Ruh hali bir organizmanın çevredeki düzenli değişikliklere uyum sağlaması için ilkel bir mekanizmadan evrilmiş olabilir.
Lorenzo Lazzerini Ospri
Çeviri: Tarık Emre Karagül
Yaşlı farelerden oluşan denek kolonisine sahip olan bir araştırmacı olduğunuzu hayal edin. Bilime hizmet etmek adına onları bir süre kullandıktan sonra onların görevine en insancıl şekilde son vermeye karar verdiniz. Kullanabileceğiniz yöntemlerden bir tanesi onların odalarındaki ışıkları her hafta bir önceki haftada açıldığı-kapatıldığı saatten tam altı saat sonra açıp kapatmak olacaktır.
Örneğin, ışıkların her gün sabah saat 8’de yanmasına ve akşam saat 8’de kapanmasına alışmışlarsa bu işlemleri bir hafta boyunca sabah saat 14’te ve gece 2’de gerçekleştirin. Bir hafta sonra da işlemlerin saatini akşam saat 20 ve sabah saat 8 olarak değiştirin. İnsanlar yaşadığı kronik jetlagin bir benzeri olabilecek bu işlemleri gerçekleştirdiğinizde farelerin bir çoğunun öldüğünü göreceksiniz.
Laboratuvar hayvanlarının anormal ışık döngülerine maruz kaldığında neden hızlıca öldüğünü, bitkilerin neden 24 saatten fazla süren gün simülasyonlarında solduğunu ve sineklerin daha hızlı yaşlandığının sebebi nedir henüz bir fikrimiz yok. Ayrıca en başaralı ve en parlak epidemiyoglarımızın neden günden güne daha fazla insan hastalığının “doğal olmayan” gündüz/gece döngüleri ile ilişkileri olduğunu keşfetmeleriyle ilgili de bir fikrimiz yok.
Aralarındaki ilişkiyi anlayabiliyoruz ama altında yatan mekanizmayı çözemiyoruz. Sadece orada olduklarını biliyoruz ve bu yalnızca sezgisel düzeyde. Ki bu o kadar da şaşırtıcı değil.
Gezegenimizdeki yaşam yaklaşık 3.8 milyar yaşında. Bu süre zarfında sayısız tür ortaya çıktı. Bu türlerden bazıları asitli tatlı su kütleleri olan ilkel okyanuslarda ya da volkanik gazlardan oluşan tabakaların altında yaşayıp öldüler. Bazıları ise Dünya’nın büyük bir kısmı tropik ormanken ya da karların karayı kapladığı ve yüzen buzların ekvatora doğru sürüklendiği jeolojik dönemlerde gelişti ve hayatta kaldı.
Pek çok değişim yaşansa da tek bir şey hep sabitti ve sabit kaldı. Güneş, biyosfer üzerinde yaklaşık 24 saat süren döngüsü içinde doğmaya ve batmaya devam etti. Doğal seçilim bunu gözden kaçırmadı ve bu süreyi bakterilerden insanlara kadar neredeyse tüm canlı varlıklara aşıladı, onların fizyolojilerinde ve davranışlarında “circadian rhytm” özelliğini kodladı.
Uyku ve aktivite zamanları, hormon salgılanması ve metabolizma hatta matematiksel beceriler gibi karmaşık zihinsel süreçler ve yetenekler 24 saatlik döngüde şaşırtıcı bir hassasiyetle düzenli olarak artık azalır. En temel düzeyde, evrim bizlere hücrelerimizin her birinde zamanın şarkısıyla dans eden moleküler saatler armağan etmiştir. Memelilerde, SCN adı verilen bir beyin çekirdeği, bir orkestra şefi gibi davranarak dış dünyadan gelen ve zaman hakkında ipucu veren ışık sayesinde tüm mekanizmayı uygun melodiyi çaldırıyor.
Saat gibi işleyen bu hassasiyet ve üstüne içsel bir karmaşıklık adeta kolayca altüst olabilecek bir düzen anlamına gelmektedir. Samanyolu’nun yumuşak ışıltısı artık açık, aysız bir gecede gölge düşüren tek şey olmadığı bir yaşamda ne bekliyorduk ki? İster parlak ışıklı binalarda vardiyalı çalışma olsun, ister ekrana bakarak geçirilen geceler ya da sokak lambalarının parıltısının yatak odasına vurması olsun. Tüm bunlar evrimsel süreçte son dakika icatlarıdır. Işığa fazla maruz kalmakla alakalı bu olayların artık sadece depresyon gibi psikiyatrik bozukluklarla değil, bazı kanserlerle de ilişkili olduğunu biliyoruz. Bu durum, devlet kurumlarının vardiyalı çalışmayı obezite, diyabet ve nitrojen mustard ile aynı sınıfta yer alan kanserojen olarak sınıflandırmasına sebep olmuştur.
Tüm bunlar ampülün 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yayılmaya başlamasından sonra Batı’da ortaya çıkan salgın hastalıkların ta kendisidir. Popüler olan ve daha da popüler olma yolunda ilerleyen tablet, elektronik kitap okuyucuları gibi cihazların yaydığı mavi ışık biyolojik olarak en tehlikeli ışık olduğundan dolayı bu sorun daha da kötüleşecek gibi duruyor. Lakin mum ışığında ya da kamp ateşinin etrafında sürekli toplanan atalarımız da bu hastalıklardan muzdarip olmuşlardı.
Şimdi bilimin karşılaştığı zorluk, yapay ışığın bedenimiz ve zihnimizin üzerindeki bu etkilerinin altında yatan biyolojik mekanizmaları gün yüzüne çıkarmaktadır.
Bu gizem oldukça inatçı. Çoğu insan okul zamanından retinanın iki tür ışık algılayıcısına sahip olduğunu bilir: çubuklar ve koniler. Bunun keşfi tıp tarihi için bir dönüm noktası olmuştur. Ancak bir bilim insanı olduğunuzu ve bu gerçeğin 10 yıl önce aslında eksik noktaları olduğunu fark ettiğinizi hayal edin.
İlk şüphe 90’lı yıllarda kör bir insanın yeni bir zaman dilimine taşınsalar dahi Güneş’in doğuşu ve batışıyla senkronize olan biyoritmlere sahip olduğu fark edilince ortaya çıktı. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bu muamma 2002 yılında, retinanın “içsel olarak fotosensitif retina Ganglion hücreleri” ya da kısaca ipRGC’ler olarak bilinen üçüncü bir fotoreseptör türünü barındırdığı bulununcaya kadar sürdü. Yeni keşfedilen bu reseptörün, biyolojik saatin ayarlanması da dahil olmak üzere görsel olmayan tüm amaçlar için beyne ışık bilgisi göndermekten sorumluğu olduğu öğrenildi.
Son keşifler ise anormal ışığa maruz kalmanın yalnızca sirkadyen ritimleri bozmadığı ayrıca ruh haline ve hafızaya da zarar verebileceğini göstermektedir. Halen daha kesin mekanizma bilinmiyor ancak araştırmacılar geçen yıla kadar kimsenin varlığınından bile şüphelenmediği bir nörolojik devreyi değiştirdiklerini düşünüyorlar. Bu klasik görme yolunun hemen yanında olan ve yepyeni bir sinir yolunun bir şekilde orada olduğu anlamına geliyor.
Tüm bunlar ışık ve onunla olan fizyolojik etkileşimlerimiz hakkında bildiklerimizin ne kadar ilkel olduğunu göstermektedir. Bu alanda gerçekleştirilecek bir atılım, ışığın sebep olduğu rahatsızlıklarını sebeplerin dair yeni bilgiler ortaya çıkartacak ve insan sağlığına büyük fayda sağlayacaktır.
Diyabet, depresyon ve diğer tüm “modern hastalıkları” yenme ihtimalı olmasa da, daha d ilginç şeyler bizi bekliyor.
Nihayetinde gezegenimizdeki yaşamın bebeklik döneminde düzenli olarak zamanlanan tek unsur olan ışığın evrimsel önemi biyolojik sistemlerde hafızanın ortaya çıkmasına sebep olmuş olabileceğidir. Aynı şekilde ruh hali de bir organizmanın çevredeki düzenli değişikliklere uyum sağlaması için ilkel bir mekanizmadan evrilmiş olabilir.
Hem ruh hali hem de sirkadyen düzenleme için ışığı işleyen sinir sisteminin bulunması, sinirbilimdeki büyük klasik sorular için bir çıkış yolu olabilir. Özellikle hafıza ve duygusal durumların sinirsel temeli konusunda.
Yapay aydınlatmanın gelişmesi, insanlığın geceyi ele geçirmesine ve daha uzun, daha canlı, daha üretken hayatlar yaşanmasını sağlamıştır. Gerçekten de modern yaşam tarzları belki de başka hiç bir icatla mukayese edilmeyecek kadar buna dayanmakta. Lakin bunun sağladığı faydaların aslında karşılıksız olmadığını çok geç fark ettik.
Kaynak:
https://undark.org/2016/03/16/artificial-light-and-its-connection-to-disease/ (son erişim tarihi: 24.10.2024)

