GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Freud’un Vakaları Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Lacan Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Yaşamın medikalizasyonu: Modern çağın sessiz kuşatması
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Freud’un Vakaları Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Lacan Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Sağlık > Yaşamın medikalizasyonu: Modern çağın sessiz kuşatması
Sağlık

Yaşamın medikalizasyonu: Modern çağın sessiz kuşatması

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 16 Ekim 2026 16 Dakikalık Okuma
Paylaş
sağlık
Görsel: Pixabay

Medikalizasyon, en yalın tanımıyla, tıp alanına girmeyen günlük hayattaki olağan problem, durum ve tecrübelerin tıbbi kategorilerle tanımlanarak birer müdahale alanı hâline getirilmesi süreci. Sağlık ekosistemini ve iyi yaşam endüstrisini kasıp kavuran popüler yaklaşımlar, nesnel bir temele dayanmaktan ziyade sürekli form değiştiren birer moda döngüsü üzerinden ilerlemekte.

İçindekiler
“Normal”in daralan çerçevesiMakineleşen bedenimiz ve “girdi-çıktı” yanılsamasıDeğişen aktörler ve yeni düzen: BiyomedikalizasyonHayatı yeniden “şiire” ve anlama bağlamak

Dr. Fizyoterapist Tuba ERGENE

Teknolojinin, genetiğin ve biyoteknolojinin baş döndürücü bir hızla evrildiği 21. yüzyılda tıp, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar sarsılmaz bir otorite kazanmış durumda. Şüphesiz bu tablo, yalnızca bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin masum bir neticesi değil; aksine, çağdaş ekonomi politikalarının insan yaşamını, bedeni ve zihni birer ‘pazar alanı’ olarak kurgulayan kapitalist piyasa mantığının doğrudan ve kaçınılmaz bir yansımasıdır.

Ancak bu kudretli dönüşüm, madalyonun diğer yüzünde felsefi ve etik bir huzursuzluğu da beraberinde getiriyor: Tıp hayatı koruyup iyileştirirken, yaşamın özünü mekanik bir işleyişe indirgeyip insanı bir özne olmaktan çıkararak bir nesneye mi dönüştürüyor?

Bu soru, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyoloji, felsefe ve halk sağlığı düşüncesinin merkezinde yer alan “medikalizasyon” kavramının ve günümüzdeki karmaşık türevi olan “biyomedikalizasyon” süreçlerinin etrafında şekillenmeye devam ediyor.

“Normal”in daralan çerçevesi

Bugün tıp; yalnızca kimin sağlıklı, kimin hasta ya da “normal” olduğuna karar veren bir hakem olmaktan öte; doğumdan çocukluğa, beslenme biçimlerinden yaşlılığa ve ölüme kadar insan yaşamının tüm evrelerini dizayn eden kuşatıcı bir mercek işlevi görüyor.

Medikalizasyon, en yalın tanımıyla, tıp alanına girmeyen günlük hayattaki olağan problem, durum ve tecrübelerin tıbbi kategorilerle tanımlanarak birer müdahale alanı hâline getirilmesi süreci. Geçen yüzyılın ortalarında özellikle psikiyatri eksenli başlayan bu eğilim; zamanla cinselliği, yaşlanmayı, gebeliği, yeme alışkanlıklarını ve hatta yas ile hüzün gibi en insani hâlleri dahi kapsayacak biçimde genişlemiş bulunuyor.

Tıp tarihi ve deontoloji araştırmacısı Tayyibe Bardakçı’nın da işaret ettiği gibi, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı “bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik hâli” şeklinde tanımlayan hepimizin ezber ettiği o idealist ama bir o kadar muğlak çerçevesi, günlük hayattaki küçük mutsuzlukların ve sıradan yorgunlukların dahi kolayca patolojikleştirilmesine zemin hazırlıyor. Oysa insan yorulabilir, durmak isteyebilir, bazen hiçbir şey yapmadan öylece dinlenebilir. Bu insani hâllerden derhâl hastalık devşirmek; herhangi bir klinik ve tıbbi değerlendirmeden geçmeden tamamen arkadaş tavsiyeleriyle ya da dijital platformların pompaladığı popüler yönelimlerle vitaminlere, takviyelere veya türlü reçeteli/reçetesiz ürünlere sarılmak, günümüzün “overdiagnosis” tutumuna ve medikalizasyon çarkına ardına kadar kapı aralıyor.

Ana Raquel Nunes’in halk sağlığı üzerine gerçekleştirdiği güncel derleme çalışması da (2025), bu tablonun altını çiziyor: Sağlığın sosyal ve yapısal belirleyicilerinin göz ardı edilmesi sistemik reformları sınırlandırmakta ve böylece halk sağlığı kendi kök misyonundan uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Burada mesele elbette tıbbın hayat kurtaran başarılarından ziyade; aksine, insan deneyiminin griliklerini, belirsizlikleri ve doğallığını dış müdahalelerle tedavi etme eğilimi. Oysa nitelikli sağlık profesyoneli, bu mekanik döngünün içinden, ancak insan olma bilinciyle ve “hasta”nın omuzlarındaki hayat yükünün paylaşıldığı zemini olabildiğince kurduğunda çıkar.

Makineleşen bedenimiz ve “girdi-çıktı” yanılsaması

Modern teknokratik kültür, insan bedenini tamir edilecek bir araç, zihni ise optimize edilmesi gereken bir işlemci olarak okuma eğiliminde. Bu mekanik bakış açısında nihai hedef; kesintisiz bir maksimum verimlilik, kusursuz performans ve kusursuz bir “girdi-çıktı” dengesi tutturmaktır.

Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite rutinini ıskalayabilen modern insan; sabah vitaminini, uyku düzenleyicisini veya stresini regüle edecek karışımını ihmal etmiyor. Oysa filozof Malcolm Guite’in hatırlattığı üzere, bu yaklaşım insan olmanın en temel özünü ıskalıyor: İnsan, biyolojik verilerden ibaret bir makine değil; bir kültüre, bir tarihe ve bir “hikâyeye” ait olan varlıktır. Acının, yorgunluğun, hatta melankolinin bile insani bir anlamı ve derinliği vardır. Her şeyi tıbbileştirmek, bu deneyimlerin taşıdığı varoluşsal anlamı buharlaştırıyor. Kendi hakiki hikâyesinden uzaklaşan insan, eksilen anlamı dışsal detaylarla ve geçici pratiklerle ‘makyajlama’ çabasında ısrar ediyor.

Görsel: Pixabay

Sağlık ekosistemini ve iyi yaşam endüstrisini kasıp kavuran popüler yaklaşımlar, nesnel bir temele dayanmaktan ziyade sürekli form değiştiren birer moda döngüsü üzerinden ilerlemekte. Bugün o, yarın başkası başrolde; bugün odak noktası bağırsak mikrobiyotasıyken, yarın amigdalanın nörolojik sırları; bugün “soleus” kasının mucizevi metabolik etkileri konuşulurken, yarın “psoas”ın stresi sakladığına dair iddialar sektörü domine edebilmekte. Beden, bütüncül bir varlık olarak ele alınmak yerine, her gün başka bir popüler anatomik ya da fizyolojik parçasına indirgenerek pazarlanıyor. Sağlığımızın mahremiyetini ve hakikatini yalnızca nesli tükenmeyen bir bilimsel asalet muhafaza edebilir. Tüketici zihniyetinin tuzağına düşerek her gün bir başka akımın ardına takılan bu çağa direnmek, bireysel bir ahlak ve varoluş meselesi haline geldi artık.

İşte bu parçalara ayıran mekanik bakışın tam karşısında, kardiyopulmoner rehabilitasyon pratiği merceğinden bakıldığında da benzer bir indirgemeciliğin izleri görülebilir; zira solunumun ve hareketin fizyolojik dinamikleri zamanla salt birer performans göstergesine indirgenerek insan organizması dışsal bir motor misali “akort” edilmeye çalışılabiliyor. Oysa solunumsal süreçlerin psikolojik dinamiklerce biçimlenmesi, enerji koruma stratejilerinin günlük yaşam kalitesini doğrudan dönüştürmesi ve objektif parametrelerin yanı sıra hastanın subjektif anlatılarının da hesaba katılması zorunluluğu, klinik pratiğimize ontolojik bir bütünlük kazandırmakta. Egzersiz temelli bütünleyici yaklaşımlardan yoksun bir medikal müdahale sıklıkla kısa vadeli bir konfor alanı yaratmanın ötesine geçemeyebilirken; farmakolojik ajanların sunduğu etki alanı, doğru kurgulanmış bir egzersiz adaptasyonuyla derinlik kazanabilir. Oysa bütüncül perspektifi çoğunlukla sağlığı idame ettirme sürecinin tedavi aşamasında tatbik edebilsek de, patolojinin inşa edildiği ilk evrelerde —ya da hastalık klinik yüzde belirmeden evvel (profilaksi düzeyinde)— bu bütüncül bakış ana akım tıbbın kör noktasında kalabiliyor.

İnsanı hastalıklara sürükleyen etkenler laboratuvar panellerinde ya da radyolojik kesitlerde her zaman tam karşılığını bulabiliyor mudur? “Hastalık yoktur, hasta vardır” ilkesi kliniğin kadim kılavuzuydu hani; hâlbuki günümüz sağlık ekosistemi bireylere standardize reçeteler ve tekdüze “iyi yaşam” direktifleriyle yaklaşmıyor mu? Böylece insana özgü her klinik tablo, endüstriyel standartların arka planında silikleşiyor. Sonuç olarak birey, sağlığın öznesi olmaktan çıkarılarak farmakolojik ve ticari döngülerin sürekliliğini sağlayan pasif bir konuma indirgeniyor.

Burada belki de zihni en çok kurcalaması gereken mesele şu: Poliklinik masasında yazılan reçete, düzenlenen egzersiz programı veya verilen iddialı yaşam tarzı önerileri, muhatabımız olan hastanın evine, hanesine, yani gerçek hayatına konuk olduğumuzda acaba ne kadar geçerliliğini koruyabilecek? Hastanın somut yaşam koşulları, ekonomik gerçekliği, sosyal çevresi, destek sistemleri ve beslenme pratikleri çıplak gözle görüldüğünde, klinikte büyük bir titizlikle kurgulanan o standart programların hatırı sayılır bir revizyona ihtiyaç duyacağı aşikâr. Elbette bu tahlil, her hastanın evine fiziksel ziyaret zorunluluğunu dile getirmek için değil; klinikteki varsayımlar üzerine kurulan teorik dünyanın ötesine geçerek, insan hayatının o karmaşık arka planını hem fiziksel hem duygusal olarak sorgulama ihtiyacını hatırlatmak için elzemdir.

Ivan Illich’in çığır açan Sağlığın Gaspı (Medical Nemesis) adlı eserinde eleştirdiği gibi, medikalizasyon insanlara kendi acılarıyla, hastalıklarıyla veya hayatın doğal krizleriyle baş etme yeteneklerini unutturmakta; onları sürekli dışarıdan gelen müdahalelere ve ilaçlara bağımlı kılmaktadır. Dolayısıyla insan sağlığına bir mühendislik modeli olarak bakılması; insanın zaafları, kırılganlıkları ile biricik olduğu gerçeğiyle fena hâlde çakışmaktadır.

Görsel: Pixabay

Değişen aktörler ve yeni düzen: Biyomedikalizasyon

Bugün işin rengi biraz daha değişti; sağlık sosyolojisinin öncülerinden Peter Conrad’ın tabiriyle işin içine ‘biyomedikalizasyon’ girdi… Conrad’ın “Medicalization: Changing Contours, Characteristics, and Contexts” başlıklı çalışmasında vurguladığı gibi, medikalizasyon zamkla yapıştırılmış statik bir olgu değil; zamanla yapısal kabuk değiştiren, yaşayan bir süreç. Geçmişte bu akım büyük ölçüde hekimin otoritesine dayanırken; yirmi birinci yüzyılda bugün dijital ağların, ilaç endüstrisinin ve doğrudan tüketiciye göz kırpan pazarlama stratejilerinin katılımıyla çok daha karmaşık bir “biyomedikalizasyon” evresindeyiz.

Artık süreçler yalnızca poliklinik odasında hekim kararıyla yürümüyor. Bireyler internet, medya ve dijital platformlar aracılığıyla kendi “ihtiyaçlarını (!)” var eden ve tatmin yolunu kurgulayan aktif birer sağlık tüketicisine dönüşüyor. Bu dinamiklerle birlikte birkaç çarpıcı mekanizma etrafımızı kuşatıyor. İlk olarak Hastalık Tellallığı (Disease Mongering): İlaç endüstrisi ve pazar mekanizmaları, ticari alanlarını genişletmek adına normal insan hâllerini birer hastalık olarak pazarlıyor; yeni teşhis eşikleri yaratarak sağlıklı bireyleri bile “hasta adayı” veya müşteriye çeviriyor. İkincisi elbette Overdiagnosis- Overtreatment ikilisi. Aşırı tanılandığında (yanlış tanı değil!) gereksiz tarama, test ve aşırı tedavi kurgusu kaçınılmaz. Giyilebilir hassas teknolojiler sayesinde (bu konuda daha önce yazmıştım), kişiye hiçbir semptom üretmeyecek ve yaşam süresini etkilemeyecek küçük detaylar dahi hastalık alarmı olarak dönebiliyor. Bu durumda yine “ne yapması gerektiğinden çok, ne yapmaması gerektiğini bilen uzman yaklaşımı “ayırt edici” oluyor. Hekimin ayırıcı tanısı, fizyoterapistin asıl hedefe yönelik egzersizi, hemşirenin hastaya ilacı uygulamaması gereken ani bir değişim vb. Aksi; sağlık sisteminin kaynaklarını tüketmesi yanı sıra, asıl önemlisi zaten duyarlığı yüksek bir toplumun (ne çok “over!”) bireylerinde anksiyete dalgalarının şiddetini artırıyor. Kardiyak bir sorunu, sessiz ilerleyen bir patolojiyi zamanında yakalayan gerçek ve gerekli tıbbi taramaları bu eleştirinin kesin olarak dışında tutmalı; itirazın konusu hiçbir klinik karşılığı olmayan masum varyasyonların hastalıklara dönüştürülerek pazar yaratılması. Yoksa tam da bilimsel ve koruyucu halk sağlığı yaklaşımlarının merkezinden bir yerden atılan bir çığlık bu. Üçüncü olarak; gelelim çağın baskın ‘tüketim’ illüzyonuna hizmet eden Arzuları Tatmin Eden Tıp’a (Wish-Fulfilling Medicine). Çalıştığım kliniklerde yıllarca “sosyal endikasyon” kisvesiyle uygulanan müdahalelere şahit oldum; hastalara iyi geliyordu. Fakat fizik tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde kısa vadede “iyi gelen” uygulamaların uzun vadeli etkileri tartışılır dururken; bugün tıbbın sınırlarının estetik kaygılar, performans artırıcılar veya yaşam tarzı reçeteleriyle genişlemesi, işi “tedavi”den ziyade bireysel arzuları tatmin eden bir teknisyenliğe dönüştürdü. Bu noktada, etik sınırların yeniden masaya yatırılmasında bir sakınca olmasa gerek.

Şüphesiz teknolojiyi ve dijital sağlık pratiklerini yalnızca eleştirel bir gözle okumak haksızlık olur. Öz-takip cihazları, giyilebilir teknolojiler ve özellikle koruyucu sağlık ile rehabilitasyon alanında çığır açan tele-rehabilitasyon uygulamaları, kronik hastalıkların yönetiminde hastaya konfor, güvenlik ve en önemlisi kendi sağlığının öznesi olma gücü (empowerment) kazandırmaktadır. Doğru kullanıldığında bu dijital imkânlar, mesafeleri aşarak doğru egzersize ve profesyonel desteğe erişimi kolaylaştıran devrimci birer araçtır. Tekrarlayalım: İtirazımız teknolojinin kendisine değil, bu hayat kurtaran imkânların salt piyasa mantığıyla ticarileştirilmesine.

Sorgu tıbbın kendisine değil, tıbbın/sağlığın/egzersiz biliminin bilimsel bir temel gözetmeksizin araçsallaşmasına! Asıl sorgulanması gereken; tıbbın, iktidarın, piyasanın ve teknolojinin bir sosyal kontrol aracı olarak konumlandırılması, yani insan hayatının bütününe el koyma iddiası. Oysa yaşam tüm zıtlıkları, kırılganlıkları ve kesitleriyle kucaklanması gereken bu poetik ruhuyla bütünlük arz eder.

Fransız filozof Michel Foucault’nun disiplin toplumları analizinden kısmen hatırladığım üzere, sağlık normları üzerinden kurulan otorite, bireyin günlük yaşamının en mahrem alanlarına kadar sızmakta ve insanları sorgulamadan “norm”un pasif birer parçası hâline getirmekte. Pandemi süreçleri ve dijital gözetim pratiklerinde birlikte görmedik mi; kamusal güvenlik ve sağlık gerekçesiyle bireysel özerklik öylece askıya alınabiliyor; tıp ise bu denetim mekanizmasının en kusursuz kılıfına dönüşebiliyor. Ne var ki, kriz anlarında toplumsal sağlığı gözetme mecburiyeti ile bireysel özgürlüklerin ve insan onurunun dokunulmazlığı arasındaki zarif dengeyi korumak, demokratik bir toplumun varlık şartıdır; zira güvenlik adına özgürlük alanlarından tamamen vazgeçmek, korumaya çalıştığımız hayatın özünü ve anlamını zedelemektedir. Bu bağlamda Nunes (2025) de, halk sağlığının yalnızca biyomedikal müdahalelere indirgenmesinin; sosyal adaleti, yoksulluğu, barınma sorunlarını ve çevresel faktörleri (up-stream determinants) arka plana ittiğini ve dezavantajlı kesimler üzerindeki eşitsizlikleri derinleştirdiğini söylüyor. “Eşitsizliklerin derinleşmesi” mi; bu size de çok tanıdık gelmiyor mu?

İnsanı yalnızca biyolojik bir makine değil de bir bütün olarak kucaklayan sağlık profesyonelleri, aslında bu tıkanıklığın en büyük eleştirmenleri ve doğal müttefikleri. Fizyoterapi ve rehabilitasyon pratiğinde de temel gayemiz, hastayı pasif bir tedavi alıcısı olarak konumlandırmak değil; onun nefesini, hareketini ve yaşam dinamizmini kendi içsel potansiyeliyle yeniden buluşturmaktır. TDK Sözlük şöyle açıyor “potansiyel”i: Gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan. / Gelecekte oluşması, gelişmesi mümkün olan. / Kullanılmaya hazır (güç, yetenek). Fizyoterapistler olarak tam anlamıyla bu potansiyelin merkezindeyiz, bireyin açığa çıkarılmasını beklediği o bedensel ve zihinsel cevherin. Çünkü nitelikli sağlık profesyoneli, yalnızca hastalıkta değil, sağlığın evrelerinde bireye özgü ihtiyaçları gözetir; enerjiyi ve vakti sömüren standart şablonların uzağında durarak doğru adımları kurgular. Ve en önemlisi, yalnızca fiziksel bir iyileşmenin değil, insanın omuzlarındaki hayat yükünün de hakiki bir paydaşı olur.

Hayatı yeniden “şiire” ve anlama bağlamak

Medikalizasyonun bireysel ve toplumsal düzeydeki en büyük tahribatı, insanı kendi yaşamının öznesi olmaktan çıkarıp tıbbi otoritelerin ve endüstriyel çarkların nesnesine dönüştürmesi.

Tıbbın koruyucu ve iyileştirici rolüne derin bir saygı ile teslim olurken, hayatın kendisini tamamen teknolojiye ve mekanik reçetelere teslim etmeme dengesini de korumak zorundayız. Gerçek sağlık veya felsefi ve psikolojik literatürdeki karşılığıyla insani gelişmişlik (flourishing); yalnızca biyolojik parametrelerin normal sınırda kalması değil, insanın zihnen, ruhen ve kültürel olarak tam anlamıyla serpildiği, içsel bütünlüğünü koruduğu bir varoluş hâli. İnsana ve yaşama dair o zarif hayranlıkları hatırlamamız için görülecek, dokunacak ne çok yaşam ânı var!

Hayatı mekanik bir girdi-çıktı döngüsüne indirgeyen teknokratik kuşatmaya karşı; şiiri, sanatı, yavaş ritüelleri, doğayla ve ortak hikâyelerimizle kurduğumuz bağları yeniden hatırlamak bir lüks değil, insan kalabilmenin en temel gerekliliği. Rilke’nin amacı da bu değil miydi zaten: “Hayatı bütünüyle kavramak; varlığın hiçbir kesimine yabancı kalmamak, en korkunç, en iğrenç hayat durumlarını bile bütün yönleriyle kucaklamak.”

O hâlde hayatını genişleyen halkalar içre yaşayan Rilke’yle bitirelim:

binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın taa ötesinde,
taa ötesinde zamanın!

Hoş Geldiniz

Kaynakça

  • Bardakçı, T. (2022). Tıbbın yaşamlarımızdaki hakimiyeti: Medikalizasyon. Anadolu Kliniği Tıp Bilimleri Dergisi, 27(3), 347-356.
  • Conrad, P. (2025). Medicalization: Changing Contours, Characteristics, and Contexts. In: Cockerham, W.C. (eds) Medical Sociology on the Move. Springer, Cham.
  • Nunes, A. R. (2025). Medicalisation of public health: a narrative review. Public Health, 246, 105827.
  • Illich, I. (2014). Sağlığın Gaspı (Medical Nemesis). Ayrıntı Yayınları.
  • Foucault, M. (1995). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Vintage Books.
  • Şahinol, M., & Başkavak, G. (2020). Türkiye’de Biyomedikalizasyon: Sağlığın Dijitalleşmesi ve Öz-Takip Pratikleri. Türkiye’de STS: Bilim ve Teknoloji Çalışmalarına Giriş, İTÜ, 103-117.

Etiketler: egzersiz, medikalizasyon, sağlık
GazeteBilim 16 Ekim 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı sağanak Ankara’ya sağanak uyarısı: Bu akşamdan cumartesi geceye kadar dikkat!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

ABD daha iyi savaşsınlar diye askerlerine testosteron testi yapacak

Hegseth, askerlerin fiziksel ve zihinsel olarak göreve daha hazır olması amacıyla erkek askerlerde testosteron taramasını zorunlu hale getiriyor.

HaberSağlık
19 Eylül 2026

Yemeklere “ekşi tat” vermek için müşterilerine 4 yılda 49.000 karınca yedirdi

Seul’ün lüks Gangnam bölgesinde faaliyet gösteren iki Michelin yıldızlı "Evett" adlı restoran, yemeklere ekşi aroma katmak amacıyla 4 yıl boyunca…

GastronomiHaberSağlık
17 Eylül 2026

Boşu boşuna 11 yıl kanser tedavisi gördü, “pardon” denildi

Becky Jones adlı kadının, 11 yıl boyunca kanser olduğu söylenerek boşu boşuna ağır kemoterapi tedavisi gördüğü ortaya çıktı.

HaberSağlık
14 Eylül 2026

Obeziteyi sadece tedavi ediyor, nedenlerini büyütüyoruz

Bir yandan sistem yoksul insanları kötü yiyeceklere mahkûm ederek obeziteyi artırıyor bir yandan da bu iğneleri cazip hale getiriyor.

Sağlık
30 Temmuz 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
imunify-bot-check

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?