Şiddetin insan doğasıyla bütünleşik olduğu kanısı oldukça yaygın. Birbirine saldıran insanlar ya da vurup kırma eylemleri gibi fiziksel şiddet örneği diyebileceğimiz eylemler şiddet denildiğinde akla ilk gelenler oluyor.
Meriç Erdolu
Bu durumlar doğadaki birtakım olaylara da benzetilerek hayvanlar arasında, özellikle de aslan gibi yırtıcılarla avlarının arasındaki av-avcı ilişkileri üzerinden, şiddetin doğada da olduğu, dahası insana da doğanın bir parçası olmasından dolayı geldiği ve bunun kalıtım gibi yollarla nesilden nesile aktarıldığı düşünülüyor.
Fakat şiddeti sadece vurma kırma üzerinden tanımlamak sözlü, psikolojik ya da simgesel şiddet gibi şiddet türlerini tanımlarken anlamlı olmuyor. Bütün bunların şiddet diyebilmemizi sağlayan ve doğadan gelmeyen ortak bir yanları var.
Şiddet nedir?
Şiddet nedir sorusunun çeşitli cevapları var. Örneğin Türk Dil Kurumu “Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma” ya da “Kaba güç” olarak tanımlıyor [1] fakat şiddete dair genel kanı da bu yöndeyken bir eylemi şiddet yapan şeyin ne olduğuna baktığımız zaman bunun kaba kuvvetten çok farklı bir şey olduğunu görürüz. Bu şey şiddet eyleminin kaba kuvvetle karşıya fiziksel zarar vermesi ya da acı çektirmesi değildir, onun dil üzerinden toplumsal olarak böyle bir eylem olarak tanımlanmasıdır.
Biz insanlar toplumsal olarak bazı davranışları ya da eylemleri şiddet olarak tanımlıyoruz, bundan dolayı bu eylemler fiziksel zarar ya da acı çektirmek gibi içeriklerinden bağımsız bir şekilde şiddet olarak kabul ediliyorlar ve uygulandığı kişi ya da kişiler tarafından aşağılayıcı, küçültücü, irite edici ve acı verici olarak algılanıyorlar. Bireyler bunu uygulamayı ve bunlara maruz kaldıklarında ne hissedeceklerini içine doğdukları toplumda büyürken öğreniyorlar.
Örneğin koşarken takılıp düştüğümüz zaman da canımız yanar ve çok ciddiye varan zararlar da görebiliriz fakat bu durumda kendimizi şiddet görmüş saymayız ya da yer çekimi bana şiddet uyguladı demeyiz çünkü bu durum şiddet kavramının içine girmez, ama koşarken birisi bizi iter ve düşersek o zaman canımız acımasa da, fiziksel zarar görmesek de o kişinin bize şiddet uyguladığını söyleriz, işte şiddet dediğimiz olgu ilk duruma kıyasla ikinci durumda fazladan olan her şeydir diyebiliriz.

Eğer şiddetin temel kriterini “acı” olarak kabul edersek, acı çektirici eylemler bazen zorunlu olarak katlanılması gereken şeyler de olabilir ve böyle durumlarda şiddet olarak tanımlanmazlar. Örneğin anestezinin bulunmasından önceki ameliyatlarda insanlar uyuşturulmazdı ve kesme işlemlerinin hepsi hasta acılar içindeyken yapılırdı [2]. Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi dışarıdan baktığımız zaman cerrahın yaptıklarının bir işkencecinin yaptıklarından çok farklı şeyler olmadığını görürüz. İşte bu durumu işkenceden ayıran şey burada doktorun bu uygulamayı hastayı tedavi etmek amacıyla yapması ve hastanın bunu bilmesi ya da başka bir deyişle doktorla hasta arasında dil üzerinden bu şekilde bir ilişki kurulmasıdır. Bunun haricindeki her şey bir işkence uygulamasıyla aynıdır.
İşkence olayında işkenceciyle mağdur arasında daha farklı bir ilişki kurulur ve her iki taraf da bunun farkındadır. İşte bu yüzden bir eylemin şiddet olup olmadığını belirleyen şey o eylemin toplumsal olarak nasıl tanımlandığıdır. Burada doktor da hasta da bu işlemi bir şiddet eylemi olarak görmez, ikisi de eylemi hastanın sağlığının daha iyi hale gelmesi için yapılan bir eylem olarak tanımlarlar.
Bir başka örnek olarak dövüş sporları verilebilir. Dövüş sporlarının ismi “dövmek”ten gelir fakat burada sporcular birbirlerine şiddet uygulamış kabul edilmezler ya da yapılan dövme eylemi aynı zamanda bir şiddet eylemi değildir. Burada sporcular arasında oyunun kuralları üzerinden bir anlaşma vardır. Karşılaşmanın sonucunda kurallara göre yenilen oyuncu tipik bir sokak kavgasında dövülen kişiden farklı olarak sadece yenilmiş sayılır ve bu kişi için “dayak yedi” gibi ifadeler kullanılmaz ya da bu durum onun için eril bir toplumda mahcubiyet duyulması gereken bir durum değildir, o sadece o müsabaka için yenik duruma düşmüştür. Bunun sebebi bu eylemin bir spor oyunu olarak ifa edilmesi ve sporun şiddetten farklı anlamlandırılmasıdır. Bu noktada eğer şiddet olarak kabul edilen bir olay (örneğin kadına yönelik şiddet) şiddet olarak kabul edilmezse o olay şiddet olmaktan çıkar mı gibi bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı şiddet olarak kabul edilmediği söylenen eylemin hangi amaçla yapıldığındadır. O eylem eğer şiddet uygulamak amacıyla yapılıyorsa o zaman yine o bir şiddet eylemidir ya da tersinden düşünürsek ilk örnekteki itme eylemi şiddet uygulamak değil de başka bir amaçla yapılmışsa bu durumda o da şiddet olmaktan çıkar, çünkü o zaman o kişiler arasında farklı bir anlam yüklenen bir ilişki kurulmuş olur.
Şiddetin uygulayıcıları ve alıcıları
Şiddetle ilgili üzerinde durulması gereken bir diğer konu da uygulayıcısının ya da alıcısının kimler ya da neler olabileceğidir. Şiddet kişiler arası ilişkilerde, dil üzerinden kurulan anlamla ortaya çıkan bir olgu olduğundan sadece insanın uygulayabileceği ve sadece insana uygulanabilecek bir şeydir ve ortaya çıkabilmesi için de en az iki tarafa ihtiyaç vardır. Örneğin kişi kendi kendine şiddet uygulayamaz, bir kişi kendine fiziksel zarar verdiği ya da başka bir şiddet biçimini uyguladığı zaman bu durum “kendine şiddet uygulamış” şeklinde ifade edilmez. Ayrıca bu tarafların insan olması gereklidir, çünkü bunun uygulayıcısı da alıcısı da ancak bir insan olursa taraflar bu dil üzerinden kurulan anlama haiz olabilir, mesela hayvanlar bu anlamı anlayamazlar, bu yüzden hayvanlara onlar açısından şiddet uygulanamaz, eğer bir hayvan darp ediliyorsa orada o hayvan sadece fiziksel acıyı hisseder ama şiddet diye bahsettiğimiz kısmı anlayamaz. Bu sebeple hayvanlara şiddet uygulanamaz, örneğin küçük düşürme, hakaret gibi şiddet biçimleri de aynı mantıkla bir hayvana uygulanamaz, çünkü siz bunları uyguladığınız zaman hayvan bu davranış ya da sözlerin anlamını anlamayacağı gibi onların şiddet uygulamak amacıyla uygulandığını da anlayamaz.
Darp edilen bir hayvana yapılanın şiddet olduğunu sadece dışarıdan bakan bir kişi anlayabilir. Tabi burada bahsedilen şey hayvanlara fiziksel, cinsel birçok yolla yapılan istismarın zararsız olduğu anlamına gelmediği gibi o eylemlerin zararını da hafifletmemektedir, yukarıda da söylendiği gibi hayvanlar bu sırada acı çekiyor hatta bu durumun yarattığı psikolojik yıkımları da yaşıyorlar.
Tersinden düşündüğümüz zaman bir hayvan da bir insana şiddet uygulayamaz. Örneğin bir aslan bir insana saldırıdığı zaman bunu bizimki gibi bir şiddet uygulama amacıyla yapmaz, genelde ya beslenmek ya da savunma amacıyla saldırmıştır, bu yüzden yaptığı eylem sadece fiziksel bir zarar vermedir, şiddet değil. Ayrıca bir kişi böyle bir duruma maruz kaldığı zaman bunu “şu hayvan bana şiddet uyguladı” şeklinde ifade etmez, örneğin bir köpek tarafından ısırılan birisi “şu köpek bana şiddet uyguladı” demez. Yani doğada şiddet değil sadece kuvvet uygulama vardır.
Doğadan bir “şiddet” örneği: Tecavüzcü su samurları ve şiddetin analogları
Farklı türlerde gördüğümüz ve görünüşte benzer olan ancak evrimsel köken, yapı, kaynaklandığı yer, amaç, kullanım şekli gibi yönlerden birbirinden farklı olan özelliklere analog özellikler deniliyor. Örneğin sineklerin kanadıyla kuşların kanadı, ikisi de kanat olsa ve uçmaya yarasa da evrimsel kökenleri tamamen farklı olduğundan bunlar analog organlardır. Aynı temelde davranışsal benzerlikler de analog olarak gruplandırılır. Örneğin kedileri, dışkılarının üzerini örtme davranışlarına dışarıdan bakınca temizliğe çok önem veren hayvanlar şeklinde yorumlayabiliriz. Bunu yaparken doğrudan kendi dünyamızdan benzer davranıştan referans alıyoruz. Oysaki bu davranışı avcılarından gizlenebilmek için, etrafa bıraktıkları koku izlerini silmek için de yapıyor olabileceklerini gösteren birçok bilimsel çalışma var [3, 4]. Benzer hata doğadaki olaylar şiddet ismiyle etiketlenirken de yapılıyor.
Bu hatalı bakışın ortaya çıkardığı yanlışlara bir örnek olarak Evrim Ağacı’nda yayınlanan, su samurlarının fok yavrularına tecavüz ettikleri anlatılan “Sevimli Ve Tecavüzcü Su Samurları” [5] başlıklı içerik verilebilir. Olayda bazı su samurlarının fok yavrularına ölene kadar tecavüz ettiklerinden bahsediliyor. Oysa tecavüz de bir cinsel şiddet biçimi olarak sadece insanın insana uygulayabaileceği bir eylemdir, çünkü bu eylemdeki zorlama ya da irade kırımı da sadece bunu uygulamayı bilen bir canlı tarafından, sadece bunu bilen bir canlıya uygulanabilir.
Bir hayvan yukarıdaki fiziksel şiddet örneğinde de bahsedildiği gibi bu kültürel ya da dilsel kodlara sahip olmadığından bunu tecavüz olarak algılayıp, yorumlayamaz, o sadece o anda duyduğu fiziksel acıyı ve türüne göre değişebilmekle birlikte bunun getirdiği psikolojik yıkımları yaşayabilir, aynı şekilde bu eylemi uygulayan diğer hayvan da bunu ona bir insanınkiyle aynı anlamı yükleyerek değil içgüdüsel bir hareket olarak uygular. Fakat her iki durumda da bu olaya sadece görüntüde insan dünyasındaki tecavüze benzer bir durum diye, kendi dünyamızdaki bu durum üzerinden değerlendirerek tecavüz diyemeyiz. Bir cinsel şiddet biçimi olan tecavüz sadece bir canlının cinsel organını başka bir canlının cinsel organıyla zorla birleştirmeye çalışması değildir, bunun arkasında bu eyleme yüklenen, tecavüzcünün kurbanının üzerinde bir iktidar ve güç sahibi olmaya ve ona bunu kabul ettirmeye çalışması gibi anlamlar içeren koca bir anlam dünyası yatmaktadır.
Samurlarla ilgili haberde aynı değerlendirme hatasını davranışın sebebi açıklanırken de görüyoruz. Haberde samurların bu davranışı yapma sebebiyle ilgili olarak şöyle bir açıklama mevcut: “Deniz biyologlarının bu konuyla ilgili bir açıklaması bulunuyor: yapılan incelemelerde, su samurlarının kendi içlerindeki sekslerinin de oldukça sert geçtiği ve erkekler arası çok sert mücadelelere sahne olduğu görülüyor. Ve bu su samurlarından birçoğu, yeterince güçlü olmadıkları sebebiyle dişilerce reddediliyorlar. Özellikle reddedilen su samurlarında, foklara tecavüz davranışı görülüyor. Dolayısıyla araştırmacılar, su samurlarının reddedilmenin öfkesini ve üreyememenin yarattığı psikolojik baskıyı, su samuru dişilerinden çok daha kolay bir hedef olan yavru foklardan çıkarıyor olabilirler.”
Burada öncelikle açıklama doğrudan insanların yaptığı tecavüz olaylarının reddedilme, beğenilmeme ya da bir tür cinsel tatminsizlikten kaynaklandığı düşüncesinin hayvanlara yansıtılması üzerine kurulmuş, oysa tecavüzün sebebi bunlar değildir, mağdurla kurulan ilişkiye yüklenen anlamlardır. Örneğin çocuk istismarına dair yapılan araştırmalarda istismarcıların bir bölümünün çocukluklarında cinsel ya da fiziksel istismara maruz kaldığı ve yetişkinlik dönemlerinde de bilinçaltlarındaki bu kötü anıların yarattığı duygulardan kaynaklı başka çocukları koruma, onlara gelişimlerinde yardımcı olma gibi hislerle — gerçeklik algılarının yitirilmesi söz konusu olmadan, yaptıklarının kötü bir şey olduğunu bilerek — istismar ettikleri ortaya çıkarılmıştır [6, 7]. İşte açıklamada bu anlam dünyasının samurlarda da aynı şekilde varolduğu kabul edilerek bu açıklama yapılıyor. Fakat insan dışındaki hayvanlarda bunlar yoktur. Çünkü insan sahip olduğu bu dili ve anlam dünyasını yaşamsal ihtiyaçlarını üretmek için bir araya gelerek oluşturduğu toplumsal yapısı içinde, diğer bireylerle karşılıklı etkileşimi sonucu, toplumsal olarak inşa eder ve yeni doğan bireyler de bu toplum içinde büyürken bu dili öğrenir ve buna göre şekillenirler. Dolayısıyla aynı kavramların diğer hayvanlarda da bulunması için en azından bizimki gibi bir toplumsal yapıya sahip olmaları gerekmektedir. Bundan dolayı insan dışı hayvanlarda şiddet diye bir kavram yoktur. Haberde şiddete bu açıdan değil de görüntüde insan dünyasındaki olaylarla doğadaki olayları doğrudan eş tutarak bakan yaklaşım mevcut olayın hem doğrudan tecavüz olarak yorumlanmasına hem de açıklamasının bahsedilen sebeplerle yapılması hatasına düşülmesine ve tecavüzün arkasındaki gerçek sebeplerin de görülememesine sebep oluyor.
Hayvan davranışlarıyla ilgilenen etoloji alanında buna benzer birçok hatanın halen yapıldığını görebiliriz. Karınca kolonilerinde bireylerin “kraliçe” ve “işçi” olarak sınıflandırılması bunun bir örneğidir.
Karınca kolonilerinde “kraliçe” ve “işçi” karıncalar arasında belirli biyolojik farklılıklar olduğu bir gerçektir. Bazı türlerde “işçi”ler de döllenmemiş yumurta bırakabilse de genellikle sadece “kraliçe” nin yumurtlayabilmesi, “işçi” karıncaların genellikle daha küçük vücutlu olması bunlardan bazılarıdır. Ancak “kraliçe” kavramı yuvada bir tane üreyen karınca olduğu (bazı türlerde birden fazla da bulunur) ve topluluğu hükümdar gibi yönettiği düşüncesiyle kullanılır. Buna karşılık “işçi” kavramı bu bireylerin kraliçenin köleleri gibi çalışan, kısır olup sadece onun emirlerini yerine getiren bireylermiş gibi görülmesinden dolayı kullanılır.
Oysa Deborah Gordon’un “Kolektif Davranışın Ekolojisi” yazısında da belirttiği gibi karınca kolonilerinde merkezi yönetim yoktur, işçiler işleri üstten gelen emirlerle yapmazlar [8]. Bunun yerine aralarındaki birim zamandaki anten teması sayısı gibi çeşitli yollarla kurdukları iletişim örüntüleriyle ve çevreden gelen uyaranlara göre, bir karar verici olmadan hareket ederler. Hiçbir karınca neyin yapılması gerektiğini değerlendirmez, etkileşimlere göre bir sonraki hareketin olasılığı değişir. Bunların toplamıyla koloni düzeyinde gördüğümüz sonuç ortaya çıkar. Gordon’un çalıştığı hasatçı karıncalarda örneğin nereye yiyecek aramaya gidileceği gibi kararlar merkezden değil bu etkileşimlerle belirlenir. Koloni bir monarşi değildir. Bireyler, Gordon’un bilgisayar bilimlerinden aldığı “dağıtık süreç” modeliyle, yapabilecekleri şeyleri ihtiyaç duyuldukça yerine getirirler. Doğuştan sabit bir görev için dünyaya gelmezler. Bazı durumlarda kraliçe koloni genelini etkileyecek şeyler yapabildiği gibi, bazı durumlarda işçiler de koloni düzeyinde etkilerde bulunup onu yönlendirebilirler. Bu bağlamda kraliçe bir otorite, işçiler de bir tebaa figürü değildir [9, 10].
Benzer örnekleri “eşcinsellik”, “polislik”, “casusluk” gibi insan kökenli birçok kavramın hayvanlarda gelişigüzel kullanılmasında görebiliriz. Bu konular üzerine 1980’lerde başlayan bazı tartışmalardan sonra samur örneğindeki gibi olaylarda “tecavüz” kavramı yerine “zorla çiftleşme” kullanılmaya başlandı [11] ve “zorla çiftleşme” en azından bazı alanlarda nispeten yerleşmiş [12] görünse de “kraliçe” ve “işçi” gibi kavramlar halen yaygın olarak kullanılmakta [9].
İşkencenin temeli
İşkenceyi şiddet yapan şeyin ne olduğunu değerlendirmek için “Eğer dışkı yemenin kendisi doğrudan sağlığa zararlı değilse bile birine zorla dışkı yedirmek işkence sayılabilir mi” sorusu tartışılabilir. Dışkı yedirerek işkence yapmanın amacı hem normalde yenilmeyen kötü bir şeyi yedirmek hem de karşıdakinin iradesini kırarak ona zorla bir şey yedirmek yani irade kırımıdır ve amaç uzun bir süre fiziksel ve psikolojik açıdan acı çektirmek olduğu için yapılan işlemin anlık olmaması, belli bir süre devam etmesi de işkenceye dahildir. Fakat işlemi işkence kılan şey esasında son iki özelliktir. Çünkü insanlara normalde yenilip içilebilecek materyallerle de aynı şekilde işkence yapılabilir.
Örneğin açlık grevindeki/ölüm orucundaki bir insana ağzından midesine doğru bir boru sokarak zorla sıvı gıda vermek de verdiği fizksel acının yanında tek başına bir işkencedir ya da insanlara aynı şekilde zorla su içirerek midelerini şişirmek de verdiği fiziksel acının dışında tek başına bir işkencedir. Çünkü buralarda da irade kırımı vardır. İşte bu yüzden dışkı yedirme mevzusunda da eylemi işkence yapan esas nokta irade kırımıdır, yedirilen şeyin yenilebilecek nitelikte olup olmadığı değil. Yani bir insana zorla bal yedirmek bile işkencedir. Bunun yanında şiddetin kriteri “bir şeyin hoşa gitmemesi” de olamaz çünkü şiddet her zaman kişinin hoşlanmadığı bir şey olmak zorunda değildir. Örneğin sadist-mazoşist ilişkilerde haz bizzat şiddet üzerinden sağlanır, burada iki taraf da yapılanın şiddet hatta işkence olduğunda hemfikirdir hatta yapılan eylem bizzat şiddet olduğu için yapılır ve bunun üzerinden haz duyulur. Yani dolayısıyla şiddet bazen arzulanan bir şey de olabilir. Mesela kimi insanlar dışkı yemeyi çok güzel bulabilir, kaşık kaşık yiyebilirler, ama mazoşistçe bir arzuyla ama sadece bir yiyecek olarak, nasıl yaptıkları ona nasıl bir anlam yüklediklerine bağlıdır.
Şiddetin farklı bir biçimi: Sembolik şiddet
Şiddet uygulanma biçimi olarak sadece fiziki ya da psikolojik yollarla uygulanmaz, şiddetin farklı bir biçimi olarak “sembolik şiddet” [13] diye bir şiddet türü de mevcuttur. Pierre Bourdieu’nun kavramı olan “sembolik şiddet” insanlara şiddet uygulamak için bırakın onlara dokunmayı onlarla karşılaşmanıza bile gerek olmadığını söyler. Örneğin Bourdieu ataerkil toplumlarda erkeğin tarihsel bir arkaplandan gelen bir güçle de birlikte hayattaki her türlü eylemi eyleme gücüne sahip kabul edilerek, toplumsal yaşamda kadınlara göre sembolik de olsa üstün bir konumda ve her şeye muktedir görülmesini o toplumdaki kadınlara yönelik bir simgesel şiddet olarak tanımlamıştır. Başka bir örnek olarak modern toplumlarda moda tarafından dayatılan standart beden algısının da bu standartlara uymayan insanlara yönelik bir sembolik şiddet olduğunu söyler Bourdieu. Ayrıca sembolik şiddetin bu şiddete maruz kalanlar tarafından doğal ya da normalmiş gibi içselleştirildiğinden ötürü farkedilmesinin de zor olduğundan bahseder [13]. İşte burada da bu eylemleri şiddet kılan temel unsur yine taraflar arasında kurulan ilişkidir.
Dil nasıl şekillenir?
Şiddetin dil üzerinden kurulan bir olgu olduğunu söyledik. Peki bu dil denilen olgu nasıl ortaya çıkıyor? Bir insan buna nasıl sahip oluyor?
Bir anlam dünyası olarak dil, birey doğduktan sonra, beynin genlere yazılmış bir özelliği olarak ortaya çıkmaz. Autopoiesis teorisine göre toplumsal hayatta diğer bireylerle olan karşılıklı etkileşimimiz dil özelliğine sahip olmamızı sağlar [14]. Öncelikle ilk bakım veren kişilerle (anne, baba, bakıcı ya da diğer insanlar) ilişkimiz sonucunda ilk anlamlara sahip olmaya başlarız. Örneğin bir topun top olduğunu, ona top denildiğini, onunla onu yuvarlayarak oynandığı, ona ayakla nasıl vurulduğu gibi her şeyi bakım verenle birlikte o topla kurduğumuz, ondan bahsetme, beraber oynama gibi ilişkiler üzerinden öğrenmeye ve tanımlamaya başlarız. Bu eylemleri gerçekleştirirken dünyayla bağımız olan bakım veren kişiyle birlikte diğer varlıklara dair bir şekillenme yaşarız; bu sırada beynimizde birçok değişim olmakla birlikte vücudumuzun geri kalanında da birçok değişim olur, tam anlamıyla bu duruma göre şekilleniriz. Daha sonradan ondan bahsederken ona top demek, onunla benzer şekillerde oynamak gibi topa dair her bir eylemlemimiz aslında arkasında onunla ilk kurmaya başladığıız bu ilişkilerden başlayan ve bizi şekillendirmiş olan bir tarihsellik taşır. Dolayısıyla bir topa top demek sadece beynimizdeki bazı sinir ağlarının buna göre bir takım şekiller almasıyla, dahası bunların bazı genlerin etkisiyle doğuştan şekillenmesiyle gerçekleşmez.
Yetişkin oldukça bu ilişkilerimiz ve anlam dünyamız çevremizin daha da genişlemesiyle daha da büyür ve çeşitlenir. İşte toplumsal olarak dil böyle ortaya çıkar/inşa edilir. O, bir yandan dünyayı gözümüzde inşa etmemizi sağlarken diğer taraftan içerisinde yaşadığımız toplumsal çevrede bizi şekillendiren bir işlev görür. İşte şiddet, bu dilin içerisinde toplumsal olarak yarattığımız bir olgudur. Bu alanda tanımlanır ve uygulamaya konulur.
Sonuç olarak şiddet, nihayetinde bir amaç olarak ortaya çıkar. Görüldüğü gibi o ne doğrudan fiziksel saldırıdır ne de fiziksel acı vermenin kendisidir, kişiler arası ilişkisel alanda, bu davranışlara yüklenen anlamlar üzerinden cereyan eden bir olgudur. Fiziksel şiddet, mobbing, psikolojik şiddet, işkence ve simgesel şiddet gibi çeşitli şiddet türlerine baktığımızda bütün bunları şiddet kılan ortak nokta şiddet olduğu söylenen davranışın bunu uygulayan ve buna maruz kalan kişiler arasında kurulan ilişkiye dayalı olarak, dil üzerinden anlamlandırılan bir olgu olduğudur. Yani bir eylemin, görünüşte şiddet eylemlerinin özelliklerine sahip olmasına rağmen şiddet olarak kabul edilmeyen eylemlerden farkı arka planında taşımış olduğu anlam ve bu anlam üzerinden onun ne amaçla yapıldığıdır.
Bu sonuçlar üzerinden, insan tarafından var edilen “şiddet” doğal bir olgu olmadığı gibi insanın doğasından da gelmez, yani genlerimiz ya da beynimizin herhangi yerindeki bir sinir ağından ötürü “şiddet” uygulama özelliğine sahip değiliz. Her ne kadar bu konuda ilişkili bulunmuş genler [15], beyin bölgeleri vs. minvalinde araştırma sonuçları olsa da bu, şiddetin doğrudan o biyolojik özellikten geldiği anlamına gelmez, hatta bir ölçüde biyoloji bir ölçüde çevre etkiliyor gibi bir yargıya da varmak doğru değildir, Richard Lewontin’in “Üçlü Sarmal” [16] kitabında dediği gibi böyle özelliklerde (ya da fenotiplerde) genler gibi biyolojik faktörler sadece birer etkendir, oluşturucu sebep değildir, oluşturucu sebep farklı olması durumunda özelliğin hiç ortaya çıkmamasını sağlayabilecek olan sebeptir ve “şiddet” konusunda bu sebep “toplumsal çevre”dir. Çünkü eğer toplumsal çevrenin değişmesi durumunda bir birey hangi gene sahip olursa olsun şiddet uygulama özelliğine sahip olmuyorsa o zaman burada esas sözü söyleyen toplumsal çevredir. Toplumsal şartlar uygunsa genetik yapıdan bağımsız olarak bireylerde şiddet uygulama özelliği ortaya çıkacak veya çıkmayacaktır.
İnsan şiddeti toplumsal olarak icat eder ve kullanır, bunu icat etme ihtiyacı da toplumsal düzeninin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Örnek olarak günümüz Türkiye’sinde kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, hayvan istismarı, doktorlara şiddet, evde şiddet, okulda şiddet, trafikte şiddet, iş yerinde şiddet derken bu şiddet denizinde yaşamamızın bugünün toplumsal sorunlarından kaynaklanması gibi, ve bu durum gerek iradi müdahalelerle gerekse de ortaya çıkmasındaki diğer sebeplerle mücadele edilerek yok edilebilir, yani hayatımızın hiçbir alanında şiddetle yaşamaya mecbur değiliz.
Teşekkür: GazeteBilim ve BilimFili.com editörlerine ve Yrd. Doç. Dr. Seçkin Eroğlu*’na yazıyla ilgili teknik önerilerinden dolayı çok teşekkürler.
*ODTÜ Biyolojik Bilimler Öğretim Üyesi
Referanslar
1. TDK, “Şiddet” Başlığı, www.tdk.gov.tr
2. Boyd, J., E. (2011). “Painless Dreams”, https://www.sciencehistory.org/distillations/painless-dreams
3. Feldman, H.N. (1993). “Maternal care and differences in the use of nests in the domestic cat.” Animal Behaviour, 45(1), 13-23.
4. Ferreira, G. A., Meneguello, L., & Genaro, G. (2024). “Elimination behavior in the female domestic cat: Burying and smelling – Implications for chemical communication.” Applied Animal Behaviour Science, 270, Article 106140. https://doi.org/10.1016/j.applanim.2023.106140
5. Evrim Ağacı, “Sevimli Ve Tecavüzcü Su Samurları”, https://evrimagaci.org/sevimli-ve-tecavuzcu-su-samurlari-1600
6. Aslıhan Okan İbiloğlu, Abdullah Atlı, Remzi Oto, Mustafa Özkan (2018). “Çocukluk Çağı Cinsel İstismar ve Ensest Olgularına Çok Yönlü Bakış”, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/338602
7. İMDAT Şiddeti Önleme Ve Rehabilitasyon Derneği & ASUMA Acıbadem Üniversitesi Suç ve Şiddetle Mücadele Uygulama ve Araştırma Merkezi (2016). “Çocuk İstismarına Yöenlik Rapor”, https://www.imdat.org/tr/raporlar
8. Gordon, D. M. (2014). “The ecology of collective behavior.” PLOS Biology, 12(3), Article e1001805. https://doi.org/10.1371/journal.pbio.1001805
9. Gordon, D. M. (2010). “Ant encounters: Interaction networks and colony behavior.” Princeton University Press.
10. Gordon, D. M. (2016, December 19). “The queen does not rule.” Aeon. https://aeon.co/essays/how-ant-societies-point-to-radical-possibilities-for-humans
11. Hilton, D. F. J. (1982). “Is it really rape or forced copulation?” BioScience, 32, 641.
12. Kralick, A. E. (2026). “No more sneaking around: The changing terminology of orangutan male reproductive strategies.” American Journal of Biological Anthropology. DOI: https://doi.org/10.1002/ajpa.70252
13. Pierre Bourdieu (2015). “Eril Tahakküm”, Bağlam Yayınları
14. Maturana, H. R. ve Varela, F. G. (2010). “Bilgi Ağacı: İnsan Anlayışının Biyolojik Temelleri” (M. C. Öz (Çev.)). Metis Yayınları.
15. Jari Tiihonen ve ark. (2015). “Genetic background of extreme violent behavior”, Molecular Psychiatry, https://www.nature.com/articles/mp2014130
16. Richard Lewontin, (2006), “Üçlü Sarmal”, TÜBİTAK Yayınları

