Demek oluyor ki, dilin (yazılı dilin) sanatsal yenilikler getirebilmesi için önce sadeleşmesi gerekiyordu. Ama zaten o sadelik de onun içinde vardı. O halde, gerçek dilin (Türkçenin) yazılması zorunluydu.
Celâl Şengör, Cumhuriyet’in belki en önemli aydınlarından biri olan Hasan-Âli Yücel ile ilgili çalışmasında,[1] Hasan-Âli Yücel’in Atatürk’ü belki en iyi anlayan bir aydınımız olduğunu açıklarken, Atatürk’ün bilimsel yöntemlerini de analiz ediyor. Bu sonradan, aynı yöntemle, bu yaklaşımın felsefi çözümlemelerini yapan Yücel’in çalışmalarını da anlamamızı sağlıyor. Şengör, Cumhuriyet’in kuruluşunda izlenen yolun doğrudan doğruya hayattan, yaşantıdan ve tarihten çıkarıldığını açıklıyor. Doğrusu da budur; tarihten ders çıkarmak, yapılan hataları bir daha yapmamak, o hataların bozduğunu onarmak… Bu, bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı’nda askerî kuralların yenilenmesine, o âna dek bilinmeyen yöntemlerin yaratılmasına ön açmıştır. Ama elbette yalnızca savaşta değil, neredeyse yüz yıldır büyük sorunlarla uğraşılan hemen her alanda, benzer biçimde, doğrudan, yeni çözüm yollarıyla savaşılmıştır.
Atatürk, bilindiği gibi, Nutuk’a, durum tespiti yaparak başlar, Samsun’a çıkıldığı zaman ülkenin içinde bulunduğu durumu anlatır. Yaşanan sorunları ortaya koyduktan sonra, bu sorunların neden çözülemediğini saptar. Oysa çözüm aslında “o sorunların içinde”dir. Daha doğrusu, “akılsızlık” nedeniyle görülemeyen gerçeği bulup çıkarmak gerekmektedir. “Evet inkılâp yapacağız,” der, “bu güne kadar yapılan inkılâp kâfi sayılmaz. Fazlasını yapacağız. Memleketi binbir akılsızın eline ve keyfine bırakmayız.”[2] Dolayısıyla “akıl” ve “eleştirel düşünce” pek çok şeyi değiştiriyor, insanı esaretten kurtarıyor. Çünkü bu yolla insan o toplum içinde kendisini esir eden asıl nedeni anlıyor. 1924’te, Samsun’da bir öğretmen toplantısına katılan Atatürk, o ünlü “en hakikî mürşit ilimdir, fendir,” sözlerini de söylediği konuşmasında şunları söylüyor:[3]
“… dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber, kahhar bir istibdadın pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlarda yerleştirmeye mecbur tutulmakta idi. Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulâya boyun eğmek, onun kulu, kölesi olmak. Bununla beraber tahattur etmek lâzımdır ki, o tazyik altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeye çalışan hakikî ve fedakâr muallimler, mürebbiler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır.”

Hasan-Âli Yücel, Cumhuriyet’in en önemli ataklarından biri olan Klasikler’e başladığı zaman, bu yalnızca bir çeviri etkinliği değil, aynı zamanda topyekûn bir çalışmaydı, bir seferberlikti. Çağdaş dünya edebiyatını, Batı uygarlığını oluşturan köken yapıtları dilimize kazandırmak, çağdaş eğitimin araçlarını saptamak ve dağıtmak anlamına geliyordu. Denebilir ki, Batı uygarlığının sanat birikimi, bizim dilimizin sadeleşmesi ve kendi kültürümüze, edebiyatımıza yönelik çalışmalarımıza örnek oluşturuyordu. Hem eski kültürümüz günyüzüne çıkıyordu. Klasikler, geçmiş zamanların içinde bulunan yön ve olanakları önümüze seriyordu. Yücel, sanat yapıtlarının millî kültürün ve eğitimin oluşmasında nasıl bir araç, bir kaynak olduğunu belirttikten sonra, şunu söylüyordu: “Bilhassa Türk dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru için mümkün olamayacaktır.”[4]
Böylece bu olağanüstü çeviri etkinliği, Atatürk’ün yukarıdaki konuşmasında eğitimcilere verdiği özel yeri de anımsarsak, ulusal eğitimin bir parçası olarak görülüyordu. Cumhuriyet, daha en başta, bir sanat eğitimiyle, bir dil ve yazın eğitimi ile başlıyordu.
Diyelim ki, geçmişten çıkarılan dersler ışığında, Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği, daha doğrusu “akıl” ettiği en önemli şey, eğitim ve dil etkinliğinin öne çıkarılmasıdır. Dil Devrimi gibi, çeviri etkinliği de Türk dilinin sadeleştirilmesi, yüzlerce yıldır halkın içinde yaşayıp korunmuş ve yazınsal niteliğini taşımış edebiyatımızın günyüzüne çıkarılması, dilimizin yeniden bir işlik gibi çalışıp parlamasına ön olmuştur.
Gerçi dilin sadeleştirilmesi çalışması büyük oranda yazılı dille ilgilidir. Yoksa halk kendi arasında Yunus’u, Karacaoğlan’ı bilip söylüyordu.
Bizim edebiyatımız, köklü bir masal kültürüne, bir sözlü edebiyat geleneğine dayandığı için, gazetelerin yaygınlaşmasından, dilde yenilenme tartışmalarından sonra (Şemsettin Sami, Ömer Seyfettin gibi aydınların tartışma yazıları, Cumhuriyet’ten çok önce başlamış bir arayışın izleriyle doludur) yazılı kültüre kolaylıkla uyum sağlamış, çağdaş yazın türlerinde çok önemli yapıtlar vermeye başlamıştır. Yine de, Türk Edebiyatı’nın ilk büyük atağını 40’larda ortaya çıkan gerçekçi sanatçılarımızda buluruz. Halkın tanınması ve anlaşılması, Anadolu’nun gerçekten, doğru olarak öğrenilmesi ve burada yaşayan halkın dertlerine eğilinmesi çabası, sanatın halktan ayrı düşünülemeyeceğinin anlaşıldığını gösteriyordu. Bu, en azından edebiyat alanında işlerin tersine döndüğü, gidilecek yolun tümüyle değiştiği anlamına geliyordu. Bunu önce Tanzimat münevverleri görmüştü: Biz yazılarımızı gazetelere, dergilere basıp duruyoruz ama insanlar bu dili anlamıyor, diye tartışıyorlardı. Böylece yapıtın halka ulaştırılır hale gelmesi, dilin sadeleştirilmesini dayatmaya çok önceden başlamıştı.
Gerçi dilin sadeleştirilmesi çalışması büyük oranda yazılı dille ilgilidir. Yoksa halk kendi arasında Yunus’u, Karacaoğlan’ı bilip söylüyordu. O dilin yazıya başlamasıyla birlikte (yani diyelim ki, yazı halk diliyle yazılmaya başlanınca) gerçekçi, toplum sorunlarıyla ilgili bir edebiyat ortaya çıktı. Bundan sonra sanatın kendi içinde yenilenmesi ve yenilikler doğurması söz konusu olabilecekti. Yani, önce dil, sonra yenilik. Demek oluyor ki, dilin (yazılı dilin) sanatsal yenilikler getirebilmesi için önce sadeleşmesi gerekiyordu. Ama zaten o sadelik de onun içinde vardı. O halde, gerçek dilin (Türkçenin) yazılması zorunluydu. Bunu gerçekleştirebilmek için Ömer Seyfettin, İstanbul’un dışına çıkmak, yakın köylere gitmek ve halkın nasıl konuştuğuna bakmak gereği duymuştu.
Bundan sonra, bilindiği gibi, Nurullah Ataç gibi Cumhuriyet aydınları, yalın Türkçe ile yazılacak yazının estetiği için çaba harcadılar, Ataç, Sait Faik ile birlikte, 40’lı yıllardan sonra çoğalacak, yeşerecek yeni edebiyatımız için önayak oldu, günceler yazdı, dilin yenileşmesi için yalnızca sözcükler değil, söz kalıpları ve cümle yöntemleri önerdi, onların çabasıyla, 60’lı yıllarda özellikle öykü sanatımız neredeyse doruk noktasına ulaştı.
Bugün rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir şey var. Cumhuriyet’in Dil Devrimi ile birlikte, çağdaş edebiyatımız yeniden, yeni bir halka gibi Yunus’a, Pir Sultan’a bağlanmış ve deyim yerindeyse, kaldığı yerden yazmaya, üretmeye devam etmiştir.
[1] Şengör, A.M. Celâl, Hasan-Âli Yücel ve Türk Aydınlanması, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015.
[2] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.
[3] Samsun’da öğretmenlerle yaptığı bir konuşmadan. 1924. Atatürk ve Türk Dili (Belgeler). Haz. Zeynep Korkmaz, TDK, 1992.
[4] Klasikler’e başlandığında, bilindiği gibi, basılan kitapların başına İsmet İnönü’nün ve Hasan-Âli Yücel’in birer kısa önsözü konmuştu. Yücel burada hümanizma ruhunun sanatı bir insanlık mirası olarak gördüğüne vurgu yapıyor, milletlerin bu ortak mirastan yararlanma hakları olduğunu belirtiyordu. Buradaki alıntı o önsözden.

