2001 yılında yüz binde 3,97 olan kaba intihar hızı 2024 yılında yüz binde 5,22 olarak gerçekleşmiş ve tarihinin en tepe noktasına ulaşmıştır. Dolayısıyla intihar oranlarında ciddiye alınması gereken anlamlı bir artışın yaşandığı aşikârdır.
Prof. Dr. İbrahim Kaya
Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Geçtiğimiz günlerde TÜİK 2024 yılı ölüm ve ölüm nedeni istatistiklerini yayınladı. Ölüm istatistikleri içinde intihar oranındaki artış dikkat çekiyor. 2023 yılında gerçekleşen intihar sayısı 4089 iken, bu sayı 2024 yılında 4460’a yükselmiştir ki bu veri yıllık %9,1’lik bir artış yaşandığını göstermektedir. 2001 yılında yüz binde 3,97 olan kaba intihar hızı 2024 yılında yüz binde 5,22 olarak gerçekleşmiş ve tarihinin en tepe noktasına ulaşmıştır. Dolayısıyla intihar oranlarında ciddiye alınması gereken anlamlı bir artışın yaşandığı aşikârdır.
Sosyolojik yaklaşım
İntihar olgusunda yaşanan artışın arkasında yatan nedenlerin anlaşılması önem taşımaktadır. Olası çözüm önerilerinin sunulabilmesi buna bağlıdır. İntihar oranındaki artışın nedenlerini açıklamak için bilimsel yaklaşıma ihtiyaç duyuyoruz. Bu bilimsel yaklaşım, bireyi merkeze alan bakış açılarından ziyade, toplumu merkeze alan sosyolojik yaklaşım olmak durumundadır. Uzun zaman önce klasik sosyologlardan Durkheim’ın temellendirdiği üzere, intihar sosyal bir olgudur ve bu nedenle intihar oranındaki artışın nedenlerini toplumsal koşullarda yaşanan değişimde aramak zorundayız.
İntihar oranlarındaki artışın nedenlerinin sosyolojik olduğunu ve dolayısıyla toplumu merkeze alarak intiharın çözümlenmesi gerektiğini kanıtlayan birkaç sayısal veriye bakalım. Örneğin, erkekler kadınlara oranla çok daha fazla intihar ediyorlar. 2024 yılı TÜİK verilerine göre intihar eden 4460 kişiden 3499’u erkek iken, sadece 961’i kadındır. Yani intihar eden her 100 kişiden 78’i erkek iken, sadece 22’si kadındır. Son derece anlamlı bir farklılığı işaret eden bu verilerin çözümlenmesi ancak sosyolojik bir yaklaşımla yani toplumu merkeze alan bir bakış açısıyla gerçekleştirilebilir.

Geleneksel erkeklik rolleri
Evvela bu durum; toplumsal olarak belirlenmiş geleneksel erkeklik rollerinin önemli ölçüde hâlâ devam ettiğini göstermektedir. Erkeklerin güçlü oldukları, sorunlarını açığa vurmak veya ağlamak gibi “zayıflıklara” sahip olmadıkları türündeki toplumsal normlar, erkeklerin başlarına gelen sorunlarla baş etmek için destek almalarının önüne geçmektedir. Depresyon yaşayan erkeklerin önemli bölümü diğer insanların yardımına başvurmaktan bu nedenle kaçınmaktadır. İçe kapanmak ve yalnızlaşmak bu durumda erkeklerin neredeyse zorunlu olarak sahip oldukları rahatsızlıklardır ve bu rahatsızlıkların intihara giden yoldaki rolleri azımsanmayacak ölçüdedir.
Erkeklerin güçlü oldukları, sorunlarını açığa vurmak veya ağlamak gibi “zayıflıklara” sahip olmadıkları türündeki toplumsal normlar, erkeklerin başlarına gelen sorunlarla baş etmek için destek almalarının önüne geçmektedir.
Evi geçindirmek sorumluluğunun hâlâ ağırlıklı olarak erkekte olması, erkeklerin ekonomik baskıları doğrudan hissetmelerini sağlamaktadır. Bu özellik daha ziyade alt toplumsal sınıf üyesi erkeklerde yaygındır. Bu tür sosyoekonomik koşullar ve baskılar intihar eğiliminin yükselişinde son derece etkilidir. Öyle ki günümüzde hayatını idame ettirmek için insanların önemli bir bölümü borçlanarak yaşamak zorundadır ve bu borçlanmayı üstlenenlerin yani borçluların büyük bölümü erkeklerden oluşmaktadır. Borcunu ödeyemediği için intihar eden erkek sayısı bu nedenle gittikçe artmaktadır.
Yaş grupları
İntihardaki yükseliş eğiliminin nedenlerinin sosyolojik olduğunu yani meseleyi ancak toplumu merkeze alan bir çözümlemeyle açıklayabileceğimizi kanıtlayan diğer bir örnek intihar ve yaş grupları arasındaki ilişkidir. TÜİK istatistiklerinin gösterdiği üzere, intihar oranının en yüksek olduğu yaş grubu 25-29 yaş aralığındaki gruptur. Bu gruptakiler işe başlamak ve evlenmek gibi toplum tarafından yaşamın en önemli adımları olarak görülen etkinliklerin gerçekleşmesi beklenen yaş aralığındadırlar. İntihar edenlerin bu grupta kalabalık olması (2024’teki intiharların 609’u bu yaş grubundandır) sosyoekonomik koşulların ve onlara ilişkin normların etkili olduğunu göstermektedir. “Bu yaşta evlenilir”, “bu yaşta işe girilir” türündeki toplumsal kabuller muhakkak bu durumda etkilidir. İntihar oranı en yüksek ikinci yaş grubu ise 20-24 yaş aralığındaki gruptur (2024 yılında intihar edenlerin 584’ü bu yaş grubundandır). Gençlerin gelecek kaygısına daha çok sahip olmaları, kimlik, aidiyet ve işsizlik gibi sosyal sorunlarla daha çok boğuşmaları, onlardaki intihar eğilimini artıran temel sosyal belirleyicilerdir.

Geçim zorluğu
Yukarıda kısaca değerlendirdiğimiz iki örnek; intiharın nedenlerinin toplumsal yapı ile ilişkili olduğunu ve intiharda yaşanan artışı açıklamak için sosyolojik bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğumuzu göstermektedir. Şimdi belirli bir sosyolojik yaklaşımla intihar oranlarında yaşanan artışı değerlendirebiliriz. TÜİK istatistiklerinde dikkat çeken verilerden birisi geçim zorluğu nedeniyle yaşanan intihar oranındaki artışla ilgilidir. 2018’de geçim zorluğu nedeniyle intihar edenlerin sayısı 245 iken, bu sayı 2024 yılında 402’ye yükselmiştir. Bu çok anlamlı bir artıştır ve yoksulluk gibi sosyal sorunların intihar eğilimini yükselttiğini açıkça kanıtlamaktadır.
Toplumun insanlara hedef olarak benimsettiği hayat standardına erişebilme fırsatı bazı insanlar için düşükse ve hedeflenen hayat standardına erişme şansı/şanssızlığı insanlar arasındaki devasa bir eşitsizlikten kaynaklanıyorsa, insanların bir bölümünün çaresizliği kaçınılmazlaşmaktadır. Çaresizliğin nedeni kişinin beceriksizliği veya yeteneksizliği ile ilişkili olmaktan önce/çok toplumsal sistemdeki adaletsizlikle ilişkilidir. Sosyal eşitsizlikleri uç noktalarda bünyesinde barındıran toplumlarda yoksunluklarla baş edemeyen insanların yalnızlaşması ve intihara sürüklenmesi olasılığı düşük bir olasılık değildir. Demek ki geçim zorluğu TÜİK verilerinde de açıkça görüldüğü üzere intihar oranlarının artışındaki çok temel nedenlerden birini oluşturmaktadır.
2018’de geçim zorluğu nedeniyle intihar edenlerin sayısı 245 iken, bu sayı 2024 yılında 402’ye yükselmiştir. Bu çok anlamlı bir artıştır ve yoksulluk gibi sosyal sorunların intihar eğilimini yükselttiğini açıkça kanıtlamaktadır.
Geçim zorluğu dışında genel olarak ekonomik istikrarsızlık intihar oranlarının yükselişinde etkili bir nedeni oluşturmaktadır. Ekonomik istikrarın bozulduğu dönemlerde sosyal güvencesizlik önemli bir sorun olarak toplumda yaygınlaşmaktadır. Bu tür anomik durumlarda kurumların insanlara yön vermesi pek olası görünmemektedir. Yönsüzlük insanların çaresiz kalmasına ve tükenmesine neden olmaktadır. Yönünü bulmakta zorlanan çaresiz kişi için “şimdi ne yapılabilir?” sorusu toplumsal sistemden dışlanmışlık hissini güçlendiren bir sorudur. Böylesine bir yalıtılmışlık ve yalnızlaşma sonuç olarak olumsuz yıkımlara neden olabilmektedir ve intihar bu yıkımlardan birini oluşturmaktadır.
Ekonomik krizden motivasyon krizine
Toplumsal düzenin yaşanan ekonomik krizlerden ve meşruiyet krizlerinden dolayı zayıflaması intihar oranlarında artışa neden olmaktadır. Toplumun düzeni bir kere kırılgan hale geldiğinde, normlar çözülmeye başlar ve bir sahte kurtuluş çaresi olarak bencilleşme süreci yaşanır. Hem normların çözülmesi hem de bencilleşme farklı yollardan olsa da intihar oranlarının artışına neden olur. İlki anomik intihar oranlarında artışa neden olurken, ikincisi bencil intihar oranlarında artışa neden olur. Türkiye’de uzun zamandır yaşanan ekonomik kriz ve siyasal meşruiyet krizi sonuç olarak intihar oranlarındaki artıştan elbette sorumludur. Asgari ücret karşılığında çalışanların oranının tüm çalışanlara oranı son derece yüksektir ve bu durum kalabalık bir nüfusun hedeflediği hayat standardına erişememesine neden olmaktadır. Türkiye’nin son dönemlerde dünyanın en yüksek enflasyon oranlarından birine sahip olması da ekonomik krizin yerleşmeye başladığının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Uzun süreli ekonomik krizin yönsüzleştirdiği ve meşruiyet krizinin pasifleştirdiği kişilerin motivasyon sahibi olması beklenemez. Ağırlıklı olarak toplum ekonomik ve meşruiyet krizlerini takiben bir motivasyon krizine sürüklenmektedir.

Motivasyon krizindeki bir toplumun özellikle güçsüz gruplarında intihar gibi yıkıcı olgularda artış yaşanması olağanlaşmaktadır. Kültürel kutuplaşmayı da devreye sokan ekonomik kriz ve meşruiyet krizi, toplumsal değerler yitimine de sebep olmaktadır. Değerler yitimi motivasyon kriziyle el ele yürüdüğünde, intihar vakalarında artış yaşanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu noktada bütün toplum kesitleri yabancılaşmayı, dışlanmayı aynı ölçüde yaşamazlar ve kutuplaşma bu nedenle daha da derinleşir. Kutuplaşmanın derinleşmesi başka ciddi sorunların yanı sıra intihar gibi yıkımlara da yol açmaktadır. İç gerginliklerin yükselişte olduğu toplumlarda intihar oranları artış göstermektedir.
Sonuç olarak; gelir dağılımı adaletsizliği, topluma yerleşen borçlanarak yaşama çaresizliği, işsizlik ve yoksulluk gibi sosyal sorunların çözülmekten çok “sürdürülebilir” hale getirilişi intiharların artışına yol açmaktadır. Bunların yanı sıra ülkede kentleşmenin özellikle son otuz yıl içinde öngörülmemiş düzeyde yaygınlaşması kendisiyle birlikte devasa sorunlar yaratmaktadır ve intihar oranındaki artış bundan bağımsız değildir. Batılı toplumlardan biraz geç olsa da biz de şimdi “kalabalık yalnızlık” sorununu yaşıyoruz. Kentlerde kalabalık kitlelerin içinde yaşayan kişi uygulanan ekonomik modellerle ilişkili olarak bireyci olmak zorunda kalmakta ama bireyleşmede sorunlar yaşamaktadır. Hayatın hızla aktığı kent yaşamında kalıcı ilişkiler kurmakta zorlanan insanların bazıları yalnızlık hissi ile hastalanmaktadır ve bu hastalıktan intiharla kurtulmaya çalışanların sayısı gittikçe anlamlı bir sayı haline gelmektedir.
Gelir dağılımı adaletsizliği, topluma yerleşen borçlanarak yaşama çaresizliği, işsizlik ve yoksulluk gibi sosyal sorunların çözülmekten çok “sürdürülebilir” hale getirilişi intiharların artışına yol açmaktadır.
TÜİK istatistiklerinde intiharın nedenleri
Bu noktada TÜİK istatistiklerinde intiharın nedenleri ile ilgili verilere bakabiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz geçim zorluğu intihar nedenleri içinde ikinci sırayı almış durumda. İlk neden ise hastalık olarak verilmiş. 2024 yılında hastalıktan bunalmış ve kurtuluşu ölümde görmüş 1123 kişi intihar etmiş görünüyor. Hastalıktan dolayı intihar olgusu esasında sosyoekonomik düzenin işleyişindeki aksaklıklarla doğrudan ilişkilidir. Türkiye’nin sağlık sistemi önemli ölçüde bozulmuş ve işleyişinde birtakım sorunlar yerleşiklik kazanmış bir sağlık sistemidir. İyi hekimlerin yetiştirilmesinde ciddi eksiklikleri ve aksaklıkları olan tıp fakülteleri önemli bir sistem sorunu olarak ortada duruyor. Örneğin, hekim-hasta ilişkisinde kendisini “patron” olarak algılayan, hasta ile göz teması kurmayan hekimlerin sayısında artış gözlemleniyor. Tabakalaşma sisteminden bağımsız olarak düşünülemeyecek olan bu tür sorunların gittikçe yerleşik hale geldiği ülkemizde sağlıkla ilgili yeniden bir düzenlemeye ya da kuruluşa ihtiyaç olduğu açıktır.

Üçüncü sıradaki neden aile geçimsizliği olarak verilmiş ki bu sorun da sosyoekonomik düzendeki aksaklıkların bir parçasını oluşturmaktadır. 2024 yılında intihar eden 4460 kişiden 190’ı ailesinde yaşadığı soruna bağlı olarak intihar etmiş görünüyor. Aile kurumu uzun zamandır neoliberal kapitalizm tarafından hırpalanan ve altı oyulan bir kurumdur ve aile kaynaklı intiharları ele alırken bu meseleyi değerlendirmemek olmaz. Ülkemizde aile kurumu öylesine yıpranmış durumdadır ki hükümet zorunlu olarak bu yılı aile yılı olarak ilan etti. Yani aile güçlü ve sağlıklı bir kurum olmaktan çoktan çıkmış/çıkarılmış durumda ve intiharların yükselişinde bu neden önemli bir yer tutuyor.
Duygusal ilişkide arzu edileni elde edememe ve istediği kişi ile evlenememe nedeniyle gerçekleşen intihar oranı listede dördüncü sırada. Bu meseleyi de genel olarak toplumsal yapıdaki aksaklıklarla ilişkilendirerek açıklamamız gerekmektedir. Aşkı bir tür imkânsızlık-kavuşamama rahatsızlığı olarak tanımlayan bir kültürel evrende, bazı kişilerin sevdiğiyle evlenememesini hayattaki en önemli hedefine ulaşamama olarak anlaması anlaşılabilirdir. “Sevmek muhakkak karşılığında sevilmeyi gerektiriyor” şeklindeki anlayışın hâkim bir anlayış olduğu toplumsal bağlamlarda karşılıksız aşk ilişkilerinin istenmeyen sonuçlara yol açması ihtimali düşük değildir.

Tabii ki nedeni belirlenemeyen intihar sayısı en büyük sayıyı oluşturmaktadır: 1642 kişinin intihar nedeni “diğer” olarak ifade edilmiş. Ancak ağırlıklı olarak dağıtıldığında yukarıda dile getirdiğimiz oranların geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak şunları vurgulayabiliriz: Toplumsal anlamda bir öngörüsü ya da derdi olmayan bir kapitalizm türünün son kırk yıldır dünyayı ve Türkiye’yi hırpalaması yalnızlaşan ve toplumdan izole olan kişilerin sayısını artırmaktadır. Birlikte toplum halinde yaşamak derdine sahip olmayan liberalizm gibi bireyci anlayışların hakimiyetindeki günümüzde toplumun savunusunu yapmak çok daha anlamlı hale gelmektedir ve intihar gibi yıkıcı eylemlerin artışını engellemek ancak böyle bir savunuyla gerçekleştirilebilir.

