırken ve ayaklarımızın altındaki ekolojik zemin giderek daha da dengesizleşirken, bu kara kutuyu açıp içine bakma zorunluluğu her geçen gün kendini daha da dayatıyor.
Omuriliğimizin tepesindeki süngerimsi komuta merkezi, beynimiz, her zaman kara bir kutuydu. İklim krizi etkisini artırırken ve ayaklarımızın altındaki ekolojik zemin giderek daha da dengesizleşirken, bu kara kutuyu açıp içine bakma zorunluluğu her geçen gün kendini daha da dayatıyor. Zaten, Sisodiya ve meslektaşları gibi kişilerin ana hatlarıyla çizdiği yeni bir sinirsel kartografyanın ana hatlarını görmeye başladık. Artık beynin, kendi kendini düzenleyen dokulardan oluşan statik bir yığın olmaktan ziyade tepeleri ve vadileri çevremizin hatlarına göre şekillenen dinamik, yaşayan bir manzara olduğunu biliyoruz. Tıpkı Grönland buz örtüsünün değişen iklimin sıcağı altında inleyip bükülmesi gibi bizim sinapslarımız da cıva yükseldikçe kuruyor ve nöronlarımız işlevini yitiriyor. Tıpkı yükselen denizlerin kıyı şeritlerini yutması, ormanların kuraklığa ve yangına yenik düşmesi gibi beynimizin anatomik sınırları da her yeni çevresel saldırıyla yeniden çiziliyor.
O halde şunu öneriyorum: Değişen iklimin zihinlerimizin hatlarını nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışırken, düşüncelerimizin mimarisinin sürdürülebilirlik adına nasıl yenilenebileceğini de hesaba katalım.
Ancak beyin ile biyosfer arasındaki ilişki tek yönlü bir yol değil. Yaptığımız seçimler, izlediğimiz davranışlar, krizdeki bir dünyada yolumuzu bulma yollarımız; tüm bu kararlar, iyi ya da kötü, çevreye yansıyor. O halde şunu öneriyorum: Değişen iklimin zihinlerimizin hatlarını nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışırken, düşüncelerimizin mimarisinin sürdürülebilirlik adına nasıl yenilenebileceğini de hesaba katalım. Antroposen zihninin haritacılarının önünde yapacak çok iş var. Ancak nörobilimin elinde -parıldayan beyin taramaları ve vızıldayan elektrotları, gen düzenleme potansiyeli ve algoritmik gücüyle- bir başlangıç noktasını işaret eden bir şey var. Çevresel etkinin sinirsel köklerine giden yollarını ve zihinsel süreçlerimizden gezegenimize uzanan yolları doğru izleyerek, zihnin ve gezegenin kaderlerini birbirine bağlayan karmaşık ağı çözmeye başlayabiliriz.
Açık ki, iklim krizinin çarkları dönmeye devam ederken, beyinlerimiz de bu yolculuğa dahil olacak. Soru şu: Bizler sadece yolcu mu olacağız, yoksa kontrolü ele geçirip yaşanabilir bir geleceğe doğru yol mu alacağız? Doğanın ağırlığı -karşı karşıya olduğumuz krizin muazzamlığı- korkutucudur. Ancak felç edici olması gerekmez. Parça parça, sinaps sinaps, toplanan veba bulutları arasında bir rota çizebiliriz.
Kaynak
https://aeon.co/essays/how-a-warming-earth-is-changing-our-brains-bodies-and-minds (Son erişim tarihi: 18/03/2025)

