GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Marx ve sanayi kapitalizmi
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > İktisat > Marx ve sanayi kapitalizmi
İktisat

Marx ve sanayi kapitalizmi

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 31 Temmuz 2026 95 Dakikalık Okuma
Paylaş
kapitalizm
Marx'ın büyüklüğü politik iktisadı deyim yerindeyse kusursuzlaştıran, böylelikle de kapitalizmin bugün bile kullanılabilecek bir analizini yapabilmiş olan bir politik iktisatçı olmasında da yatıyor.

Kapitalizmin aşılması, insan toplumunun “tarih öncesinin” geride bırakılıp gerçek insan potansiyellerimizi açığa çıkarabilmek için Marx’tan öğreneceklerimiz var.

İçindekiler
Kapitalizmin doğuşu ve “İlksel Birikim”Sanayi kapitalizmi ve teknolojik gelişmeKrizler ve sermaye birikiminin istikrarsızlığıSermayenin boyunduruğu ve meta fetişizmiSonuç

Prof. Dr. Hüseyin Özel
GazeteBilim Yayın Kurulu Üyesi

Karl Marx (1818-1883) kuşkusuz, dünyayı derinden etkileyen önemli bir düşünür. Onun büyüklüğü, yalnızca dünyayı değiştirmeyi, insanların özgür olabileceği yeni bir dünyayı kurmayı hedefleyen bir ideolojinin yani Marksizmin mimarı ya da en azından en büyük esin kaynağı olmasında değil, aynı zamanda politik iktisadı deyim yerindeyse kusursuzlaştıran, böylelikle de kapitalizmin bugün bile kullanılabilecek bir analizini yapabilmiş olan bir politik iktisatçı olmasında da yatıyor. Her ne kadar bu iki boyutu birbirinden ayırmak fiilen mümkün değilse de bu yazıda Marx’ın özellikle magnum opus’u olan ve yaşarken 1867’de Almanca yayınlanan Das Kapital[1]yapıtı temel alınarak, kapitalizmin temel özellikleri ile tarihsel gelişimine ilişkin anlattıkları ele alınacak.

Kapitalizmin doğuşu ve “İlksel Birikim”

Marx, kapitalizmin kitlesel üretimin başlangıcını niteleyen atölye ya da “manifaktür” tipi üretimden sanayi kapitalizme geçişini sağlayan Sanayi Devriminin doğuşuna tanıklık eden Adam Smith’in tersine, sanayi kapitalizminin bütün yapısıyla yerleştiği bir dönemde yazıyordu. Yine de bu geçişin tarihsel olarak nasıl gerçekleştiği, onun ele aldığı sorulardan birisidir.  Kapital’in ilk bölümünde, kapitalizmi anlamak için, servetin temel formu olan meta kavramından başlamak gerektiğini söyler; yalnızca piyasaya yönelik olarak üretilen bir mal anlamında değil, bir sosyal ilişki olarak da.[2] Ne var ki, kapitalizmin ayırdedici özelliği aslında meta üretimi değildir, çünkü tarihte değişik dönemlerde, genelleşmiş meta üretiminin varlığını gözlemek mümkündür. Kapitalizmin ayırdedici yönü, sermaye – ücretli emek ilişkisinin varlığıdır; bu ilişkinin ortaya çıkması da emek-gücünün bir meta haline dönüşmesini gerektirir. Marx’a göre “insanda bulunan zihinsel ve fiziksel yeterliliklerin toplamı” [3] olarak anlaşılan emek gücünün bir meta haline gelebilmesi için emekçinin iki anlamda “özgür” olması gerekir. İlkin, emekçi kendi emek-gücünün sahibi olmalı ve onu serbestçe satabilmelidir. İkincisi de emekçinin üretim araçlarından “özgür” olması, yani kendi emek gücünü gerçekleştireceği bir araca sahip olmaması gerekir.[4] Sermayenin varolabilmesi için gerekli tarihsel koşullar yalnızca para ve metaların varlığı değildir; üretim araçları sahibi, kendi emek gücünü serbestçe satan özgür işçinin varolduğu durumda gerçekleşir. Bu yüzden sermaye ortaya çıktığı andan itibaren, sosyal üretim sürecinin yeni bir çağının geldiğini ilan etmektedir. Marx bu konuda şöyle diyor:

kapitalizm
Marx, sanayi kapitalizminin bütün yapısıyla yerleştiği bir dönemde yazıyordu.

Bir şey ortadadır: doğa bir yanda para ve meta sahipleri öte yanda da kendi emek güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan insanları yaratmaz. Bu ilişkinin doğa tarihinde bir yeri yoktur; bütün insanlık tarihinde ortak olan bir sosyal temele de sahip değildir. Bu gelişme, geçmiş tarihsel gelişmenin, pek çok iktisadi devrimin, sosyal üretimin bütün bir eski biçimlerinin yokolmasının bir sonucudur.[5]

Kapital’in, “İlksel (primitive) Birikimin Sırrı” başlığını taşıyan 26. Bölümü, kapitalist üretimin büyük miktarlarda sermaye ve emek gücü gerektirdiğini, ikisinin birarada varolabileceğini dile getirir ve “ilk günahın” yani bu ilişkinin ne zaman başladığının tartışmasına girişir.[6] Marx’a göre “ilksel birikim” de denen tarihsel süreç, aslında üreticiyi üretim araçlarından ayırma sürecidir: bu süreç, “ ‘ilksel’ görünür çünkü sermayenin ve sermayeye karşılık gelen üretim tarzının tarih öncesini oluşturur.”[7]

Kapitalist toplum, feodal toplumun iktisadi yapısının çözülmesiyle ortaya çıkmıştır. Üreticileri ücretli emekçilere dönüştüren tarihsel süreç, onların serflikten ve loncaların zincirlerinden kurtarılması olarak kendini gösterse de bu süreç aynı zamanda üreticilerin üretim araçlarından ve bu üreticilerin varlığını güvenceye alan feodal düzenlemelerden de “kurtarılması” sürecidir. Marx’a göre “bu tarih, onların mülksüzleştirilme tarihi, insanlığın tarih anlatısına, kan ve ateş harfleriyle yazılmıştır”.[8]

Öte yandan, sanayi kapitalistinin ortaya çıkışı hem feodal iktidara hem de üretimin özgürce gelişmesini, yani insanın insan tarafından özgürce sömürülmesini kısıtlayan loncalara karşı başarıya ulaşmış bir mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Kapitalist dönemi 16. yüzyıldan sonra başlatmak uygunsa da 14. ve 15. yüzyıllardaki Akdeniz kentlerinde köklerini bulmak mümkündür. Farklı ülkelerde farklı biçimler alsa da, tüm sürecin temelinde, tarımsal üreticinin, köylünün, toprağından koparılıp mülksüzleştirilmesi yatmaktadır.[9] İngiltere’de, serflik 14. yüzyılın son yarısında pratik olarak ortadan kalkmıştı; 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın ilk birkaç on yılında, feodal bağların hem mutlak güç peşindeki kral ve Parlamento arasındaki çekişmeler sonucu zayıflaması ile köylülerin topraklarından zorla koparılması, büyük kitleler halinde “özgür” ve bağlarını yitirmiş proleterleri ortaya çıkardı. Hollanda’daki yün üretimindeki hızlı genişleme ve İngiltere’deki buna karşılık gelen yün fiyatındaki artış, ortak alanlara (meralara) el konulması ile özel mülkiyet altına alınmasının gerisindeki temel itkiydi. Bu çitleme hareketi, yasama tarafından da destekleniyordu. Cromwell bile, Londra’nın dört mil etrafında, eğer 4 acre[10] toprağa sahip değilse ev yapılmasını yasaklamıştı. Aynı zamanda, Reformasyonla birlikte, feodal düzenin temelini oluşturan kilisenin topraklarına da el konuyordu. Öte yandan, on yedinci yüzyılın sonlarına kadar çiftçilerden daha çok sayıda olan bağımsız köylüler sınıfı Yeomenler, 1750’lere gelindiğinde ortadan kalkmıştı. Onlarla birlikte de meraların son izleri de tümüyle silinecek ve toprak tümüyle ticari bir meta haline gelecekti.[11] Kilisenin mallarının yağmalanması, meraların özel mülkiyete konu edilmesi, feodal ve klan topraklarına el konulması hep birlikte ilksel birikimin temelini oluşturur; böylece kapitalist tarımın önü açılmış, toprağın sermaye tarafından kontrol edilmesi sağlanmış, kentsel sanayinin gereksindiği özgür ve hakları bulunmayan proletarya yaratılmıştır.[12]

akdeniz
Kapitalist dönemi 16. yüzyıldan sonra başlatmak uygunsa da 14. ve 15. yüzyıllardaki Akdeniz kentlerinde köklerini bulmak mümkündür.

Bu arada, topraktan sökülen insanlar, o dönemde henüz sanayi tarafından emilemeyecek durumdaydı; ortada kalan bu insanlar kendilerini yeni koşullara uyduramıyorlardı. Bu durumda, büyük kitleler dilencilik, soygunculuk ve serseriliğe yönelmek zorunda kaldılar; 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın tümünde, yersiz yurtsuz insanlara yönelik kanlı bir yasama süreci ortaya çıktı. Örneğin, 1547’deki bir karar, çalışmayı reddeden bir insanın, onu aylak olarak ilan eden kişi tarafından köle olarak kullanılmasını öngörmekteydi, ki bunlar hiç de istisnai durumlar değildi; İngiltere’de on dokuzuncu yüzyılın ortalarında bile, kilise bölgesi (parish) içerisinde bu statüye sahip köleler (“roundsmen”) vardı.[13] Öte yandan ücretli emek için de doğrudan iktisadi güç nadiren kullanılıyordu. Genel olarak işçi, “üretimin doğal yasaları”nın insafına bırakılır, yani, sermayeye bağımlılığı kendiliğinden sorunu çözer; ancak kapitalist üretimin doğuşu sırasında durum tam tersiydi. Yükselen burjuvazi, devletin gücüne gereksinim duyuyor, onu ücretleri “düzenlemek” için, yani kâr edebilmek için ücretlerin belirli sınırlar altında kalmasını sağlamak, çalışma sürelerini uzatmak ve işçinin bağımlılığının sürmesini garantilemek için kullanıyordu.[14]

Manifaktür dönemi içerisinde kapitalist üretim tarzı yeterince güçlüydü; bu yüzden de ücretlerin düzenlenmesi için yasal önlemler hem pratik değildi hem de gereksizdi. Yine de hâkim sınıflar bu silahı bırakmak niyetinde değillerdi; özellikle işçi sınıfı ayaklanmaları gibi olağanüstü durumlarda kullanılabilecek bir silahtı bu. Örneğin, işçilerin bir araya gelmesini engelleyen yasa 1825 tarihinde fiilen geçerliliğini yitirdiyse de 1871’e kadar yürürlükte kaldı, ancak bu tarihten sonra sendikal etkinlikler yasal hale geldi.[15]

Öte yandan kapitalist çiftçilerin ortaya çıkması konusunda, birkaç yüzyıl boyunca süren tedrici bir süreci dikkate almak gerekir. On dördüncü yüzyılın ikinci yarısı boyunca İngiltere’de serf yerini, tohumun, hayvanın ve toprağın lord tarafından sağlandığı çiftçiye bırakıyordu. Zamanla çiftçi, tarımsal üretim araçlarının bir bölümüne sahip olan ve üretimden pay alan ortakçıya (yarıcıya) dönüşecekti. Kalan kısımlar toprak sahibi tarafından sağlandığı için, toplam üretim, sözleşmeyle belirlenecek iki bölüme ayrılıyordu. Ancak bu biçim kısa zamanda ortadan kalkarak, kendi sermayesinin sahibi olan, ücretli emek kullanan ve toprak sahibine kira ödeyen kapitalist çiftçiye dönüştü.

On beşinci yüzyıl sonu ve on altıncı yüzyıl boyunca çiftçiler, özellikle meraların özel mülkiyete dönüşmesiyle birlikte zenginleşiyordu. Buna karşılık, değerli madenlerin değerlerindeki düşme, uzun dönemli sözleşmeler yüzünden kiraların payını düşürüyordu. Böylece, çiftçiler hem emekçiler hem de toprak sahibi aristokrasi aleyhine zenginleşmişti. Bu arada, bu tür gelişmeler, “aracıların” yani, finansçıların, borsa spekülatörlerinin, tüccar ve dükkân sahiplerinin, bu zenginleşmenin aslan payını almasına da yol açmıştı. Toprağa ilişkin yasal anlaşmazlıklarda avukatların, politikada oy verenlerden çok temsilcilerin, kraldan çok bakanların, inananlardan çok rahiplerin payı giderek artıyordu.[16]  

Tarımdaki devrimin sanayi üzerindeki temel etkisi, sanayi sermayesi için bir yurtiçi piyasası yaratmış olmasıdır.[17] Ücretli emekçinin yaratılmasının yanında, topraktaki mülkiyet ilişkilerinde gerçekleşen devrim, tarımdaki iyileştirilmiş yöntemlerle birlikte gerçekleşiyordu; dolayısıyla, emeğin verimliliğindeki artış ile üretim araçları üzerindeki yoğunlaşma da kendini gösteriyordu. Daha önceleri tarımda istihdam edilen insanların “özgür kılınması”, onların önceki geçimlik araçlarının da özgür kılınmasına, dolayısıyla da bu araçların sanayideki değişir sermayenin maddi unsurlarına dönüştürülmesine yol açıyordu. Bu sanayiler çoğunlukla tarıma dayandıklarından, hammaddelerin de özgür kılınması, bu sanayilerin sabit sermaye ihtiyacını da karşılıyordu. Aynı zamanda, bu dönüşümler, geçimlik araçlar ve hammaddeler artık meta haline geldiğinden, sermaye için de bir yurtiçi piyasayı ortaya çıkarmıştı. Manifaktürün gelişmesi ve ikincil ticaretin yok edilmesi, kırdaki yerel üretimleri de yok etmiş, bu da köylülerin toprakların sürülmesiyle birlikte gerçekleşmişti. Bunların yanında, küçük lonca üreticileri, zanaatkârlar, hatta kimi zaman ücretli emekçiler yavaş yavaş küçük kapitalistlere dönüşmüş ise de, sanayi kapitalisti, çiftçiler gibi yavaş yavaş ortaya çıkmadı. Orta çağlarda iki tip sermaye, yani tefeci sermayesi ile ticaret sermayesi zaten yaratılmıştı, ancak bunlar feodal düzenlemeler yüzünden sanayi sermayesine dönüşemiyordu. Feodal bağların çözülmesiyle birlikte, özellikle liman kentlerinde ve eski kent yönetimi ve loncaların kontrolünden uzaktaki kırsal alanlarda yeni manifaktürler kuruldu.  

Öte yanda, sömürgeleştirme süreci, yani başka ülkelerin soyulması, Avrupa uluslarının ticaret savaşları hep kapitalist dönemin şafağındaki ilksel birikimi nitelemektedir. Bu yöntemler kısmen kaba kuvvete dayansa da hepsi de devletin yoğunlaşmış ve organize gücüne dayanıyordu: “Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zorun kendisi bir iktisadi güçtür.”[18] Sömürge sistemi aynı zamanda, toplumun bütün olarak sahip olduğu ulusal zenginliği gösteren kamu borcu sisteminin yaratılması ile kredi sisteminin gelişmesine de yol açmıştı. Bu, ulusal ya da uluslararası nitelikteki kredi sistemi, ilksel birikimin en önemli kaldıraçlarından oldu; aylak rantiyeleri, anonim şirketleri, borsa kumarbazlığını ve modern bankokrasiyi ortaya çıkardı. Kamu borcunun ödenmesi için gerekli vergileme, devletlerin gelirlerini de artırıyordu. İlksel birikime katkıda bulunan bir başka etken de devletin manifaktürün korunmasını amaçlayan yasal etkinliğiydi. Kısacası, “kapitalist üretimin manifaktür dönemindeki gelişimiyle birlikte Avrupa’da kamuoyu utanç ve vicdanın son kırıntılarını da kaybetti. Uluslar sinik bir biçimde, kendilerine sermaye birikim aracı olarak hizmet eden her türlü kötülükten gurur duyar oldular.”[19]

kapitalizm
Sömürgeleştirme süreci, yani başka ülkelerin soyulması, Avrupa uluslarının ticaret savaşları hep kapitalist dönemin şafağındaki ilksel birikimi nitelemektedir.

Bu dönemde küçük ölçekli üretimin temeli olan işçinin kendi üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, sosyal üretimin aynı zamanda da işçinin özgür bir birey olmasının gerekli koşulu niteliğindeydi, ancak üretim araçlarının yoğunlaşmasını engellediğinden, işbirliği ve sosyal işbölümünü kısıtladığından, her bir ayrı üretim sürecinde işbölümüne olanak vermediğinden çözülmek zorundaydı.[20] Marx, bunun zorunlu bir gelişme olduğunu söyleyerek, “tarihsel materyalizmin” önemli bir ilkesini hatırlatıyor: eski sistem “belirli bir gelişme aşamasında, dünyaya kendi yok oluşunun maddi araçlarını getirecektir. Bu andan itibaren yeni güçler ve tutkular, kendilerini bu toplum tarafından engellenmiş hisseden güç ve tutkular toplumun bağrından açığa çıkacaktır. Bu sistem yok edilmek zorundadır; yok edildi de.”[21] Böylesine dağılmış bir üretim biçimi, üretim araçlarının yoğunlaşması, üretimin devasa ölçeklerde büyümesi ile baş edemez. Kapitalist üretim kendi ayakları üzerinde durmaya başlar başlamaz, sermayenin tarih öncesi ortadan kalkarak küçük üreticiler büyük kitleler halindeki işçilere dönüşecektir. Ne var ki, sermayenin merkezileşmesi yoluyla gerçekleştirilen bu mülksüzleştirme, aynı zamanda işçi sınıfının isyanını da doğuracaktır. Sermayenin tekelleşmesi, dolayısıyla üretim araçlarının merkezileşmesi ile emek de kapitalist üretimle çatışan bir sosyalleşmeye ulaşacaktır. Sonuç olarak, “müksüzleştirilenler mülksüzleştirilecektir.”[22] Kapitalist edinme biçimi, kapitalist üretim biçiminden kaynaklanır ve kapitalist özel mülkiyeti doğurur. Bu bireysel özel mülkiyetin ilk yadsınmasıdır. Ancak kapitalist üretim, kaçınılmaz bir doğal süreçle, kendi yadsınmasını da doğurur. Bu “yadsınmanın yadsınmasıdır”; özel mülkiyeti yeniden kurmaz, bireysel mülkiyeti kapitalist dönemin başarıları üzerine, yani işbirliği ile meralar ile emek tarafından üretilen üretim araçlarının ortak sahipliğine dayanarak kurar.[23]

Kapitalist üretim tarzının gelişmesinde, sömürgeleştirme de önemliydi. Marx Kapital’in “Modern Sömürgeleştirme Teorisi” başlıklı son bölümünde, daha çok A.B.D. örneğinden yola çıkarak sömürgeleşme tartışmasını yürütür. Bölümün açılış cümlesinde Marx, politik iktisat geleneğinin ilke olarak iki farklı özel mülkiyet biçimini, yani üreticinin kendi emeğine dayanan özel mülkiyet ile başkalarının emeğinin sömürüsüne dayanan özel mülkiyet biçimini birbirine karıştırdığını söyler; ikincisi birincinin antitezi olsa da onun bağrından çıkar. Politik iktisadın evi olan Batı Avrupa’da ilksel birikim süreci az çok tamamlandığında, kapitalizm ya ülkenin bütün üretimine boyun eğdirmiştir ya da eski üretim biçimi kalıntılarının egemen olduğu daha geri yerlerde, varlığını sürdüren eski sosyal tabakaları dolaylı olarak kontrol etmektedir. Bu sermayenin bu hazır dünyasında politik iktisat, prekapitalist dünyada geçerli olan yasa ve mülkiyet anlayışını kullanmaktadır. Buna karşılık sömürgelerde, kapitalist rejim sürekli olarak, kendi emek koşullarının sahibi olarak kendini zenginleştirmeye çalışan üreticilerin ortaya koyduğu engellerle karşılaşır. Birbirine karşıt olan bu iki iktisadi sistem, onlar arasındaki mücadeleye yol açacaktır. Kendi ana ülkesinin gücünü arkasına alan kapitalist, bu bağımsız üreticileri temizlemek için güç kullanacaktır. Politik iktisatçı bu durumda ülkenin “zenginliğinin” ancak eski üretim biçimlerinin ortadan kalkmasıyla gerçekleşeceğini vazeder. Burada politik iktisatçının “yandaş zırhı, çürümüş ağaç gibi parça parça dökülür”.[24] Bunun yanında toprak, özgür bir kolonide, büyük ölçüde kamu mülkiyetindedir ve yerleşimciler, onu kendi özel mülkiyetine geçirip üretimi sürdürürler. Toprağın son derece ucuz olduğu yerlerde, emek genellikle pahalı olduğundan, işçinin toprağından sürülmesi ya yoktur ya da son derece sınırlıdır. Bu yüzden de sanayi ile tarımın birbirinden ayrılması henüz gerçekleşmemiştir. Marx, böyle bir durumda, özellikle A.B.D.’nin kuzey eyaletlerinde küçük bağımsız üreticilerin egemen olduğunu söylemektedir.

kapitalizm
Marx, politik iktisat geleneğinin ilke olarak iki farklı özel mülkiyet biçimini, yani üreticinin kendi emeğine dayanan özel mülkiyet ile başkalarının emeğinin sömürüsüne dayanan özel mülkiyet biçimini birbirine karıştırdığını söyler.

Aslında, John Bellamy Foster’a göre,[25] Marx’ın anlayışında sömürgeleştirme, iki biçimde gerçekleşmektedir. Bunlardan birisi, özellikle A.B.D. ve Avustralya’da yerlilerin yok edilmesi ve topraklarından sürülmesi, buralara yukarıda sözü edilen, kendi geçimlik düzeylerini üretmeye yönelen bağımsız üreticiler ile “çiftçi kolonileri” oluşturmak, ikincisi de özellikle Güney’deki, köle emeğinin kullanıldığı, dünya pazarı için üretim yapan büyük “plantasyonlar” biçiminde gerçekleşen sömürgeleştirme. İlk biçimde küçük üreticiler ağırlıklı iken ikincisinde küçük üreticiler varlığını sürdürseler de hem en verimli toprakları hem de artığın büyük bölümünü alan plantasyon sahipleri temel iktisadi güçtü. Bu durumda, Avrupa’da olduğu gibi bağımsız üreticileri topraklarından sürmek, sömürgenin de temelinin yok edilmesi demeye geleceğinden, bunun yerine “bir taşla iki kuş vurma” seçeneği kullanıldı:[26] önce hükümet, ekilmemiş topraklar için, arz-talepten bağımsız olan, göçmenin toprağı satın alabilmek için gerekli parayı kazanmasını sağlayacak ücret için daha çok çalışmasına yol açacak bir fiyat belirleyecek, elde edilecek fonlarla da, Avrupa’dan kolonilere işsizlerin ithal edilmesi, böylece kapitalistin kullanabileceği ücretli emek piyasasını sürdürecekti. Her durumda, ekonomide bir fazla nüfus (lümpen proletarya) ortaya çıkacak, bu da sömürüyü artıran bir işlev görecekti. Marx, bölümü kaparken, kendi asıl ilgilendiği noktanın, “Eski Dünyanın politik iktisadının Yeni Dünyada keşfettiği ve yüksek sesle ilan ettiği gizem” olduğunu söyler: “kapitalist üretim ve birikim tarzı, dolayısıyla da kapitalist özel mülkiyet kendi temel koşulu olarak, bireyin kendi emeğine dayanan özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, başka deyişle işçinin mülksüzleşmesini görür”.[27] Mülksüzleştirme, farklı biçimler alsa da her durumda kapitalist üretim tarzının temelinde yer alır.

Sanayi kapitalizmi ve teknolojik gelişme

İlksel sermaye birikim süreci yerini 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devriminin ortaya çıkardığı sanayi kapitalizmine bıraktı. Sanayi Devriminin gerisinde temel olarak buhar makinesinin uygulanmasıyla tarımsal üretim ve verimliliğin artışı, daha sonra iplik eğirme ve dokuma sektörlerinde ortaya çıkan yenilikler, nihayet fabrika sisteminin “icadı” gibi önemli teknolojik yeniliklerin yattığı genel olarak söylenmektedir. Adam Smith’in ünlü “işbölümü” tartışmasının[28] temelini oluşturan teknolojik gelişmeler, Marx’ın kapitalizm analizinde de önemli yer tutmaktadır. Teknoloji konusu, genel olarak Marx’ın tarihsel materyalizm anlayışındaki “ekonomik ve teknolojik determinizm” tartışmalarında da kendisini göstermektedir. Buna göre Marx, ünlü altyapı-üstyapı tartışmasında, toplumların (üretim tarzlarının) değişmesinin temelinde ekonomik ve teknolojik faktörlerin yer aldığını söyleyerek bir tür teknolojik determinizme saplanmaktadır. Bu eleştiriye göre Marx’ın tarihsel materyalizminde tarihin itici gücü, esas olarak teknolojik yenilikler olarak görülür; bu yeniliklere uygun ekonomik ve sosyal düzenlemeler ardından gelecektir. Bu türden, daha “indirgemeci” bir yaklaşım, Marx’ın erken dönemindeki Felsefenin Sefaleti yapıtında da kendini göstermektedir:

Sosyal ilişkiler, üretici güçlere sıkıca bağlıdır. Yeni üretici güçleri edinirken, insanlar üretim tarzlarını değiştirirler; üretim tarzlarını, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirirken de bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. Elle çevrilen değirmen size feodal derebeyi toplumunu verir; buhar gücüyle işleyen fabrika da sanayi kapitalistinin toplumunu.[29]

Bu düşüncelerin en ünlü ve haklı olarak en çarpıcı görülenlerden birisi, kapitalizmin devrimci olanaklarından söz eden Komünist Manifesto’dur:

Burjuvazi, üretim araçlarını, böylelikle de üretim ilişkilerini ve bunlarla bütün sosyal ilişkileri, sürekli olarak devrime uğratmadan var olamaz. Eski üretim tarzlarının değişmeden korunması, tam tersine, daha önceki bütün sanayi sınıflarının var olması için ilk koşuldu. Üretimin sürekli olarak devrime uğratılması, bütün sosyal koşulların kesintisiz olarak rahatsız edilmesi, varlığını hep sürdüren belirsizlik ve ajitasyon, burjuva çağını tüm önceki dönemlerden ayırdeder. Bütün sabit, donmuş ilişkiler, kendilerine eşlik eden, eski ve saygı gösterilen önyargı ve düşünceler dizisi süpürülür; yeni biçimlenenler de kemikleşemeden eskir. Katı olan her şey buharlaşır; kutsal olan her şey kutsallığını yitirir; insan da en sonunda ayılarak, kendi gerçek yaşam koşullarıyla, kendi türüyle olan ilişkileriyle bir biçimde yüzleşir.[30]

Ne var ki, bu görüşün yanlış olduğunu düşünen pek çok Marksist de vardır:[31] Bu tartışmalara çok girmeden yalnızca Bruce Bimber’in gözlemini aktarmak yeterli: Marx’ın yaklaşımında

teknoloji, kendi nitelikleri tarafından, kolektif bir anlamda, tarihsel olarak belirlenmiş insan eyleyenleri tarafından araçsal bir biçimde kullanılmaktadır. Teknolojinin insan eyleyenleri tarafından bilinçli kullanımı, Marx’ın çalışmalarındaki önemli bir temadır; bu da doğası gereği teknolojik determinizmle taban tabana karşıttır.[32]

Bu yüzden Bimber, “Marx’ın kafasında, teknolojinin eninde sonunda, insanlığın hizmetinde olduğu düşüncesi vardır; tersi değil”[33] demektedir. Marx Kapital’de de teknolojinin insanın doğayla etkileşimi içerisinde oynadığı role dikkat çekmekte ve “Teknoloji, insanın doğayla etken ilişkisini, yaşamının doğrudan üretim sürecini ortaya döker; böylelikle de yaşamının sosyal ilişkilerinin ve bu ilişkilerden kaynaklanan zihinsel kavrayışların üretim sürecinin gizemini açık eder” demektedir.[34] Başka deyişle, teknolojinin kendisi de bir tarihsel üründür ve içerisinde ortaya çıktığı tarihsel koşullardan bağımsız olmayacaktır, ki teknolojik determinizmin asıl zayıflığı tam da bu noktadadır: Başka deyişle, “teknoloji”, ayrı bir “öze” sahip olan bağımsız bir varlık ya da süreç değildir; teknolojinin politik, iktisadi ve sosyal bağlama göre değişkenlik göstermesi doğaldır.[35] Böyle bir bakış açısının iki önemli içermesinden söz etmek yerinde olacaktır. İlk olarak, teknolojiyi insan varoluşunun, dolayısıyla da üretim sürecinin oluşturduğu bütünün bir parçası olarak ele almak, onu bu varoluşun öteki unsurlarından daha öncelikli bir yere koymadan, toplumsal ve tarihsel gelişimi içinde ele almak, başka deyişle teknolojiyi insan toplumuna dışsal bir değişken olarak ele almak yerine onu “içselleştirmek” gerektiği düşüncesi. İkinci olarak da, dolayısıyla, teknolojinin boşluktan doğmadığı, onu belirli tarihsel belirlenimleri içinde ele almak gerektiği düşüncesi.

Marx’a göre, teknoloji hiçbir zaman tek başına bağımsız bir değişken değildir ve sosyal ilişkilerden bağımsız olamaz. Bunu görebilmek için, üretimde makinelerin ağırlığının arttığı Sanayi Devrimi deneyimine bakmak yeterli olacaktır.  Marx için “makine”, basitçe işçilerin üretimde kullandığı aletlerden (tools) farklıdır. Gelişmiş makineler, üç bölümden oluşurlar: motor mekanizması, aktarıcı mekanizma ve alet ya da çalışan makine. Motor mekanizması, makinenin itici gücüdür; bu gücü ya buhar makinesi gibi kendisi üretir ya da su değirmeni gibi bir dışsal kaynaktan alır. Son bölüm olan çalışan makine ya da alet bölümü emeğin nesnelerini dönüştürmek için kullanılır. Makine, tek bir aleti kullanan işçinin yerini almaktadır.[36]

teknoloji
Marx’a göre, teknoloji hiçbir zaman tek başına bağımsız bir değişken değildir ve sosyal ilişkilerden bağımsız olamaz.

İlginç bir biçimde Marx, makinelerin, manifaktür tipi üretimden önce de var olsa da üretim tarzında herhangi bir devrime yol açmadıklarını söyler. Böyle bir dönüşüm, hem üretimde kullanılan belirli bir makinenin boyutlarının artması ve aletlerinin çoğalması hem de üretimde kullanılan makinelerin sayısının artmasıyla mümkündü.[37] Marx’a göre,

Buhar makinesi, on yedinci yüzyılın sonlarındaki atölye tipi üretim sırasında gerçekleşmiş ve 1780’lere kadar süren bir buluş olarak, tek başına herhangi bir sanayi devrimine yol açmadı. Tam tersine, buhar makinesi biçimindeki bir devrimi ortaya çıkaran, makinelerin buluş olarak ortaya çıkmasıydı.[38]

Makinelerin büyüklükleri ve parçalarının sayısı arttıkça daha güçlü bir motor mekanizmasına gerek duyuldu; aynı anda birden fazla makineye güç veren böyle bir mekanizma, organize bir makine sisteminin oluşturulmasını sağladı. Bu “kolektif” süreç düzenli hale geldikçe daha iyi hale getirildi; böylelikle de kendi gücünü otomatik bir makineden alan farklı makinelerin oluşturduğu fabrika sistemi ortaya çıktı. Bu süreç aynı zamanda makine imal eden sanayi kollarının doğmasına yol açtı. Bir kez makineler başka makineler kullanılarak imal edilmeye başlandığında, büyük ölçekli sanayi, artık yeterli bir teknik temele sahip olmuştu.[39]

Dolayısıyla, makine üretim sistemi, kendiliğinden, kendisi için yetersiz olan bir maddi temelden gelişmiştir. Sistem belirli bir gelişme derecesine eriştiğinde, bu hazır bulduğu, eski biçiminden daha ileriye doğru gelişim gösteren temeli kaldırıp atmak, böylelikle de kendi üretim tarzına uygun olan yeni bir temeli kendisi için yaratmak zorundaydı.[40]

Bir sektördeki makinelerin geliştirilmesi, öteki sektörlerde de uyarıcı etkide bulunmuştur. Örneğin eğirme makinesi dokuma makinesini ortaya çıkardı; ikisi birden ağartma, baskı ve boyama için zorunlu olan kimyasal ve mekanik devrimi ortaya çıkardılar. Bunun yanı sıra makinelerin gelişmesi hem tarımda hem de iletişim ve taşımacılıkta da başka yenilikleri ortaya çıkardı.[41] Makineleşme süreci, yalnızca üretim sürecini değil, giderek bütün sanayinin yapısını dönüştürecek, bu arada kendisi de dönüşecektir. Unutulmamalıdır ki, makineleşme de ilk elde özerk bir güç olarak ortaya çıkmamış, dönüşen sosyal ilişkilerin bir sonucunda gerçekleşmiştir. Bu dönüşüm de giderek, hem kendi “maddi temelini” hem de daha önemlisi üretim ilişkilerini dönüştürecek, bunun sonunda da üretici güçler ile üretim ilişkileri karşılıklı etkileşim içinde birbirini destekleyecek ve dönüştürecektir. Bu durumda hangisinin önce geldiğini sormak, “tavuk – yumurta” sorusundan öteye gitmez.

Marx, kapitalizm altında teknolojik gelişmeyi, Kapital’in “Makineleşme ve Büyük Ölçekli Sanayi” başlıklı 15. Bölümünde ele alıyor.[42] Teknolojik gelişmeyi “makineleşme” başlığı altında ele alan Marx, Ricardo’nun tartıştığı, sanayide makineleşmenin, her zaman işgücü tasarruf eder nitelikte olup olmadığı, teknolojik gelişmenin, sınıf savaşı ile birlikte toplumsal istikrar ve bölüşüm bakımından oynadığı rolün ne olabileceği ve kapitalizmin teknolojik ilerlemeyi ne ölçüde teşvik ettiği ve ilerlettiği ve nihayet, teknolojik gelişme ile kapitalizmin periyodik krizleri arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığı soruları etrafında tartışmaktadır.

Marx, makineleşmenin etkilerini incelerken, Ricardo’nun görüşlerinden[43] yola çıkmakta ve Ricardo’yu, vulgar iktisatçılardan ayıran dürüstlüğü ve “kendisinin ayırdedici niteliği olan bilimsel tarafsızlığı ve hakikat sevgisi”[44] yüzünden övmektedir. Marx’ın Ricardo’dan etkilendiği kimi önemli noktaları şöyle dile getirmek mümkün görünmektedir:[45] 1. Makineleşme, sabit sermayenin değişken sermaye ile ikame edilmesine yol açacaktır; 2. Makineleşme, doğrudan ya da dolaylı olarak üretimde emek tasarrufu sağlayacak, bu da malların ucuzlamasını sağlayacaktır; 3. Artık değer aynı kalsa bile, genel kâr oranı düşecektir; bunun da temel nedeni sermayenin organik bileşiminin artmasıdır; 4. Makineleşme, işçileri işlerinden edecek, bu da “göreli nüfus fazlasının”, yani yedek sanayi ordusunun artmasına yol açacaktır. Ayrıca, “telafi teorisi”,[46] yani uzun dönemde işsiz kalan işçilerin teknolojik gelişme sayesinde artan ekonomik büyümenin, bu işçilerin başka sanayi kollarında iş bulabileceği görüşü de yanlıştır; işlerinden olan işçiler, başka sanayi dallarında istihdam edilemez, çünkü yeni teknolojinin bütün sanayi kollarında emek tasarrufu sağlaması yüzünden genel olarak ekonomide emek tasarrufu sağlanacaktır. Bu da sonuçta ücretler üzerinde aşağıya doğru bir baskı yaratacaktır.

Marx için, belirli bir sanayi kolunda makine kullanımının artışının dolaysız etkisi, bu sanayi koluna girdi sağlayan öteki sanayi kollarındaki üretimi artırmaktır. Yeni makineyle üretilen malların miktarı makinenin kullanımı öncesiyle aynıysa, bu durumda harcanan toplam emek miktarı düşmüş demektir. Makinenin kendisinin üretiminde kullanılan emek gücündeki artış, makinenin kullanımı sayesinde gerçekleşen emek azalışından daha az olmalıdır; başka türlü, makineyle üretilen malların fiyatları aynı olurdu. Bu durumda, bu sanayi kollarında istihdam edilen işçilerin sayısı azalacak ve onlar öteki sanayi dallarına yönelmek için “serbest bırakılacaklardı”. Öteki sanayi kollarındaki istihdam artışı, iş gününün uzunluğu ve emek yoğunluğu verilmişken, sermayenin organik bileşimine bağlı olacaktır.[47]

Ayrıca, makineleşme hem göreli artık değeri artıracak (üretkenlik artışı sayesinde) hem de aslında iş gününü de uzatacaktır, çünkü makinenin aktif yaşamı, iş gününün uzunluğuna bağlıdır. Bir makinenin üretkenliği, Marx’a göre, ürüne aktardığı değer ile ters orantılıdır. Bu yüzden makinenin işlediği dönem ne kadar uzunsa, ürettiği mal miktarı o kadar fazla olacak, her bir mala aktardığı değer miktarı da o kadar azalacaktır. Bununla birlikte, bir makinenin aktif yaşam süresi, iş gününün uzunluğuna ya da sürecin yürütüldüğü dönemin uzunluğuna bağlıdır.[48] Bunun yanında, bir makine, fiziksel aşınmanın yanı sıra ya zaman içinde aynı makineler giderek daha ucuza üretilir olduğunda ya da daha iyi makinelerin rekabetiyle karşılaştığında, değişim değeri azalacak, bu da bir tür “moral aşınma” yaratacaktır. Bu durumda makinenin kendi toplam değerinin yeniden üretimi ne kadar kısa sürerse, bu moral aşınma dönemi tehlikesi de o kadar az olacaktır. Ayrıca, iş günü ne kadar uzunsa bu yeniden üretim süresi de o kadar kısalacaktır. Bunun nedeni, işgününün uzatılmasının hem artık değerin hem de üretim ölçeğinin, organik bileşimin artmasına gerek kalmadan artırılabilmesini sağlayacaktır.[49] Makinelerin kullanımı, hem doğrudan emek gücünün kendi değerini hem de dolaylı olarak emek gücünün yeniden üretimi için önemli olan malların (ücret malları) ucuzlamasını sağlayacaktır. Ancak artık değerin, makinenin yerine geçtiği emek gücünden değil, makineyle birlikte gerçekte kullanılan emek gücünden kaynaklandığını unutmamak gerekir. Başka deyişle artık değerin kaynağı değişken sermaye ile istihdam edilen işçi sayısına bağlıdır. Makineler işçinin üretkenliği artışı yoluyla artık değeri artırsa da bu sonuca çalışan işçilerin sayısını azaltarak erişebilir; bu da aslında toplam sermayenin eskiden değişken olan bölümünün değişmeyen sermayeye dönüştürülmesiyle mümkün olur. Bu çelişki, Marx’a göre, makinelerin genel kullanıma başlamasıyla bütün sanayi dallarına yayılacak ve makinelerin ürettiği mallar, aynı türden bütün malların sosyal değerini belirler hale gelecektir. Bu çelişki, kapitalistleri iş gününü uzatmaya yöneltir, çünkü böylece hem mutlak hem de göreli artık değer artışı yoluyla işçilerin sayısı göreli olarak azalacaktır. “Dolayısıyla, modern sanayi tarihinde, makineleşme, iş gününün uzunluğu üzerindeki her türlü moral ve doğal kısıtlamayı silip süpürecektir”.[50]

Görüldüğü gibi, Marx’ın düşüncesinde, sermayenin organik bileşiminin artması, yani değişmeyen sermayenin (makine, teçhizatın değer biçiminden ifadesi) değişir sermayeye (işgücü ödemeleri için ayrılan sermayenin değer cinsinden ifadesi) oranının yükselmesi önemli bir yer tutmaktadır. Makineleşme, emek tasarrufu sağladığı ölçüde değişmeyen sermayeyi artıracak, bu da bütün sanayileşme kollarında makinelerin işgücü yerine ikame edilmesini sağlayacaktır. Marx’a göre makinelerin kullanımının artmasının, dolayısıyla da sermayenin organik bileşiminin artmasının esas nedeni, artık değerin yaratan kaynağın makineler değil, emek gücünün kendisi olmasıdır.[51] Makine kullanımı sonucu artan verimlilik, giderek daha az emek gücüyle daha fazla artık değer üretimine olanak sağlar. Ayrıca sermaye malları üretiminde artan emek verimliliği de sabit sermayenin değerinin artmasını engellemektedir.[52] Bu durumda da değişmeyen sermaye hem fiziksel olarak (sermayenin “teknik” bileşimi) hem de değer cinsinden (organik bileşim) artacaktır.

makine
Marx’a göre makinelerin kullanımının artmasının, dolayısıyla da sermayenin organik bileşiminin artmasının esas nedeni, artık değerin yaratan kaynağın makineler değil, emek gücünün kendisi olmasıdır.

Yine de, organik bileşimin artışının tek nedeni artık değer yaratma isteği değildir; sermaye ve emek arasındaki çatışma ile yaratılan ürünün bölüştürülmesi sorunu, kapitalistleri tam olarak kontrol edilemeyen ve disiplin altına alınamayan işçilerin yerine makinelerin geçirilmesi yönünde davranmaya da itmektedir.[53] Marx’a göre kapitalist ve işçiler arasındaki mücadele, sermaye ilişkisinin kendisiyle başlasa da, makineleşmeyle birlikte, yerine makinenin ikame edildiği işçiler, kullanım değerleri, dolayısıyla da değişim değerlerinin azaldığı, hatta ortadan kalktığını gördüklerinde hızlanacaktır Böylece fazlalık haline gelen işçiler öteki sanayi kollarında iş arayacak, işgücü arzını artırarak ücretlerin emek gücünün değerinin altına düşmesine yol açacaklardır.[54] Marx’a göre, bu sefalet işçilerin başkaldırmasına yol açsa da büyük ölçekli sanayide bu tür başkaldırmalara karşı makineleşme kullanılacaktır: “1830’dan bu yana gerçekleşen buluşların tüm bir tarihini, işçi sınıfı başkaldırmalarına karşı, yalnızca sermayeye silah sağlama amacına yönelik olarak yazmak mümkündür”.[55] Makineleşme ona göre, “insanın doğanın güçleri üzerindeki zaferi olduğu halde, kapitalistlerin elinde insanı bu güçlerin kölesi yapacaktır; çünkü makineler kendi başına üreticilerin servetlerini artırsa da, sermayenin elinde insanları serseriler (paupers) haline getirecektir.[56] Öte yandan verimlilik artışı sonucunda genişleyen artık değer kapitalistlerin oluşturduğu yeni sosyal tabakalar yaratacak, geçimlik araçların üretimi için artık daha az sayıda işçi gerektiğinden, lüks mal üretimi genişleyecek, ayrıca dış ticaretin hacmi artacaktır. Bu durumda işçi sınıfının giderek daha fazla bir bölümü, hizmetçiler gibi üretken olmayan bir biçimde istihdam edilir olacaktır.[57]

Bütün bunların dışında, makineleşmenin işçi üzerindeki en dolaysız etkisi, makinelerin daha az kas gücü gerektirmesi yüzünden, ailenin bütün üyelerinin, kadınlar ile çocukların da işgücü piyasasına itilmesidir. Makineler emek gücünün değerini de azaltacak, bu durumda geçimini sağlamak için işçi, eş ve çocuklarını da “satarak” bir “köle tacirine” dönüşecektir.[58] Bu da hem çocukların eğitimden yoksun olmaları hem de ailesine yabancılaşması demeye gelir. Marx, böylelikle insan özelliklerinden soyulan insanların yalnızca artık değer üretimi sağlayan makinelere dönüşümünün, İngiliz Parlamentosunu bile, 14 yaş altı çocukların temel eğitimi için yasa çıkarmaya zorladığını belirtir.[59]

Fabrika sistemi, işçiyi, çocukluğundan başlayarak, uzmanlaşmış bir makinenin bir parçası haline getirmektedir. Böylelikle, yalnızca kendi emek gücünün yeniden üretimi için gerekli harcamaları azaltmakla kalmaz, aynı zamanda da bir bütün olarak çaresizce fabrikaya, dolayasıyla da kapitaliste bağlılığı tamamlanır.[60] “Fabrikada, ona yaşayan uzantılar olarak içerilmiş olan işçilerden bağımsız ve cansız bir mekanizma vardır.[61] Dolayısıyla, “büyük ölçekli sanayi, makine sistemi içinde, tümüyle nesnel bir üretim organizasyonuna sahiptir; bu da işçinin karşısına, üretimin önceden var olan maddi koşulu olarak ortaya çıkar”.[62] Bu da aslında işçilerin kendi eyleme (agency) güçlerinin de yitirilmesi demeye gelecektir; işçiler, doğayı dönüştürmek için kendi emek güçlerini kullanmak yerine, üretim sisteminin bir parçası, deyim yerindeyse bir “dişlisi” haline gelecek, “bu yüzden hem toplumdaki tarihsel olarak gelişmiş üretici güçler hem de doğal olarak kısıtlanmış üretici güçler, emeğin içerildiği sermayenin üretici güçleri olarak görünmektedir”.[63] Marx’a göre sosyal işbölümünün geçerli olduğu değişik iktisadi toplumsal formasyonlardan farklı olarak kapitalizm, atölye içerisindeki işbölümünü yaratan, ancak “sosyal işbölümündeki anarşi ile, atölye içerisindeki işbölümündeki despotizmin karşılıklı olarak birbirini beslediği”[64] bir sistemdir.

Makineleşmenin yarattığı yabancılaşma, insanın kendi zihinsel ve fiziksel emeğini kullandığı bireysel emek süreci üzerindeki denetimini ortadan kaldırmakta, fabrika sistemi içerisinde birey “kolektif emekçinin bir organına dönüşmektedir”.[65] Bu durumda üretken işçinin tanımı, çalışma etkinliği ile onun sonucu arasındaki bir ilişki olarak görülmek yerine, sermayenin değerlenmesi için kullanışlı bir alete indirgenecektir.[66] Bu süreç, atölye tipi (manifaktür) üretimle başlayacak, “uzmanlaşmış işçi, ayrıntı niteliğindeki bir işlemi yürüten bir ‘yaşayan otomata’ dönüşecek, işçi kendi bedeninin yalnızca bir parçasına indirgenecektir; işçi üretken etkinliğini yalnızca atölyenin bir uzantısı olarak geliştirecektir.”[67] Bu noktada Marx, Adam Smith’in “genellikle, bir insan için mümkün olabilecek kadar aptal ve bilgisiz hale gelecektir” sözlerini alıntılayarak işçinin kendi dönüştürücü gücünden yoksun kalacağını belirtmektedir. Marx’a göre, basit iş birliğiyle başlayıp atölye tipi üretimle süren, büyük ölçekli üretimle tamamlanan bu süreç sonucunda, “uzmanlaşmış işçilerin yitirdikleri, karşılarındaki sermayede yoğunlaşmış”[68] hale gelecektir. Makineleşme, Marx’a göre hem üretimin teknik temelini hem de işçilerin işlevlerini dönüştürecek, ayrıca, kitleler halindeki işçilerin sanayi kolları arasında hareketini uyaracağından sosyal iş bölümünü de dönüştürecektir. “Büyük ölçekli sanayi, emeğin değişkenliğini, işlevlerinin akışkanlığını ve işçinin hareketliliğini zorunlu kılmaktadır. Emeğin bu türden değişkenliği, var olan ilişkilerin, pratikte bunun gerçekleşmesine izin verecek ölçüde uyum göstermesini sağlayacak düzeye kadar genişletilmektedir”.[69]

Makineleşmenin işçiyi becerilerinden yoksun bırakma ve zayıflatma yönünde gösterdiği eğilim, yalnızca emek sürecinin niteliğini değil, aynı zamanda onun politik ve sosyal gücünü de azaltma eğilimi taşımaktadır.[70] Başka deyişle, makineleşme sadece artık değer üretimi bakımından değil, sanayi işgücünü disiplin altına almak, pazarlık gücünü zayıflatmak ve aynı zamanda kendi kendini gözetlemesini sağlamak için de gereklidir. Bu durumda, makineleşme, etkinlik ile egemenlik arasındaki dengeyi de gözetmek durumundadır.[71] Bu nedenle, kapitalizmde gelişen teknolojiler her zaman üretimi daha etkin hale getirmek zorunda değildir; daha çok, teknoloji kapitalist gücün kontrol yeteneğini ve konsolidasyonu artırmak için doğrudan politik mekanizmalar olarak kullanılmaktadır.[72]

kapitalizm
Makineleşmenin işçiyi becerilerinden yoksun bırakma ve zayıflatma yönünde gösterdiği eğilim, yalnızca emek sürecinin niteliğini değil, aynı zamanda onun politik ve sosyal gücünü de azaltma eğilimi taşımaktadır.

Bunun yanında, makineleşmenin yarattığı bir başka çelişki, yukarıda değinildiği gibi, makinelerin insanın katkısını azaltma eğilimine karşılık, artık değerin yalnızca değişken sermaye ile yani emek gücü kullanılarak yaratılabileceğidir. Artık değerin artırılması gereği, emek gücünün kullanımını zorunlu kılmakta, ancak teknolojinin gelişme eğilimi, bu kullanımı azaltma yönündedir. Bu durumda da teknolojinin kullanımı ve geliştirilmesi bakımından kapitalizmin teknolojinin gelişimini sınırlaması da olanaklı görünmektedir.[73] “Kapitalist üretim, dolayısıyla, yalnızca bütün servetin ilk kaynaklarını, yani toprak ve emekçiyi yok ederek teknolojiyi geliştirebilir ve değişik süreçleri bir araya getirerek bir sosyal bütüne ulaşabilir.”[74] Bu durumda, genel bir argüman olarak, kapitalizmin teknolojiyi geliştirmek için değil, kendi iktisadi, sosyal ve politik çıkarlarını koruyan makineleri geliştirdiğini, bunu sağlamayanları geliştirmediğini söylemek mümkün görünmektedir.[75] Marx’ın “sosyal üretim süreçlerinden kaynaklanan üretkenlik artışı ile bu gelişmenin kapitalistler tarafından sömürülmesinden kaynaklanan üretkenlik artışını birbirinden ayırmak zorundayız”[76] sözleri bu bağlam içerisinde değerlendirilebilir.  Makineleşmenin aslında en önemli yönlerinden birisi de kapitalizmin yapısal olarak yaratma eğiliminde olduğu iktisadi krizlerdir.

Sonuç olarak, teknolojinin, ister üretici güçler olarak isterse de büyük ölçekli sanayideki makineleşme süreci olarak kavransın, toplumsal ilişki ve yapılardan bir ölçüde özerk olduğunu düşünmek, Marx’a göre yanıltıcıdır. Teknolojinin, özellikle kapitalizm altında, hiçbir zaman toplumsal ilişki ve yapılardan bağımsız olmadığı, hatta esas olarak sermaye ilişkisinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Sermayenin boyunduruğu altında makineleşme, giderek iktisadi ve toplumsal yapıda istikrarsızlık eğilimleri de ortaya çıkaracaktır. Bunun en iyi örneği, kapitalizmin dengesizlik eğilimlerini ortaya koyan kriz teorileridir. Özellikle “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası”, kapitalizmin dengesizliği bakımından anlaşılması gereken en önemli unsurlardan birisidir.

Krizler ve sermaye birikiminin istikrarsızlığı

Marx, kapitalist sistemin sürekli olarak periyodik krizlere uğrayacağını ve bu krizlerin giderek şiddetini artıracağını ileri sürmektedir. Genel olarak, Marksist anlamıyla kriz, kapitalist yeniden üretim sürecinin ekonomik ve politik ilişkilerinde ortaya çıkan genel başarısızlıklar biçiminde anlaşılabilir.[77] Bu bakımdan kriz kısa dönemli nitelikteki devrevi dalgalanmalardan (business cycle)çok uzun dönemli, seküler başarısızlıklara göndermede bulunur. Bu bakımdan, Marx’ın uzun dönem kriz eğilimini ortaya koymak için bir değil, üç ayrı kriz teorisini geliştirdiği söylenebilir. Bu teorilerden ikisi, öncelikle ekonomideki toplam arzın her zaman toplam talebe eşit olacağını ileri süren Say Yasasının reddine yönelik olan, toplam arzın her durumda toplam talepten fazla olacağını ileri süren “eksik tüketim” teorisi ile; krizi yatırım malları üreten sektörün büyümesi ile tüketim malları üreten sektörün büyümesi arasındaki uyumsuzluğa bağlayan, dolayısıyla da sektörler arasındaki koordinasyon sorununu öne çıkaran “orantısızlık” (disproportionality) teorisidir. Bir başka teori de sermaye birikimi ilerledikçe kâr oranlarının düşeceğini ileri süren “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası”na dayanan kriz yaklaşımıdır.[78] Yine de aslında Sweezy’nin de belirttiği gibi,[79] eksik tüketim teorisi uyumsuzluk tezinin özel bir hali diye görülebileceğinden, Marx’ta, birbirine alternatif olarak görülebilecek iki temel kriz teorisinin bulunduğu ve eksik tüketimle uyumsuzluk görüşlerinin birlikte ele alınmasının sakınca yaratmayacağı söylenebilir.

Eksik tüketim teorileri, genel olarak, üreticiler ve hanehalklarının kararlarının birbiriyle uyum içerisinde olmasının, dolayısıyla da toplam arzın toplam talebe eşit olmasının ancak rastlantıyla gerçekleşebileceğini ileri sürer. Buradaki temel mekanizma, birikim süreci içerisinde, kârlardaki artışın daha çok yatırıma dönüşmesi, ancak tüketim talebindeki artışların kârlardaki gelişmenin gerisinde kalmasıdır. İşçiler zaten geçimlik düzeyde ücret elde ettiklerinden, kapitalistlerin tüketim eğilimlerinin düşük olması, sürekli olarak yeni üretim kapasitesinin yaratılması ve toplam arzın her zaman toplam talepten daha hızlı artması sonucunu verecektir. Ancak eksik tüketim teorisinin temel önermesi, tüketim mallarına olan talebin yalnızca tüketim malı üreten sektörün değil, aynı zamanda yatırım malı üreten sektörlerin de büyümesini belirlediği önermesidir. Başka deyişle yatırım mallarına olan talep, tüketim malları talebine bağlı olan, ondan “türetilmiş” taleptir.[80] Bu durumda tüketim malları üreten sektördeki bir durgunluk, yatırım malları sektöründe de durgunluk yaratacağından, eksik tüketime yol açan efektif talep yetersizliğini yatırım malları sektöründeki genişleme ile telafi etmek olanaklı olmayacaktır.

kriz
Genel olarak, Marksist anlamıyla kriz, kapitalist yeniden üretim sürecinin ekonomik ve politik ilişkilerinde ortaya çıkan genel başarısızlıklar biçiminde anlaşılabilir.

Marx’ın kriz teorilerinden ikincisi, ekonomik birimler arasındaki kararların uyumu düşüncesini öne çıkaran “orantısızlık” (disproportionality) yaklaşımıdır.[81] Bu yaklaşım, kapitalizmin “anarşik” doğası gereği, dengeli bir büyümenin sağlanması için gerekli olan tüketim malları üreten sektörlerle üretim/yatırım malları üreten sektörlerin aynı oranda büyümelerinin, başka bir deyişle toplam talep artışı ile üretim kapasitesi artışının aynı oranda olmasının olanaklı olmayacağını ve periyodik krizlerin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedir. Bu yaklaşım, Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde, kapitalist sistemin iç çelişkilerini gösterebilmek için kullandığı, “üretim şemaları” modeli kullanılarak gösterilebilir.[82] Ekonomiyi, iki sektörlü bir model çerçevesinde ele alan bu modele göre, I. Sektör, üretim araçları, yani değişmeyen sermaye (C) üreten kesim, II. Sektör de tüketim malları (ya da işçilere yapılan ödemeyi dile getiren ücret malları), yani değişir sermaye (V) üretilen kesimi dile getirmektedir. Ekonominin dengeye gelebilmesi için her sektördeki üretim miktarlarının (X), her sektörde kullanılan toplam sermaye (değişmeyen sermaye C ve değişir sermaye V) ile her sektörde yaratılan artık değer V toplamına eşit olması gerekir:

X1 = C1 + V1 + S1      (I. Sektör)

X2 = C2 + V2 + S2       (II. Sektör)                                  (1)

Bu eşitlik, I. Sektör üretim aracı yani sabit sermaye (C) ürettiği için sistemdeki toplam sabit sermayenin I. Sektörün üretim miktarına eşit olması gerektiğini göstermektedir, yani: X1 = C1 + C2. Bu durumda, (1) nolu eşitlikten C1 + V1 + S1 = C1 + C2 olduğundan,

V1 + S1 = C2                                                      (2)

olmalıdır. Aynı şekilde, II. Sektörün üretim miktarı, I. ve II. Sektörlerde kullanılan toplam değişir sermaye ve sistemde yaratılan toplam artık değerin toplamına eşit olmalıdır X2 = V1 + S1 + V2 + S2. Bu durumda ikinci kesimin tüketim malları arzı, her iki kesimdeki tüketimde harcanan değişen sermaye ve artık değerler toplamına eşit olmalıdır, yani, C2 + V2 + S2 = V1 + S1 + V2 + S2 olduğundan,

C2 = V1 + S1

                                                                         (3)

olmalıdır. Görüldüğü gibi ekonominin genel dengesini tanımlayan eşitlik, tüketim malları kesimindeki sermaye amortismanlarının üretim araçları sektöründeki değişen sermaye ve artık değer toplamına eşit olmasıdır.

Ancak bu koşul, ekonominin her dönem kendisini aynı miktarda yeniden üreteceği, yani büyümenin olmadığı bir durumda dengeyi göstermektedir. Buna karşılık kapitalist birikimin doğası gereği genişleyen üretim şeması dikkate alınmak zorunda olduğundan, artık değerin bir bölümünün yatırıma dönüştürülerek ekonominin üretim kapasitesinin artırılması gerekir. Bu da, sistemde üretilen üretim araçlarının her iki kesimde kullanılan üretim araçlarından fazla olmasını (X1 > C1 + C2) gerektirir. Birikimin ikinci koşulu, kapitalistlerin eldeki artığın bir kısmını tasarruf edip yatırmalarıdır. Bu koşul X1 > C1 + C2 olduğunda gerçekleşir, çünkü bu X2 < V1 + S1 + V2 + S2 anlamına geldiğinden kapitalistler artığın tümünü tüketmek isteseler de buna yetecek kadar tüketim malı bulamayacaklardır.

Bu koşulun anlamı, dengeli büyümenin sürdürülebilmesi için II. Kesimdeki kapitalistlerin üretim düzeylerini, I. Kesimdeki kapitalistlerin yatırım kararlarına uydurmak zorunda olmalarıdır. Dolayısıyla, genişleyen yeniden üretim modelinde dengeli büyümenin gerçekleşmesi, kapitalistlerin davranışına bağlıdır. Kapitalistler tasarruflarını tamamen yatırıyorlarsa, yani yatırım tasarruf eşitliği sağlanıyorsa, bu durumda genel olarak arz ve talep yapılarının uyuşmaması sorunu ortaya çıkabilir. Dengeli büyümenin gerektirdiğinden daha düşük yatırım yapılıyorsa, I. kesimde arz fazlası, II. kesimde de talep fazlası ortaya çıkacaktır. Kâr oranının eşitlenmesi, arz ve talep eşitliğini (değişim oranının belirlenebilmesi için) gerektirdiğinden, dengesizlik durumunda kâr oranları kesimler arasında eşitlenmeyecektir. Bu da, iki sektörün birbiriyle orantısız şekilde büyüyeceği, yani ekonomide genel dengenin gerçekleşemeyeceğidir. Yani, makroiktisadi açıdan, yatırım tasarruf eşitliği sağlanamıyorsa, toplam talebin toplam arzdan daha düşük olması, yani aşırı üretim krizinin gerçekleşme olasılığı ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak kapitalizmin dengeli bir büyüme tutturabilmesi, oldukça katı ve sınırlayıcı koşullar gerektirmekte ve piyasa mekanizması bu koşulları ve uyumu pek kolay sağlayamamaktadır. Görüldüğü gibi Marx’ta birikim sürecinin ortaya çıkardığı temel sorun, Say Yasası’nın geçerli olmadığı, ekonominin tüketim ve yatırım malları üreten sektörlerinin birbirlerinin dengeli büyümesini sağlayacak üretim düzeyini ancak tesadüfen tutturabileceği ve üretim krizlerinin genel bir kural olduğu noktasıdır.

Orantısızlık yaklaşımı, kapitalizmde bir merkezi koordinasyon eyleyeninin olmayışından kaynaklanan “anarşik doğası” yüzünden, tüketim ve yatırım mallarına ilişkin “doğru” oranların kapitalistler tarafından a priori olarak bilinemeyeceğini, yani dengeli büyümenin yalnızca raslantıyla gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir.[83] Başka deyişle, ekonomideki üretken kapasite ile toplam talebin kabaca aynı oranda büyümesini anlatan dengeli büyümenin gerçekleşmemesi, kapitalizmin doğal bir sonucu olarak kendisini göstermektedir.[84]

Bu sonuç, yani üretim malları sektöründeki büyümenin tüketim malları sektöründeki büyümeden fazla olması, dolayısıyla da bir “aşırı üretim” krizinin kendisini göstermesi, orantısızlık yaklaşımının da aslında eksik tüketim yaklaşımının genelleştirilmiş biçimi olduğu anlamına gelmektedir.[85] Talep yetersizliği yüzünden, tüketimin artış oranı ve dolayısıyla tüketim malı üreten sektörlerin çıktı düzeylerindeki büyüme, üretim araçları üreten sektörlerin büyüme oranının gerisinde kalacaktır. Yine de model kolayca n maldan oluşan bir sisteme genelleştirilebilir; bu durumda da sektörler arasında dengeli büyümenin sağlanamayacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Bu bakımdan önemli bir önerme de birikimin eninde sonunda kâr oranlarının düşmesi eğilimini yaratacağıdır.

Genel olarak Klasik politik iktisatta uzun dönem dengesi, kâr oranlarının eşitlenmesi ile tanımlanmakta, bu kâr oranı ise, sektörler arasındaki özellikle sermaye akışkanlığının tam olduğu düşüncesine dayanan “serbest” rekabet tarafından sağlanmaktadır. Bu akışkanlık, sermayenin kâr oranı yüksek sektörlere yönelmesini ve uzun dönemde bütün sektörler arasındaki kâr oranlarının eşitlenme eğilimi içerisinde olmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte “serbest” rekabet, oynadığı bu dengeleyici rolün yanında uzun dönemde girişimcilerin kârlarını artırabilmeleri için yeni teknolojileri devreye sokarak sanayi yapısını değiştirmek biçimindeki daha dinamik bir rolü de yerine getirmektedir. Esas olarak Adam Smith’ten esinlenen ve Marx tarafından bilinçli bir biçimde kullanılan bu yaklaşımda, bir yandan rekabetin dengeleyici rolü vurgulanırken, öte yandan da analizin sermaye birikimi üzerinde duran dinamik yapısı gereği rekabetin dengesizlik yaratıcı rolü de öne çıkmaktadır. Bu bakımdan, özellikle Klasik ve Marksist yaklaşımda rekabet ve sermaye birikim süreçleri birbirinden ayrılmayan ve sürekli olarak dengesizlik yaratma potansiyeline sahip süreçler olarak görülmelidir. Bu dengesizlik eğilimi, Marx’ın Kapital’in 3. cildinde geliştirdiği, “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” [86] analizinde güçlü bir biçimde kendisini dile getirmektedir. Teori, sermayenin organik bileşimindeki zorunlu artışın, uzun dönemde kâr oranlarının düşmesine yol açacağıdır. Sermaye birikim sürecinin gerisinde daha çok teknolojik gelişme yer aldığından, sistemin krize girmesinde makineleşmenin önemi büyüktür. Sermayenin organik bileşimindeki artış olarak tanımlanan teknolojik gelişme, birikimi iki kanaldan etkileyecektir:[87] İlk olarak, işgücünün yerini makineler alacağından, “yedek sanayi ordusu” yani işsizler artacak, bu da ücretleri düşürecektir. İkinci olarak, sermayenin organik bileşimindeki artış, kâr oranlarının azalma eğilimini ortaya çıkaracaktır.[88] Buna göre, sermayenin organik bileşimi, yani kullanılan sabit sermayenin toplam sermayeye oranı (değer cinsinden) arttıkça kâr oranı düşecektir.[89] Ancak bunun gerçekleşmesi için ya artık değer oranının, yani değişir sermaye başına elde edilen artık değerin sabit kalması, ya da organik bileşimin artık değer oranından daha hızlı artması gerekmektedir. Marx, artık değer oranındaki artışın sermayenin organik bileşiminden daha hızlı artmasını sağlayan kimi eğilimlerden söz etmektedir. Bu eğilimler arasında, daha sonra “emperyalizm” teorilerinin geliştirilmesinde önemli hale gelecek olan dış ticaret, sömürünün yoğunluğunun artırılması, ücretlerin işgücünün değerinin altına düşürülmesi, fazla nüfusun (yedek sanayi ordusunun) artırılması yer almaktadır. Sabit sermayenin değişir sermayeye oranla giderek büyümesi kâr oranının düşmesine yol açmaktadır. Ancak bunun gerçekleşmesi için artık değer oranının sabit kalması gerekmektedir. Bu varsayım ise oldukça kısıtlayıcı niteliktedir. Eğer artık değer oranı sermayenin organik bileşimindeki artıştan daha hızlı artıyorsa, kâr oranı artabilir. Dolayısıyla, kâr oranının düşmesinin bir “yasa” olmak yerine bir “eğilim” olduğu ve bunu tersine çevirebilecek karşı eğilimlerin (dış ticaret gibi) her zaman mevcut olduğu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Yine de Marx, bu karşı eğilimlerin kâr oranının düşme eğilimini tersine çevirecek kadar güçlü olmadığını düşünmektedir.[90]

kapitalizm
Marx, artık değer oranındaki artışın sermayenin organik bileşiminden daha hızlı artmasını sağlayan kimi eğilimlerden söz etmektedir. Bu eğilimler arasında, daha sonra “emperyalizm” teorilerinin geliştirilmesinde önemli hale gelecek olan dış ticaret, sömürünün yoğunluğunun artırılması, ücretlerin işgücünün değerinin altına düşürülmesi, fazla nüfusun (yedek sanayi ordusunun) artırılması yer almaktadır.

Azalan kâr oranı yasası, Klasik analizde sık sık kullanılan ve özellikle Ricardo’da sermaye birikiminin durduğu “durgun duruma” yol açan bir etkendir. Buna karşılık Marx’ta azalan kâr oranının rolü farklıdır. Kâr oranının azalma eğilimi, kapitalizmin, özgür emeğin doğuşu ile üretim araçları üzerindeki sınıf tekeli arasındaki çelişki yanında, ikinci çelişkisini göstermektedir. Bu çelişki, sistemin üretim kapasitesi (üretim gücü) ile kâr güdüsü tarafından dayatılan fiili çıktı arasındaki büyüyen aykırılıktır. Sistemde yeniden üretim, kullanım değerleri üretimi (sonunda tüketmek için üretmek) değil, sermayeyi giderek genişleten sermaye üretimi, kâr ve birikimin artması için üretimdir. Azalan kâr oranı, sistemin artık değer üzerinde yoğunlaşma ve değişir sermayenin yerine sabit sermaye koyma eğiliminden kaynaklanır.

Kriz tartışmalarından çıkarılacak temel ders, bir toplumsal ilişki olarak sermayenin kendi yarattığı dengesizlik eğilimleriyle baş edemeyecek duruma gelme olasılığıdır. Kapitalizmin sürekli olarak birikimi sürdürebilmesi, emeğin verimliliğinin artırılabilmesi için bu ilişkinin yaygınlaşmasına ve değişmeyen sermayenin artırılmasına bağlıdır. Ne var ki bu eğilim, sistemin üretim ve birikim potansiyeli ile fiili durumu arasında sürekli bir dengesizlik yaratacak, bu da bir noktadan sonra birikimin yavaşlamasına ve sistemin çökmesine yol açabilecektir. Yine de bu sürecin yalnızca iktisadi bir süreç olmayıp sosyal boyutunun da olduğunu gözlerden ırak tutmamak gerekir; sistemin çözülüşü hem iktisadi hem de sosyal olarak kendi altını oyan eğilimlerden kaynaklanmaktadır. Bu da aslında sermayenin tahakkümü ya da “boyunduruğunun” giderek üretim ve birikim sürecinin “nefesini” kesmesinden kaynaklanmaktadır.

Sermayenin boyunduruğu ve meta fetişizmi

Marx’ın 1863-66 yılları arasında yazdığı düşünülen ve Kapital’in Yedinci Kısmı olarak planladığı, ancak yayınlanmayan “Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları”[91] başlıklı elyazması, teknolojik değişmenin sosyal bir ilişki olarak sermaye ile olan bağlantısını ve bunun sosyal sonuçlarını ele alıyor. Bu elyazmasının girişinde Marx, daha önce tartıştığımız üç noktanın son derece önemli olduğunu söyler: (1) Kapitalist üretim, metayı bütün ürünlerin genel formu haline getiren ilk üretim tarzıdır;

(2) Meta üretimi, bir kez işçi üretimin koşulunun bir bölümü (kölelikte, serflikte olduğu gibi) olma özelliğini yitirdiğinde, ya da bir zamanlar Hindistan’da olduğu gibi ilksel ortak sahiplik, toplumun temeli olmaktan çıktığında kaçınılmaz olarak kapitalist üretime yol açar; (3) Kapitalist üretim, bu bireysel üreticiler tarafından gerçekleştirilen meta üretimi ve sahipler arasında gerçekleşen meta değiş tokuşu ya da eşitler arasındaki değiş tokuşa dayanan meta üretimini yok eder. [92] Bu üç nokta birlikte, elyazmasının terimleriyle, “sermayenin boyunduruğu”nu (subsumption of capital) nitelemektedir. Bu anlayışa göre, teknolojinin “ritmini” belirleyen de aslında sermayenin “boyunduruğudur”; kapitalizmin tarihi de bu boyunduruğun “biçimsel” bir boyunduruktan, toplumun bütün alanlarının sermayenin kontrolüne girmesi anlamındaki “gerçek” bir boyunduruğa geçişin öyküsüdür. Bu öykünün merkezinde de teknoloji önemli bir rol oynamaktadır. Kapitalizm dolayısıyla, esas olarak sermayenin “boyunduruğu” (subsumption) ile nitelenen bir sistemdir. Bu tahakküm ya da boyunduruk yalnızca iktisadi bir ilişki bütünü değildir; toplumun bütününe de boyun eğdirmeyi tanımlar. Bu bakımdan Marx, kapitalizmin gelişmesinin, sermayenin boyunduruğunun gelişmesi ve güçlenmesi süreci olarak anlaşılması gerektiğini düşünmektedir.

Marx, iki boyunduruk biçimini, “biçimsel” ve “gerçek” boyunduruk biçimlerini birbirinden ayırmaktadır. Sermayenin biçimsel ve gerçek boyundurukları arasındaki fark, esas olarak mutlak artık değer üretmek ile göreli artık değer üretmek arasındadır.[93] Göreli artık değer üretimi ile nitelenen gerçek boyunduruk ilişkisi, daha çok makineleşme süreciyle ilerler ve derinleşir.[94] Bu yüzden Ernest Mandel, bu kavramların yer aldığı “Dolaysız Üretim Süreçlerinin Sonuçları” başlıklı elyazması için yazdığı giriş yazısında, gerçek boyunduruğun esas olarak fabrika sistemiyle eşleştiğini, buna karşılık biçimsel boyunduruk ilişkisinin daha çok manifaktür tipi üretim süreçleri için geçerli olduğunu ileri sürmektedir.[95] Bu bakımdan, gerçek boyunduruğun, sermaye kullanımı arttıkça biçimsel boyunduruğun nitelik bakımından da değişmesi ile ortaya çıktığı söylenebilir. Gerçek boyunduruk altında, Marx’a göre, emeğin sosyal üretici güçleri artık gelişmektedir; büyük ölçekli üretimle birlikte de, bilim ve teknolojinin doğrudan uygulanması gerçekleşir. Bir yanda, kapitalist üretim artık kendini sui generis bir üretim tarzı olarak kurmuştur; yeni bir maddi üretim biçimi ortaya çıkarmıştır. Öte yanda da bu maddi üretim biçimi kendisini, bu yüzden uygun biçimi emeğin üretici güçlerinin evrimindeki belirli bir aşama olan kapitalist ilişkilerin gelişiminin temeli olarak oluşturur.[96]

sermaye
Teknolojinin “ritmini” belirleyen de aslında sermayenin “boyunduruğudur”; kapitalizmin tarihi de bu boyunduruğun “biçimsel” bir boyunduruktan, toplumun bütün alanlarının sermayenin kontrolüne girmesi anlamındaki “gerçek” bir boyunduruğa geçişin öyküsüdür.

Bir başka deyişle, gerçek boyunduruk kavramının, sadece üretim teknolojisindeki değişmeler sonucunda kendisini gösteren bir ilişki değil, toplumsal alanda da kapitalist ilişkilerin derinleşmesini sağlayan bir ilişki olarak kavranması gerekir. Bu bakımdan kavramın iki boyutundan, yani üretim alanını dikkate alan boyutundan ve sosyal ilişkileri ve kurumları dikkate alan sosyal boyutundan söz etmek mümkün görünmektedir. Bu bakımdan, Joseph Schumpeter’in ünlü kavramını kullanan Jon Elliot’u izleyerek, gerçek boyunduruk kavramının, birbiriyle ilişkili ancak analitik olarak farklı iki türden “yaratıcı yıkım” (creative destruction) sürecine karşılık geldiği söylenebilir.[97] Birinci türden “yaratıcı yıkım” süreci, yukarıda ele alınmış olan, daha çok teknolojik gelişim ve değişimin üretim süreçleri üzerindeki etkilerinin öne çıkarıldığı bir süreci betimlerken öteki tür, sosyal alanda kapitalist ilişkilerin yerleşmesiyle ortaya çıkan ve sosyal kurumların dönüşmesi, hatta altının oyulmasını tanımlayan bir yaratıcı yıkım sürecini betimlemektedir. Birinci tür yaratıcı yıkım anlayışı, kapitalizmin ekonomik, özellikle teknolojik bakımdan devrimci bir sistem olduğunu ve sistemin, kendi işleyişinin sonucunda ortaya çıkan süreksizlikler ile niteliksel, hatta devrimci değişmelerle karakterize edilen bir süreci öne çıkarmaktadır.

İkinci yaratıcı yıkım süreci de, daha çok sistemin kendi işleyişi sonucu ortaya çıkan sosyal ve kurumsal istikrarsızlığa göndermede bulunan bir süreçtir. Bu bakımdan da Marx, aşağıda tartışacağımız yabancılaşma olgusunun yarattığı sosyal çözülüş ile kriz eğilimlerinin yarattığı ekonomik çözülüş, hatta çöküş tehlikesine dikkat çekmektedir. Bunu anlayabilmek için kapitalizmin birey ve toplum üzerindeki etkilerini dikkate almak yararlı olacaktır. Sosyal bakımdan kapitalizmin en önemli özelliklerinden birisi, bireyin “keşfidir”. Marx, bunu şöyle betimler:

Tarihte ne kadar geriye gidersek, bireyin, ve dolayısıyla üretici bireyin, giderek daha bağımlı, daha geniş bir bütünlüğe ait olduğunu görürüz…. Yalnızca on sekizinci yüzyılda, “sivil toplumda”, değişik toplumsal bağlanmışlık biçimleri bireyin karşısına, yalnızca kendi özel amaçlarına yönelik araçlar olarak, dışsal zorunluluk olarak çıkmaktadır. Ancak bu bakış açısını yaratan çağ, yalıtılmış bireyin çağı, aynı zamanda kesinlikle şimdiye dek en çok gelişmiş sosyal (bu bakış açısından, genel) ilişkilerin geçerli olduğu çağdır. İnsan, en temel anlamında bir ζov πoλιτιχόv’dur [politik hayvan], yalnızca bir sürü hayvanı değil, ancak kendisini yalnızca bir toplum içerisinde bireyleştiren bir hayvan.[98]

Üretim sürecinin ve örgütlenmesinin “akılcılaşması” ile el ele giden bu bireyleşme süreci, kişiyi bir “akılcı ekonomik insan”a, homo oeconomicus’a dönüştürmektedir.[99] Bunun nedeni, kapitalizm altında iktisadi ilişkilerin sosyal ilişkilerden bir ölçüde bağımsız hale gelmesi, giderek de toplumu kendi boyunduruğu altına almasıdır. Bu konuda önemli saptamalar yapan, “Batı Marksizminin” kurucularından György Lukács, “Tarihsel Materyalizmin Değişen İşlevi” başlıklı yazısında,[100] tarihsel materyalizmin on dokuzuncu yüzyılın ortalarında ortaya çıkmasının bir rastlantı olmadığını, çünkü bu görüşün aslında “kapitalizmin kendini bilmesi” olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre,

İktisadın kapitalizm altında bağımsız bir disipline dönüşmesi de bir rastlantı değildir. Kapitalist toplum, meta ve iletişim düzenlemeleri yoluyla bütün bir iktisadi yaşama özerkliği, içsel bütünlüğü ve içkin yasalarına dayanma ile ayırdedilen bir kimlik vermiştir. Bu, daha önceki toplum biçimlerinde görülmeyen bir şeydir.[101]

Lukács’a göre, kapitalizm öncesi iktisadi süreçlerin belirli yönleri sözkonusu olsa da bunlar birbirlerinden bağımsızdır ve ayrı bir iktisadi sistem olarak birbirine bağlı bir yapı oluşturmaz. Yalnızca kapitalizmle birlikte, bu iktisadi yönler, toplumun geri kalanından bağımsız olan bir karmaşık, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir birlik oluşturabilir. Kapitalizm öncesi toplumlarda, “iktisadi yaşam böylesi bir bağımsızlığa, bütünlüğe ve içkinliğe sahip değildi; bugün bizim kapitalist toplumla özdeşleştirdiğimiz türden kendi amaçlarını belirleme ve kendi kendisinin efendisi olma duygusunu da sahip değildi”.[102] Lukács için, Klasik politik iktisadı ortaya çıkaran da bu “kendi kendisini içeren özerklik (doğru bir biçimde onu bir ekonomi haline getiren)”[103] idi. Dolayısıyla, Klasik politik iktisat, ekonominin özerkliğinin düşünsel yansımasından başka bir şey değildir. Klasik iktisat, yalınca, kendi “yasalarını” “insanın insanlığıyla ve aslında herhangi bir insani özellikle -dinsel, etik, estetik ya da başka türden- bağlantısı olmayan” kapitalizmin yasalarından türetmektedir. Bu dünyada insanlar, soyut rakamlara, aralarındaki ilişkiler de sayısal ilişkilere indirgenir. Kapitalizm altında, Lukács’a göre

Nesneleşmenin, toplumun şeyleşmesinin bir sonucu olarak iktisadi ilişkileri tam bir özerkliğe kavuşmuş, kapalı, kendi kendisini geçerli kılan, bağımsız bir yaşama yönelmiştir. Bu yüzden, kapitalist toplumun, tarihsel materyalizmin uygulaması için klasik bir alan olması rastlantı değildir.[104]

kapitalizm
Lukács’a göre, kapitalizm öncesi iktisadi süreçlerin belirli yönleri sözkonusu olsa da bunlar birbirlerinden bağımsızdır ve ayrı bir iktisadi sistem olarak birbirine bağlı bir yapı oluşturmaz.

Kapitalizm, bireyin keşfinin yanı sıra, toplumun da “keşfine” yol açmaktadır. Kapitalist bir toplumda kişi, kendi eylemlerinden kendisi sorumlu olan ve geleneksel tabakalaşma yapısından bağımsız olarak kendisini toplumdaki öteki insanlarla aynı düzeyde gören bir birey haline gelmektedir. Kişi hem kendisini toplumdaki öteki bireylerle eşit diye hem de bireysel düzeyde dünyayı dönüştürecek güce sahip diye görmektedir. Aynı zamanda da kapitalist toplumun bir diğer ayırdedici özelliği olan sanayinin gelişmesi, değiş tokuş etkinliklerindeki artış ve üretimin artan toplumsal niteliği yüzünden kişi kendisini giderek öteki insanlara daha fazla bağımlı hissetmektedir. Bu anlamdaki “toplumun keşfi”, karmaşık bir üretim aygıtına dayanan piyasa toplumunun önemli bir diğer özelliğidir. Özellikle üretim sürecinin giderek artan toplumsal niteliği yüzünden, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bireyin aynı zamanda diğer bireylere giderek daha fazla bağımlı olmasına yol açacaktır.

Aslında, kişinin kendisini daha güçlü hissetmesini sağlayan da bu sürekli büyüyen ve gelişen üretim aygıtı içerisinde yer alıyor olmasıdır. Ancak öte yandan da giderek bir “dişliye” indirgenen birey, eyleme gücünü yitirecektir. Dolayısıyla, kapitalizm altında bireyin kaderine ilişkin olarak, birbirine ters yönde işleyen iki eğilimden söz etmek olanaklıdır. Bir yanda bireyi kısıtlayan toplumsal bağlardan kurtulmuş olmak onu daha bağımsız, kendine güvenli ve topluma karşı daha eleştirel hale getirirken, üretim aygıtının yarattığı yabancılaşma duygusu onu giderek daha yalıtılmış, yalnız ve korkmuş duruma getirmektedir.[105] Buradaki esas sorun, kendi gücüne ve eşitlik idealine inanan bireyin toplum içinde kendisini bulduğu durumun, eşitsizlik, üretim sürecindeki nesnel bağımlılık ve kişisel güçsüzlük ve yalıtılmışlık, yani genel olarak yabancılaşma ve fetişizm ya da Lukács’ın kendi kavramını kullanırsak, “şeyleşme” süreciyle nitelenmesidir.[106] İlk olarak, piyasa toplumunda eşitlik idealleştirilirken, eşitsizliklerin ve yoksulluğun varlığı eşitliğin yalnızca bir retorik olarak kullanılması ve piyasa ilişkileri bağlamında anlaşılması ile politik (toplumsal) niteliğinin geri plana itilmesine yol açmaktadır. İkinci olarak, kişisel özerklik, bağımsızlık ve özgürlük vurgulanırken nesnel olarak üretim aygıtına bağımlılık bireyin giderek daha fazla bağımlı ve hem topluma hem de kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarmaktadır. Üçüncü olarak, piyasa toplumu bireysel gelişme için yeni olanaklar sunsa da, bireyler giderek kendilerini kişisel olarak daha fazla güçsüzlük ve yalıtılmışlık içinde bulmakta, kendilerini yalnızca bu aygıtın dişlilerine indirgenmiş hissetmektedirler. Bu çelişkiler kendilerini, giderek artan bir biçimde piyasa toplumunun temellerinin sorgulanmasına yol açan hoşnutsuzluk duygusu, toplumsal çatışmalar, politik rahatsızlıklar biçiminde göstermektedir. Bunun doğal bir içermesi de, piyasa toplumunun kurumsal yapısının birey üzerine yüklediği gerilim ve sorunların giderek sistemin hem kendi kurumsal yapısını hem de onun bireyler gözündeki “meşruiyetini” aşındıracağıdır.[107] Eşitlik ideali ile var olan eşitsizlik ve adaletsizlikler; kişisel özgürlük, özerklik, bağımsızlık ve “dünyayı değiştirme” gücü inancı ile işbölümünün yarattığı nesnel bağımlılık ve “demir kafes” içine hapsolmak ve nihayet kişisel gelişim ve olanakların gerçekleştirilmesi ile güçsüzlük ve yalıtılmışlık getiren yabancılaşma ve fetişizm süreçleri arasındaki temel çelişki, sistemin kurumsal yapısının da istikrarlı bir biçimde kendini yeniden üretmesini engelleyecektir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kapitalist toplumun temelinde önemli bir çelişkinin bulunmasıdır: kapitalizm bir yandan bireyin olanaklarını geliştirmesini ve gerçekleştirmesini sağlayacak koşulları yaratmış görünse de aynı zamanda insanların doğrudan, yüz yüze ilişkilerinin yerine değiş tokuş ve para aracılılığıyla sürdürülen ilişkileri geçirdiğinden, kişinin toplumsal bir varlık olma özelliğinin yitirilmesine ve onun soyut, işlevsel birimlere indirgenmesine de yol açmaktadır. Yani, piyasa sisteminde toplumun gerçekliği kendisini duyursa da piyasa alanında insanların kendilerini homo oeconomicus olarak davranmaya zorlanmış hissetmeleri yüzünden toplumsal varlık olma özelliklerini yalnızca piyasanın dışında, politik alanda yaşamaları bu toplumun önemli bir özelliğidir. Ünlü “sivil toplum” ve “politik toplum ayrımı da ekonomik ve politik alanlar arasındaki kurumsal ayrışmanın kendisini gösterme biçimidir; bu ayrım kişinin piyasa içerisinde “kendi içine çekilmiş, yalıtılmış bir monad”[108] haline dönüşmesi sonucunu vermektedir. Kişi piyasa alanında yalnızca “bencil” bir birey olarak var olurken politik alanda soyut bir “vatandaş” kategorisine indirgenmiş durumdadır.[109] Kişilerin bu bölünmüş kişilikleri, insan tasarımının farklı alanların (ekonomik ve toplumsal) bir birliği olarak anlaşıldığı anlamına gelmektedir. Ne ki, kendi kimliğini bir “cemaate” ya da “kozmik düzene” göre değil, kendi birey olma niteliğine dayanarak tanımlayan “özne” anlamındaki “benlik” kavramı piyasa toplumunun bir ürünü olsa da bireyin bir homo oeconomicus’a indirgenmesi aslında onun ekonomik alanda “tek boyutlu” bir insana dönüşmesi, yani “benliğinin bütünlüğünü yitirmesi” anlamına gelmektedir. Bu durumda, örneğin Eric Fromm’a göre, “çağcıl insanın davranışına temel olan ‘benlik’ aslında toplumsal bir benliktir; benlik bireyin oynaması gereken rolü göstermekte ve kişinin toplum içerisindeki nesnel işlevinin yalnızca öznel bir ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır”.[110] Ancak bu, bir çelişkinin de ifadesidir: “çağcıl kişi, benliğin öne çıkarılmasıyla nitelenir görünse de, kişinin benliği, bütüncül kişiliğinin öteki bölümlerinin dışlanarak benliğin yalnızca bir bölümüne —zihin ve irade gücüne— indirgenmektedir”.[111] Başka deyişle, kapitalizmle birlikte, bizim kendimizi “güçlü” hissediyor olmamızla, giderek artan güçsüzlüğümüz, sürekli işleyen bir makinanın yalnızca bir dişlisi haline geldiğimiz duygusu arasında giderek keskinleşen bir karşıtlık söz konusudur. Bu karşıtlık, sistemin temelindeki en önemli çatlaklardan ya da “fay hatlarından” birisini oluşturur, çünkü bu güçsüzlük ve yalıtılmışlık sonucunda “insanlığını” yitirme tehdidiyle karşı karşıya kalan insanların bu duruma başkaldırısı, sistemin yeniden üretimini engelleyen en önemli etkendir.

Modern insan, sahip olmaya, nesneler üzerinde egemenlik kurmaya ve dolayısıyla araç-amaç türü bir akılcılığı benimsemeye yönelmek zorundadır. Bu bakımdan piyasa sistemi aslında kişiyi kendisini insan yapan özelliklerinden önemli birisini, yani bir sosyal varlık olma özelliğini yitirmesine yol açan bir “insanlıktan çıkma” sürecine götürebilir. Bu durumun “hastalıklı” niteliği, Marx tarafından güzel bir biçimde ortaya konmaktadır:

özel mülkiyet bizi öylesine aptal ve tek yanlı hale getirdi ki, bir nesnenin, ancak bizim için bir sermaye olarak varolduğunda, ya da ona doğrudan sahip olduğumuzda, yediğimizde, içtiğimizde, giydiğimizde, içinde yaşadığımızda vs. kısacası onu kullandığımızda onun bizim olduğunu düşünürüz.[112]

Kapitalizmin insanın “özünü” yani onun hem bireyliğini hem de sosyal varlığını “ihlal” eden özelliği, en iyi ifadesini, Kapital’in Birinci cildinin ilk bölümü sonunda geliştirdiği “meta fetişizmi” kavramında bulmaktadır.[113] Fetişizm süreci Marx’ın kapitalizm analizinin esas olarak insanın “insanlıktan çıkmasını” anlatır. Marx için, emek gücünün meta haline gelmesiyle nitelenen kapitalizmde, emeğin ürünlerinin meta formu ile değer ilişkisi, insanlar arasında var olan, ancak nesneler arasındaki ilişkilermiş gibi görünen, kesin bir toplumsal ilişkiyi tanımlamaktadır. Metaları üreten insan emeğinin özgül, toplumsal, soyut niteliğinden kaynaklanan bu “fetişizm”[114]  altında, soyut bir kategori olarak emek, kendi “sahibinden”, insanlardan ayrılarak bir “şey” haline gelir. Dolayısıyla, bir yandan şeyler insan özellikleri kazanırken öte yandan da insanlar arasındaki ilişkiler şeyler arasındaki ilişkiler olarak gözükürler; yani, insanlar arasındaki ilişkiler Lukács’ın deyişiyle “şeyleşirler”.[115]

kapitalizm
Fetişizm süreci Marx’ın kapitalizm analizinin esas olarak insanın “insanlıktan çıkmasını” anlatır.

Bu analizin temelinde yer alan yabancılaşma kuramının, her insanda bulunan, onun uygun ya da “doğal” bir biçimde gelişmesini belirleyen potansiyeller bütününe göndermede bulunur biçimde algıladığı insanın “özünün”, özel mülkiyet altında onun “varoluşu” ile çeliştiği önermesinden yola çıktığını söylemek olanaklıdır.[116] Marx’a göre, insanın özünü belirleyen şey, onun aynı anda hem özgül olanın, hem de genel olanın, ya da aynı anda hem birey, hem de toplumsal bir varlık olma özelliklerinin birliğidir; Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda benimsediği terim kullanılırsa, insan, “kendisine var olan, yaşayan bir tür olarak baktığı için, kendisine evrensel ve bu yüzden de özgür bir varlık olarak baktığı için”, bir türsel varlıktır [species-being][117]. Bir bireyin bir türe ait olmasının, aslında birbiriyle aynı anlamı taşıyan iki anlamı vardır: İlkin, bir kişi “insanın algısal ve bilişsel yetileri ile yaşam etkinliği” yüzünden, ikinci olarak da, “insanın etkinliğinin toplumsal bir etkinlik olması” yüzünden türsel niteliktedir.[118] Yani aslında hem bir birey hem de toplumsal bir varlık olan insanın, kendi varoluşu da dahil olmak üzere bütün etkinliği, ister istemez toplumsal niteliktedir. Bu yüzden toplum bireylerden bağımsız, onun üzerinde ya da ona karşı bir varlık diye görülmemelidir; başka deyişle birey toplumsal bir varlıktır.[119] İnsanı öteki “doğal” varlıklardan ayıran da onun yaşam etkinliğinin, ya da tarihinin doğayla gerçekleştirilen toplumsal bir etkileşime dayanıyor olmasıdır.[120] İnsanların hem doğayı, yani kendi “organik olmayan beden”lerini[121] hem de kendilerini dönüştürmek için giriştikleri bu amaca dayalı, özgür ilişki (praxis), aslında Marx’a göre, insanın kendi özünü “nesneleştirme” etkinliğinden başka bir şey değildir. Kendi emeğini kullandığı bu etkinlik yoluyla insan hem kendi potansiyellerini gerçekleştirir; yani insanlığını ortaya koyar, hem de kendi kendisini, yarattığı üründe tanır. Marx “emek” terimini, “insan ve doğa arasındaki metabolik etkileşim, insanın varoluşu üzerine doğa tarafından konan ve her zaman geçerli olan koşul”[122] anlamında, yani “fiziksel biçimdeki, yaşayan kişilikteki, bir insanda var olan zihinsel ve fiziksel yeteneklerin toplamı”[123] olarak tanımladığı “emek gücü”nün içerisinde harcandığı bir sürece gönderme yapar biçimde kullanmaktadır. Bu önermeye dayanarak “emek gücü”nün aslında insandaki “eyleme” gücüne göndermede bulunduğu ileri sürülebilir. Bu süreç boyunca insan aslında kendi emeğine dayanır bir biçimde kendi “yaşamını üretecektir”[124]; insanın yönelimlerine [intentions] dayanan bilinçli bir etkinlik niteliğindeki bu “üretim” sürecinde insan “dış doğa üzerinde eylemede bulunur ve onu değiştirir; aynı zamanda da, kendi doğasını değiştirir” [125].

Ancak, insanın özünün değişik tarihsel dönem ve koşullarda bile aynı kalmasına karşın onun “varoluşu” bu türden “maddi” koşullar tarafından belirlenecektir. Marx’ın Kapital’de yapmaya çalıştığı, bu özgül koşullar kümelerinden bir tanesi olan kapitalizmde insanın varoluşunun ne ölçüde onun özüyle çeliştiğini göstermektir. Meta üretiminin gelişmesine ve asıl önemlisi ücretli emeğe, yani emeğin metalaşmasına dayanan kapitalizmde insanların kendi özlerini gerçekleştirme, onu “nesneleştirme” yönündeki etkinlikleri, emekçinin ürünüyle olan bağını yitirdiği, bir “yabancılaşma” sürecine dönüşmektedir.[126] Marx, yabancılaşmayı dört “bakış açısından” görmektedir: Yabancılaşma, 1) insanın kendi ürettiği ürünle olan ilişkisinde; 2) insanın kendi üretken etkinliğiyle olan ilişkisinde; 3) insanın kendi “türsel varlığı” ile olan ilişkisinde; 4) insanın öteki insanlarla olan ilişkisinde ortaya çıkmaktadır. [127] Kısaca söylenirse, yabancılaşma süreci bir bütün olarak bireyin kendisini insan yapan özelliklerini yitirdiği bir “insanlıktan çıkma” sürecidir.

Bununla birlikte, bu sürecin Marx için üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle birlikte başlayan bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Özel mülkiyet, insanın özündeki bütünlüğü parçalayacak, onu tek yönlü bir duruma indirgeyecektir. Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, özel mülkiyetin kapitalizmle eşleştirilmemesi gerekse de, bir toplumsal süreç olarak yabancılaşmanın “tepe noktasına” kapitalizmle birlikte ulaştığıdır. Bunun nedeni, bu sistemde, yalnızca insanın kendi yarattığı ürünlere değil, kendi toplam fiziksel ve zihinsel kapasiteleri, ya da eyleme gücü anlamında emeğine de yabancılaşmasının, bu gücün kendisinin bir “meta” haline gelmesiyle gerçekleştiğidir. Başka deyişle, yalnızca kapitalizmde yabancılaşma süreci “fetişizm” ve “şeyleşme” sürecine götürmektedir. Kısacası bu süreç, insanların ürettiği nesnelerin toplumsal ilişkilerin taşıyıcıları olarak göründükleri (fetişizm), buna karşılık gerçek insanlar arasındaki ilişkilerin de şeyler arasındaki ilişkiler olarak göründükleri (şeyleşme) bir süreçtir. Burada söz konusu olan, Karl Polanyi’nin deyişiyle bir “hayaletler dünyası”dır; ancak “hayaletlerin gerçek olduğu bir dünyadır. Çünkü metanın sahte yaşamı, mübadele değerinin nesnel niteliği, bir yanılsama değildir”.[128] Bu “hayaletler dünyasında”, mübadele sürecinin yaygınlığı, insanlar arasındaki ilişkilerin metaların ve giderek paranın aracılığıyla gerçekleştirilir olmuştur. Başka deyişle, bireyler arasındaki bağ, mübadele değeri olarak dile gelmekte ve böyle bir toplumda birey, “hem kendi toplumsal gücünü hem de toplumla olan bağını cebinde taşır” hale gelmektedir[129]. Böylece, insanlar arasındaki doğrudan, kişisel nitelikteki ilişkiler yerine para, bu “insanın yabancılaşmış kapasitesi” artık “hem ayrılmanın gerçek etmeni hem de gerçek birleştirici etmen, … toplumun kimyasal gücü”[130] haline gelerek “hayalin gerçekliğe ve gerçekliğin de hayale; benzer biçimde, gerçek insani ve doğal güçlerin bütünüyle soyut temsillere” dönüşmesi sürecini tamamlar.[131]

Dolayısıyla fetişizm ve şeyleşme, aslında aynı sürece göndermede bulunmaktadır; bu süreç de yabancılaşmanın bir sonucudur.[132] Kapitalizmin işleyebilmesi için insanların soyutlamalara dönüşmesi gereklidir.[133] Başka deyişle yabancılaşma kavramı yalnızca emekçi için değil, toplumun geneli için geçerli bir süreçtir. Örneğin, toprağın verimliliği toprak sahibinin bir niteliği diye görülürken[134]  insanların sahip olduğu emek gücü, sermayenin gücü diye görünür[135]; hatta kapitalistin kendisi bile “yalnızca kişileşmiş sermayedir. Kapitalistin ruhu, sermayenin ruhudur”.[136] Dolayısıyla, bu üretim ilişkileri, “aynı anda hem toplumsal kişilikler hem de yalnızca şeyler olan Monsieur le Capital ile Madame le Terre’in kendini gösterdiği, efsunlanmış, çarpıtılmış ve baş aşağı duran bir dünyayı”[137] nitelemektedir.

Dolayısıyla, kapitalizmde toplumsal gerçekliğin kendisinin “baş aşağı”[138] durduğu söylenebilir. Yabancılaşma, insanın kendi yarattığı üründen, kendi üretken etkinliğinden, toplumdan ve giderek kendi insanlığından uzaklaşmasını nitelediğinden, yabancılaşmanın egemen olduğu bu süreç insanların sahip oldukları dönüştürme güçlerini yitirerek, kendi ürünlerinin boyunduruğu altına girmeleri sonucunu vermektedir. Bu ise, insanın kendi gücünün ondan ayrılarak onun üzerinde egemen olması demektir.[139]

Bu bakımdan kapitalizm altında, aslında insanın kendi özünü “nesneleştirmesine” yönelen davranışlar yoluyla toplumsal yapılar ya da ilişkilerin yeniden üretilmesi süreci de çelişkili bir nitelik taşıyacaktır. Kapitalizmdeki emek sermaye ilişkisi bu bakımdan “baş aşağı”[140] duran bir gerçekliği göstermektedir; çünkü bu ilişki içinde insanın kendisini gerçekleştirmeye yönelen dönüştürücü gücü, giderek onun sistemin güçsüz bir “dişlisine” indirgenmesine yol açmaktadır. Yabancılaşma, insanın kendi yarattığı üründen, kendi üretken etkinliğinden, toplumdan ve giderek kendi insanlığından uzaklaşmasını nitelediğinden, yabancılaşmanın egemen olduğu bu süreç insanların sahip oldukları dönüştürme güçlerini yitirerek, kendi ürünlerinin boyunduruğu altına girmeleri sonucunu vermektedir. Bu ise, insanın kendi gücünün ondan ayrılarak onun üzerinde egemen olması demektir. Aslında insanın kendi kendisini gerçekleştirme amacına yönelik olan emek süreci böylece, insanın kendi insanlığını yitirmesi, kendi potansiyellerini gerçekleştirmekten alıkonmasının aracı haline gelmektedir. Kuşkusuz, bu ilişkinin önemli bir boyutu da “kölenin” kendisini giderek “efendisinin” gözünden görmeye başlaması, yani gücünü kendi köleliğinin koşullarını yaratabilmek için hem de gönüllü olarak kullanmaya başlamasıdır. Bu da esas olarak var olan “yanlış gerçekliğin” haklılaştırılmasına dayanan bir “yanlış bilincin” yani kapitalist ideolojinin temel bir işlevidir. Bu durumu en iyi ortaya koyan yaklaşım da kuşkusuz, Marx’ın yabancılaşma kuramıdır.

Sonuç olarak, kapitalizm altında, insanların nesneleştirme etkinliklerinin dayandığı dönüştürücü eyleme gücü, giderek insanın özgürlüklerinin ellerinden alınmasının aracı haline gelmektedir. Burada söz konusu olan, “güç” (power) kavramının iki boyutunun bulunmasıdır. Güç, bir yandan niyetli insan eylemesine, insanın dönüştürme gücüne göndermede bulunurken öte yandan da, kontrol etme, sömürme, boyun eğdirme türü “güç ilişkileri”ne de göndermede bulunmaktadır. Bu ikinci anlamıyla güç, toplumsal yapıların insanın dönüştürme gücünü sınırlayıcı ya da özgürlüğünü yok edici özelliklerini nitelemektedir. Toplumsal yapıların ortaya çıkışı insanların özgür, niyetli, ahlâki etkinliklerine bağlı olsa da, aynı yapılar bu etkinlikleri sınırlayıcı rol oynamaktadır. Bu bakımdan toplumsal yapılar ya da ilişkilerin yeniden üretilmesi hem insanın “eyleme kavramına içsel olan dönüştürme kapasitesi” anlamında güce gereksinim duyarken, bu yeniden üretim süreci aynı zamanda da “genelleşmiş efendi-köle tipi ilişkileri”[141] yaratacaktır. Bu ilişkiler birbiriyle yakından ilişkilidir, çünkü “köle-efendi” tipi ilişkiler insanın dönüştürücü gücünü hem varsaymakta hem de ona olanak vermektedir. Kapitalizmdeki emek sermaye ilişkisi bu bakımdan “baş aşağı” duran bir gerçekliği göstermektedir; çünkü bu ilişki içinde insanın dönüştürücü gücü, onun sistemin güçsüz bir “dişlisine” indirgenmesine neden olmaktadır. Aslında insanın kendi kendisini gerçekleştirme amacına yönelik olan emek süreci böylece, insanın kendi insanlığını yitirmesi, kendi potansiyellerini gerçekleştirmekten alıkonulmasının aracı haline gelmektedir; hatta bu süreçte köle, kendisini giderek efendisinin gözünden görmeye başlamakta ve kendi köleliğinin koşullarının yaratılması sürecine gönüllü olarak katılmaya başlamaktadır. İnsanın “insanlaşmasının”, büyük ölçüde bu gönüllü kölelikten kurtulmasına bağlı olduğu da ortadadır.

Sonuç olarak, Marx’ın insan anlayışı, insan tarihinin ve bilinçli insan etkinliği anlamındaki praxis’in tümüyle özünü “nesneleştirmeye” yöneldiği bir emek süreci olarak anlaşılması gerektiğine dayanmaktadır. Ne var ki bu emek süreci, özel mülkiyet altında “yabancılaşmaya” yol açan, kapitalizmle birlikte ise fetişizm ve şeyleşme süreçlerine dönüşmektedir. Bu süreçler içerisinde insan sahip olduğu türe ait olanaklarını geliştirme ve gerçekleştirmekten uzaklaşarak, “insanlıktan çıkmaktadır”. Kapitalizm, birey özgürlüğünün sağlanması ve insanın eyleme gücünün kullanılabilmesi için, giderek insanın kendi olanaklarını geliştirme ve onları gerçekleştirebilmesi için yeni olanaklar sunan bir sistem olsa da, bu sistemin yarattığı yabancılaştırma, fetişizm ve şeyleşme süreçleri aynı zamanda, insanlığın özgürlüklerini ve kendi insanlıklarını yitirmelerine de götürmektedir. Kapitalizmin günümüzde geldiği durumda, bu süreçlerin giderek daha da ağırlaşan bir biçimde yaşandığını, sermayenin boyunduruğunun bizim özgürlüğümüzü elimizden alacak düzeye vardığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yüzden insanın gerçek anlamda “insanlaşabilmesi” için gerekli bir önkoşul, kapitalizmin aşılmasıdır.

kapital
Sonuç olarak, Marx’ın insan anlayışı, insan tarihinin ve bilinçli insan etkinliği anlamındaki praxis’in tümüyle özünü “nesneleştirmeye” yöneldiği bir emek süreci olarak anlaşılması gerektiğine dayanmaktadır.

Sonuç

Marx’ın en önemli katkısı belki de “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir sistem olarak kapitalizmin görünenin ötesindeki gerçek ilişkilerini ve yapısal mekanizmalarını görmemizi sağlayan analizidir. Yalnızca dolaşım ya da değiş tokuş alanında ilerlemeyi tercih eden anaakım iktisat (ve genel olarak anaakım sosyal bilim) kapitalizmin hem iktisadi hem de sosyal bakımdan eski ilişki ve yapıları çözen, sermayenin tahakkümüne dayanan bir sistem olduğunu ve yarattığı insani ve sosyal yıkımı (bilerek) gözden kaçırma eğilimindedir. Marx’ın bu bakımdan önemi, kapitalizmin derinlemesine analizi yoluyla, sermayenin boyunduruğunun günümüzde daha da ağırlaşarak devam ettiğini, insanın insanlıktan çıkma sürecinin giderek hızlandığını görebilmemizi de sağlamasıdır. Özellikle “meta fetişizmi” anlayışı, bugün bile kapitalizmin “baş aşağı” durumunu kavramamızı sağlayan önemli bir analitik yöntemi bize sunmaktadır. Bunun yanında iktisadi olarak da kapitalizmin yarattığı istikrarsızlık eğilimlerinin, hatta sistemin kendi “altını oyması” olgusunun, anaakım iktisadın düşündüğü türden rastlantılar ya da dışsal “şoklar”dan kaynaklanmak yerine, sistemin yapısal özellikleri olduğu, bu yüzden de insanın eyleme gücü ile yarattığı teknoloji ve üretim aygıtının ortaya koyduğu potansiyeli giderek kısıtladığını göstermesi de Marx’ın üstünlüklerinden birisidir. Dolayısıyla, kapitalizmin aşılması, insan toplumunun “tarih öncesinin”[142] geride bırakılıp gerçek insan potansiyellerimizi açığa çıkarabilmek için de Marx’tan öğreneceklerimiz var.  


[1] Karl Marx (1976), Capital (cilt I), B. Fowkes (çev.), Harmondsworth: Penguin.

[2] Marx, Capital, a.g.e., Bölüm 1, s. 175.

[3] Marx, Capital, a.g.e., s. 270. Burada Marx’ı izleyerek “işgücü” yerine “emek-gücü” kavramını kullanmak yerinde olacaktır, çünkü öncelikle Marx’a göre “emek, öncelikle, insan ve doğa arasındaki, insanın kendi eylemleri yoluyla, kendisi ve doğa arasındaki metabolizmayı dolayımlayan, düzenleyen ve kontrol eden bir süreçtir” (Marx, Capital, a.g.e., s. 283). Dolayısıyla emek gücü de bu süreci yürüten temel eyleme gücünü dile getirmektedir. Öte yandan, “işgücü” terimi Türkçede genellikle “emek” (labor) olarak anlaşılmakta, ancak kimi zaman da ülkedeki emekçiler toplamına (labor force) gönderme yapmaktadır.

[4] Marx, Capital, a.g.e, s. 272-73.

[5] Marx, Capital, a.g.e, s. 273.

[6] Marx, a.g.e., s. 872.

[7] Marx, a.g.e., s. 875.

[8] Marx, a.g.e., s. 875.

[9] Marx, a.g.e., s. 876.

[10] Yaklaşık 0.41 hektar ölçüsü.

[11] Marx, a.g.e., s. 879.

[12] Marx, a.g.e., s. 895.

[13] Marx, a.g.e., s. 897.

[14] Marx, a.g.e., s. 900.

[15] Marx, a.g.e., s. 903.

[16] Marx, a.g.e., s. 907, n3.

[17] Marx, a.g.e., Bölüm 30, s. 908.

[18] Marx, a.g.e, s. 916.

[19] Marx, a.g.e, s. 924.

[20] Marx, a.g.e., s. 926.

[21] Marx, a.g.e., s. 928.

[22] Marx, a.g.e., s. 929.

[23] Marx, a.g.e., s. 929.

[24] Marx, a.g.e., s. 932.

[25] John Bellamy Foster, “Imperialism and White Settler Colonialism in Marxist Theory,” https://monthlyreview.org/articles/imperialism-and-white-settler-colonialism-in-marxist-theory/.

[26] Marx, Capital I, a.g.e., s. 939-40.

[27] Marx, Capital I, a.g.e., s. 940.

[28] Bu konuda bakınız: Gazete Bilim’de yayınlanan “Adam Smith ve Kapitalizm” başlıklı yazım: https://gazetebilim.com.tr/adam-smith-ve-kapitalizm/

[29] Karl Marx, The Poverty of Philosophy, Amherst, New York: Prometheus Books, 1995, s. 119.

[30] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/communist-manifesto/ch01.htm#:~:text=All%20that%20is%20solid%20melts,entire%20surface%20of%20the%20globe.

[31] Bu konudaki tartışmalar için bakınız: Hüseyin Özel, “Marx’s Historical Materialism and the Notion of Praxis,” Efil Journal, vol. 5, issue 1, 2022, pp. 11-37. Marx’ın teknoloji konusundaki görüşleri için: Hüseyin Özel, “Marx’ın Teknoloji Konusundaki Görüşleri,” Derya Güler Aydın, Dilek Başar Dikmen, Selcen Öztürk (ed.), Yeniliğin Ekonomi Politiği, Ankara: Gazi Kitabevi, 2020, s. 1-34 ile Gazete Bilim’de yayınlanan, Hüseyin Özel, “Yapay Zekanın İktisadi ve Sosyal Etkileri”, https://gazetebilim.com.tr/yapay-zekanin-iktisadi-ve-sosyal-etkileri/.

[32] Bruce Bimber, “Karl Marx and the Three Faces of Technological Determinism,” Social Studies of Science, Mayıs 1990, cilt 20, No. 2, ss. 333-351; s. 348.

[33] Bimber, a.g.e., s. 348.

[34] Marx, Capital, cilt I, a.g.e., s. 493-4, n.4.

[35] Amy E. Wendling, “Technology and Science,” The Marx Revival: Key Concepts, and New Interpretations, Marcello Musto (ed.), Cambridge University Press, 2020, ss. 363-75.; s. 374. Wendling, Marx’ın bilim düşüncesinin, standart, deneyci ve pozitivist kullanımın ötesinde daha geniş olarak tanımladığını ve bilimin “herşeyden önce, kendi materyalist düşüncesini doğru kılan şey” olduğunu düşündüğünü öne sürüyor (s. 364).

[36] Capital I, a.g.e., s. 494).

[37] Marx, a.g.e., s. 496.

[38] Marx, a.g.e., s. 496-97.

[39] Marx, a.g.e., s. 502-504.

[40] Marx, a.g.e., s. 504.

[41] Marx, a.g.e., s. 505.

[42] Marx, a.g.e, s. 492. 

[43] Ricardo’nun makineleşme konusundaki görüşleri için bkz. “David Ricardo: Kapitalist Sermaye Birikimi” başlıklı yazım: https://gazetebilim.com.tr/david-ricardo-kapitalist-sermaye-birikimi/#makinelesme-ve-sermaye-birikimi.

[44]  Marx, Capital, I, a.g.e., s. 565, n. 34.

[45] Heinz D. Kurz, “Technical Progress, Capital Accumulation and Income Distribution in Classical Economics: Adam Smith, David Ricardo and Karl Marx” (European Journal of the History of Economic Thought, cilt 17, no. 5, 2010. s. 1183–1222); s. 1209-10.

[46] Marx, Capital, I, a.g.e., s. 565.

[47] Marx, a.g.e,  s. 557.

[48] Marx, a.g.e., s. 527.

[49] Marx, a.g.e, s. 529.

[50] Marx, a.g.e, s. 529.

[51] Marx, a.g.e., s. 506.

[52] Kurz, “Technical Progress, …” a.g.e., s.1215.

[53] Kurz, a.g.e., s. 1215. 

[54] Marx, Capital I, a.g.e., s. 557

[55] Marx, a.g.e., s. 557.

[56] Marx, , a.g.e, s. 557.

[57] Marx, a.g.e., s. 575.

[58] Marx, a.g.e., s. 517.

[59] Marx, a.g.e,. s. 519.

[60] Marx, a.g.e,. s. 547.

[61] Marx, a.g.e,. s. 548.

[62] Marx, a.g.e,. s. 508.

[63] Marx, a.g.e,. s. 651.

[64] Marx a.g.e., s. 477.

[65]Marx, a.g.e,. s. 643.

[66] Marx, a.g.e,. s. 644.

[67] Marx, a.g.e,. s. 482.

[68] Marx, a.g.e,. s. 482.

[69] Marx, a.g.e,. s. 617.

[70] Wendling, “Technology and Science,” a.g.e., s. 371.

[71] Wendling, a.g.e., s. 371

[72] Wendling, a.g.e., s. 371.

[73] Wendling, a.g.e., s. 372.

[74] Marx, Capital, cilt I, a.g.e., s. 638; aktaran: Wendling, a.g.e., s. 37

[75] Wendling, a.g.e., s. 363.

[76] Marx, Capital, cilt I, a.g.e., s. 547.

[77] Anvar Shaikh, “An Introduction to the History of Crisis Theories,” U.S. Capitalism in Crisis, New York: Union of Radical Political Economists, 1978, s. 219. Marksist kriz teorileri hakkında genel bilgi için ayrıca bkz. Paul Sweezy, The Theory of Capitalist Development, New York: Monthly Review Press, 1942; Russel Jacoby, “The Politics of the Crisis Theory: Toward the Critique of Automatic Marxism II”, Telos, sayı 23, Bahar 1975, s. 3-52. Bu konuda yeni bir çalışma için bkz. Jonathan P. Goldstein, “The Simple Analytics and Empirics of the Cyclical Profit Squeeze and Cyclical Underconsumption Theories: Clearing the Air”, Review of Radical Political Economics¸ sayı 31, no. 2, s. 74-88.

[78] Sweezy, The Theory of Capitalist Development, a.g.e. s. 96-100 ve 156-186.

[79] Sweezy, a.g.e., s. 184.

[80] Shaikh, a.g.e, s. 222.

[81] Sweezy, a.g.e., s. 157. Uyumsuzluk tezinin sunumu için bkz. P. Sweezy, a.g.e. 158-60; Shaikh, a.g.e. 228.

[82] K. Marx, Capital, cilt II, D. Fernbach (çev.),Harmondsworth: Penguin, 1978, Bölüm 20 ve 21 (s. 469-599).

[83] Sweezy, a.g.e., s. 156.

[84] Shaikh, a.g.e., s. 227

[85] Sweezy, p. 184.

[86] Karl Marx, Capital cilt III, D. Fernbach (çev.), Harmondsworth: Penguin, 1981 s. 317-39.

[87] Akyüz, Sermaye, Bölüşüm, Büyüme, (İkinci Baskı) Ankara: SBF Yayınları, 1980, s. 78.

[88] Marx, Capital III, a.g.e., s. 317-39.

[89] Eğer S, üretimde ortaya çıkan artık değeri, C, üretimde kullanılan, makine ve techizat alımı için ayrılan değişmeyen sermayeyi, V de işgücü kiralamak için kullanılan değişir sermayeyi göstermek üzere, ekonominin genelinde geçerli olan ortalama kâr oranı r = S /(C + V) olacaktır. Kar oranını, sermayenin organik bileşimi

μ = C/(C+V) ve artık değer (ya da “sömürü”) oranı δ = S/V kullanarak   π = δ (1 – μ) biçiminde ifade etmek olanaklıdır. Bu durumda, sermayenin organik bileşimi arttıkça kar oranı düşecektir.

[90] Marx, Capital III, a.g.e., s. 339-48.

[91] Marx, Capital, cilt I, a.g.e, Apendiks: “Results of the Immediate Process of Production”, s. 942-1084.

[92] Marx, Capital, a.g.e., s. 951.

[93] Bilindiği gibi, mutlak artı değer çalışma süresinin uzatılarak, emeğin kendi değerinden fazla üretmesinin yani artık değerin artırılması anlamına gelmektedir; buna karşılık göreli artık değer, çalışma süresi değişmediğinde, emek verimliliğini artırmanın (genellikle makineleşme yoluyla) yarattığı artık değere göndermede bulunmaktadır. Dolayısıyla makineleşme ilerledikçe göreli artık değer üretimi artacaktır.

[94] Marx, Capital I, a.g.e., s. 1034-35.

[95] Marx, 1976: 944)

[96] (Marx, 1976: 1035)

[97] J. Elliott, “Marx and Schumpeter on Capitalism’s Creative Destruction: A Comparative Restatement,” The Quarterly Journal of Economics, 95(3), August 1980: 45-67, s. 66. Elliot, “Marx’ın yazılarında, pek çok Marksistin kabul etmek isteyebileceğinden daha fazla ‘Schumpeter’ vardır; Schumpeter’in analizinde de ise kendisinin bile farketmek istemeyeceği kadar ‘Marx’ vardır” (s. 45-46) diyor. Bu yüzden bu iki tür “yaratıcı yıkım” düşüncesi, Marx’ın ruhuna çok da aykırı görünmüyor.

[98] Marx, Grundrisse, M. Nicolaus (çev.), Harmondsworth: Penguin, 1973, s. 84.

[99] Karel Kosík, Dialectics of the Concrete: A Study on Problems of Man and World, Boston Studies in the Philosophy of Science, R. S. Cohen and M. W. Wartofsky (eds.), vol. LII, Dordrecht-Holland and Boston-U.S.A.: D. Reidel Publishing Company, 1976, s. 52.

[100] G. Lukács, History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics, (translated by Rodney Livingstone), Cambridge (Mass.), The MIT Press, 1971 içinde.

[101] Lukács, a.g.e., s. 231-32.

[102] Lukács, a.g.e, s. 238.

[103] Lukács, a.g.e, s. 251.

[104] Lukács, a.g.e, s. 232.

[105] Eric Fromm, Escape from Freedom, a.g.e., s. 104.

[106] Bu çelişkileri ve “postmodern” çağda bireyin nasıl dönüştüğünü görmek için, bkz. K. Ertürk, “Marx, Postmodernity, and Transformation of the Individual”, Review of Radical Political Economics, cilt 31, no. 2, Haziran 1999, s. 27-45.

[107] K. Ertürk, A.g.e.,.; Taylor, Human Agency … a.g.e., 274-278.

[108] Marx, K. (1975), Early Writings, translated by R. Livingstone, Harmondsworth: Penguin, s. 229.

[109] A.g.e., s.220.

[110] Escape from Freedom, a.g.e., s. 116-17.

[111] A.g.e., s. 117.

[112] Marx, Grundrisse, M. Nicolaus (çev.), Harmondsworth: Penguin, 1973, s. 351/52.

[113] Marx, “Meta Fetişizmi ve Gizemi”, Capital I, a.g.e,. s. 163.

[114] Marx, K. (1976), Capital (vol. I),a.g.e.,s. 165.

[115] G. Lukács, History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics, (translated by Rodney Livingstone), Cambridge (Mass.), The MIT Press, 1971,s. 83.

[116] E. K. Hunt,. “Philosophy and economics in the Writings of Karl Marx,” in S. W. Helburn and D. F. Bramhall (eds.), Marx, Schumpeter & Keynes: A Centenary of Dissent, Armonk (NY).: M.E. Sharpe, 1986, s.97.

[117] K. Marx, Early Writings, translated by R. Livingstone, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 327.

[118] Hunt, “Philosophy and economics in the Writings of Karl Marx,” a.g.e., s. 97-98.

[119] Marx, K. (1975), Early Writings, a.g.e., s. 350.

[120] Marx, a.g.e., s. 391.

[121] Marx, a.g.e., s. 328.

[122] Marx, Capital I, a.g.e., s. 290.

[123] Marx, a.g.e., s. 270.

[124] Marx, K. and F. Engels, The German Ideology, C. J. Arthur (ed.), New York: International Publishers, 1970s. 50.

[125] Marx, K. Capital I, a.g.e., s. 283.

[126] Marx, K. (1975), Early Writings, a.g.e.,s. 324.

[127] E. K. Hunt, “Marx’s Theory of Property and Alienation,” in Parel and Flanagan, eds., Theories of Property: Aristotle to the Present, Ontario: Canada, Wilfred Laurier University Press, 1979, pp. 283-319.s. 304.

[128] K. Polanyi, “The Essence of Fascism” Christianity and The Social Revolution, J. Lewis, K. Polanyi, D.K. Kitchin (eds.), London: Victor Gollancz Ltd ,1935 içinde, s. 375.

[129] Marx, Grundrisse, a.g.e., s. 157.

[130] Marx, Early Writings, a.g.e., s. 377.

[131] Marx, a.g.e.,s. 378.

[132] A. Schaff, Alienation as a Social Phenomenon, Oxford: Pergamon Press, 1980, s. 80-82.

[133] Hunt, “Marx’s Theory of Property and Alienation,” a.g.e., s. 309.

[134] Marx, Karl Early Writings, a.g.e., s.311.

[135] Marx, Capital I, a.g.e., s. 482.

[136] Marx, Capital I, a.g.e.,s. 342.

[137] Marx, Karl (1981), Capital (vol. III), D. Fernbach (çev.), Harmondsworth: Penguin, s. 969.

[138] Marx, Capital. I, a.g.e., s. 103.

[139] Bu süreci dikkate alan ve Marx’ın yaklaşımı ve güç kavramı arasındaki ilişkileri inceleyen bir çalışma için bkz. Hüseyin Özel, “The Notion of Power and the ‘Metaphysics’ of Labor Values,” Review of Radical Political Economics, sayı 40, no 4, 2008, s. 445-61.

[140] Marx, Capital I, a.g.e., s. 103.

[141] Bhaskar, R. (1993), Dialectic: The Pulse of Freedom, London, Verso, s. 153-54.

[142] Marx, Early Writings, a.g.e, s. 426.

Etiketler: burjuva, emperyalizm, ilksel birikim, işçi, kapitalizm, karl marx, meta, meta fetişizmi, sanayi, sermaye
GazeteBilim 31 Temmuz 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı kitap AI şirketleri Almanya’da büyük kitleler halinde eski kitapları satın alıyor!
Sonraki Yazı yangın Yangınların gökyüzüne etkisi: Orman yangınları kendi fırtınalarını nasıl yaratıyor?

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

“İnsanlığın orta malı” para: Ricardo, Keynes, Marx

Paranın işlevlerindeki değişmenin, kapitalizmin ve iktisadi düşüncenin tarihinde ne tür değişmeler yarattığına bakmakta yarar var.

İktisadın Geçmişi ve Bugün
9 Ekim 2025

David Ricardo: Kapitalist sermaye birikimi

Ricardo’nun bugün de hâlâ yaşayan düşüncesi, kapitalist sermaye birikiminin sorunsuz bir biçimde işleyemeyeceği, özellikle sınıf mücadelesi yüzünden eninde sonunda yavaşlayıp…

İktisadın Geçmişi ve Bugün
10 Eylül 2025

Adam Smith ve kapitalizm

Görünmez El’in, liberallerin vurguladıklarının tersine, her zaman “en iyi” sonuçları ortaya koyacağını ileri sürmek, bir yanılsamanın ötesinde ideolojik bir çarpıtmadan…

İktisadın Geçmişi ve Bugün
27 Ağustos 2025

İki tarz-ı iktisat: Oikonomikos ve Katalaksi

Yerleşik iktisat, bütün matematiksel ya da teknik görünümüne karşın, “bilim” kisvesi altında aldatma işlevini ya da Engels’in deyişiyle “yanlış bilinci”…

İktisadın Geçmişi ve Bugün
11 Ağustos 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?