Duygusal yeme herkeste var, öyle ki bunu bozukluk olarak nitelendirmek bile belki çok doğru değil çünkü toplumun tamamında var olan biri durumu böyle nitelendirirsek normali nereye konumlandıracağız?
Dr. Görkem Özgen
“Bende duygusal yeme bozukluğu var”
Kilo sorunu nedeni ile profesyonel yardım peşine düşmüş hemen her insandan duyabileceğimiz bir cümledir bu. Bunu öylesine sahiplenerek ve kendilerine özgüymüş gibi söylerler ve aslında bu sorunu çözememelerinin tek nedeni olduğuna o kadar emindirler ki, bu özgüvene hayran olmamak elden gelmez.
Gelin görün ki kazın ayağı öyle değil. Çağımızın başat sağlık sorunlarından biri olan obezitenin bu kadar sıklıkla görülmesinin sebebi zaten duygusal yeme. Aslına bakılırsa yemeyi duygudan bütünüyle ayırmak mümkün olmadığı için bu insanlar haklı; sadece bu durumun kendilerine ya da sınırlı sayıdaki bir şişman insan grubuna ait olduğu konusunda yanılıyorlar. Duygusal yeme herkeste var, öyle ki bunu bozukluk olarak nitelendirmek bile belki çok doğru değil çünkü toplumun tamamında var olan biri durumu böyle nitelendirirsek normali nereye konumlandıracağız? Bu sorunun yanıtı yok.
Açlık tanımı nedir? Nasıl sınıflanır?
- 2025 yılı içinde tıp dünyasının önemli ve itibarlı süreli yayınlarından olan “New England Journal of Medicine” dergisinde açlığın tanımı, sınıflaması ve beden üzerindeki etkileri üzerine çok önemli bir yazı yayınlandı. Yazarı bu konuda söz sahibi bilim insanlarından olan Alessio Fasano (doi: 10.1056/NEJMra2402679). Bu yazıda anlatıldığı üzere açlığı temelde 3 ana kümede inceleyebiliyoruz:
- Homeostatik (Yaşamsal) açlık – Organizmanın varlığını sürdürebilmesi için bir uyarı yöntemi olarak açlık.
- Hedonik (Haz amaçlı) açlık – Kişinin ruhsal olarak zorlandığın durumlarda hazza ulaşarak bu durumla baş edebilmesinin yolunu açan açlık, ki bu grubu duygusal yeme ile eşleştirebiliriz.
- Mikrobial açlık – Her geçen gün gündemdeki ağırlığını artıran ve vücudumuzda bizimle birlikte yaşayan mikroorganizmaların ihtiyaç ve davranışlarını yansıtan açlık.
Günümüz toplumunun bir parçası olan ve çoğunluğu kentlerde yaşayan insanların yaşamlarının bu açlık türlerinden ağırlıklı olarak hedonik açlıkla yönlendirildiğini söylemek yanlış olmaz. Dünyanın açlık çekilen bölgelerini ve kentlerin gerçekten beslenme güçlüğünün esir aldığı düşük sosyoekonomik düzeye sahip kesimlerini ayrı tutarsak, obezite sorunuyla karşı karşıya kalmış insanların, gerçekten hayatı tehdit edecek yaşamsal açlığı deneyimlediğini söylemek zor. Bu bağlamda günümüz toplumunda tüm beslenme düzeninin hedonik açlığın güdümünde biçimlendiği gerçeğe ve akla oldukça yatkın geliyor. Mikrobial açlık mutlaka bunun içinde bir pay sahibi ancak hem henüz hâlâ keşfedilme aşamasında olması, hem de pratik hayatta bununla ilgili bir farkındalık oluşmadığı için mücadele, ağırlıklı olarak hedonik açlık zemininde gerçekleşiyor.
Yukarıdaki paragraftan hedonik açlığın ortadan kaldırılması anlamını çıkarmak doğru olmaz. Haz arayışı insan doğasının ve yaşamının bir parçasıdır ve tamamen yok sayılması uygulanabilir değildir. Bu nedenle haz peşinde koşmaktan vazgeçmek yerine haz kaynaklarını çeşitlendirmek ve hayatımıza anlam katacak ayrıntıları sofralardan ziyade yaşamın farklı alanlarında aramak, bu sayede aslında bize geçici ve belli belirsiz, hatta sahte keyifli anlar yaşatacak yanlış beslenme deneyimlerinden uzak durmaya çalışmak daha uygulanabilir yöntemler. Duygusal zorlanmayla yiyerek baş etmeye karşı koyup bu davranıştan vazgeçme girişimi hemen herkeste hüsranla sonuçlanıyor. Bunun yerine en kolay ve ulaşılabilir kaçış noktası olarak görülen “yeme” eylemine seçenek olacak alanlar yaratmak kişinin istemsizce kendi yeme krizleri içinde bulmasını engelleyecektir. Peki bu alanlar ne olabilir? Kişinin yapmaktan, ama sadece o eylemi yapmaktan dolayı, maddi beklentisi olmadan, başkasını mutlu etme derdi olmadan keyif alacağı herhangi bir şey olabilir. Sınır, herkesin hayal gücüdür.

Şeker bağımlılığı diğer bağımlılıklardan farklı mı?
Bir insanın duygusal zorlanma karşısında hemen bir kaçış yolu araması, düşünsel açıdan dayanıksız olduğunu akla getirir. Bu bakış açısıyla, kişinin kendi dayanıklılığını arttırması durumunda kaçışa yönelmekten çok direnmeyi tercih etmesi de beklenebilir. Şöyle bir örnekle açıklayacak olursak, birbirleriyle benzer fiziksel özellikteki iki insanı ele alalım. Bir tanesi bedenini çalıştırarak gövdesinde güçlü bir kas yapısına sahip olmuş, diğeri de fiziksel egzersizle o zamana kadar hiç haşır neşir olmamış olsun. Kimsenin kendilerine dokunmadığı bir ortamda, her ikisi de birbirine benzer biçimde ayakta duracaktır ve arada fark görülemez. Ancak dışarıdan yapılan ve çok da şiddetli olmayan bir ittirici darbe sonrasında güçlü olanın duruşunu diğerine göre çok daha iyi koruduğu görülür ki bunun nedeni de o duruşun dayanağı olan gövdesinin oluşturduğu direncin daha zor aşılır olmasıdır. Duygusal zorlanma durumundaki düşünsel direnç de benzer biçimde etki gösterir. İnsan zorlayıcı olmayan sosyal ortamlarda, üzerinde hiçbir baskı unsuru yokken beslenme denetimini daha rahat sağlarken, hayatta bazı şeyler ters gittiğinde kendini bir anda buzdolabının önünde bulur. Bu durumun nedeni, şeker yani karbonhidrat içerikli besinler tüketildiği zaman hissedilen haz arayışıdır. İnsan tatlı yediği zaman, o ana kadar çok rahatsız eden sorunlar ortadan kalkmasa bile daha az can acıtmaya başlar, hayata daha kolay devam edilebilir. Bu duygu bir kere yaşandıktan sonra ise kişi hep onu arar, şekere, tatlıya karşı psikolojik bir bağımlılık oluşur. Bu bağımlılıktan kurtulmak, içine girdikçe daha zorlaşır; aynı sigarayı, alkolü ya da uyuşturucuyu bırakmak isteyenlerde olduğu gibi… Zaten kötü beslenme ile ilgili olan şeker bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi limbik sistem yolakları üzerinden etkisini gösterir.
Aynı sistem üzerinden ilerlemekle birlikte, şeker bağımlılığını diğerlerinden, isim verecek olursak sigara, alkol ya da uyuşturucu sigara bağımlılığından ayıran bazı noktalar var. Bunlardan ilki, beden sağlığını etkilemesinin takvimi. Bu fark özellikle alkol ve uyuşturucu bağımlılığını ilgilendiriyor. Örneğin uyuşturucu bağımlılığı bir insanın sağlığını aylar içinde yerle bir edebilirken, alkolde bu süre birkaç yıl alabiliyor. Görüleceği üzere tehlike çok yakın ve mücadelede her zaman başarılı olamasa da kişinin kendine verdiği zarar yadsınamayacak kadar ortada. Oysa özellikle genç yaştaki obezitede şeker bağımlılığına bağlı sağlık sorunlarının gün yüzüne çıkması on yılları bulabiliyor, bu da kişinin tehdidi algılayamamasının önünü açıyor. Yirmi yıl sonra gelişebilecek bir hastalık için önlem almayı hangi insan önceleyebilir, hele ki hayatın bu yoğun ve hızlı akışında? Bunun yanında, özellikle alkol ve uyuşturucu söz konusu olduğunda bu yönde büyük bir toplumsal dışlanma varken, aksine yemek yemeyi seven birinin toplumda daha fazla benimseneceği herkesçe tahmin edilebilir. Elbette şişman olan insana kilolarından kurtulması yönünde telkinler yapılacaktır ama güzel sohbetin döndüğü bir mükellef akşam yemeğinde tabağındakini silip süpüren insana kimse kötü gözle bakmaz, yenenlerin büyük kısmı sağlığa zararlı olsa da… Bu durum, yani yemek yemeyi sevmenin günlük hayatın akışı içinde geçer akçe olması, insanın beslenme konusunda özdenetim göstermesini çok zorlaştırıyor, bir anlamda akıntıya karşı yüzmek gibi. Bununla birlikte, bağımlılıkların etkileri arasında farklar olsa da mücadelesi ilkesi benzerdir ve şeker bağımlılığı ile olan savaşım, temel ilkeler düzeyinde alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ile olandan ayrılamaz, benzer düzeyde zordur.

Düşünsel dayanıklılık ve odaklanma
Düşünsel dayanıklılık nasıl sağlanacak? Bedensel dayanıklılık nasıl sağlanıyorsa, yani egzersiz yaparak ve çalışarak. Kimseye bedava ekmek yok. Zihnin egzersizi de öğrenmektir. Öğrenme, ilgili beyin hücreleri arasında yeni elektriksel bağlantı yollarının oluşması ile oluşur, dinamik beyin haritalandırma yöntemleri ile bu ölçülebilmektedir. Bu bağlantılar fiziksel olarak yer kaplamadığı için olasılık sınırsızdır ve beynin bir bölgesindeki bağlantı sayıları ne kadar çoksa, o kişinin belirli bir konudaki yetkinlik ve becerisi üst düzeydedir. Fazladan bir katkı olarak, bu yeni bağlantıların oluşması için harcanan enerji, diğer beden bölgelerinde günlük işlevler için harcanan enerjinin katbekat üzerindedir, yani negatif kalori dengesine de olumlu bir etki söz konusudur. En etkin öğrenme yöntemlerinden biri olan okumanın en çok enerji harcatan bilişsel etkinlik olduğu bilimsel olarak da gösterilmiştir (Science Advances 2023, Castrillon ve ark., doi: 10.1126/sciadv.adi7632). Sözün özü, yaştan bağımsız olarak beynin sürekli bir öğrenme süreci içinde olması duygusal açlık ile mücadelede çok önemli bir silahtır.
Ortada şişmanlık diye bir sorun varsa duygusal açlığın olmaması düşünülemez. Hedef duygusal açlığın ortadan kaldırmak değil, onun hareket alanını daraltmak olmalıdır. Obeziteden kurtulmak ve kalıcı başarı için ana ilke: “Güçlü beden, güçlü zihin”.
Obeziteden uzak sağlıklı günler dileğiyle.
https://www.youtube.com/drgorkemozgen

