GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Freud’un Vakaları Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Lacan Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Cumhuriyetin 103. yılında Türk milletinin millî hâkimiyet yolculuğu
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Freud’un Vakaları Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Lacan Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Haber > Cumhuriyetin 103. yılında Türk milletinin millî hâkimiyet yolculuğu
HaberTarih

Cumhuriyetin 103. yılında Türk milletinin millî hâkimiyet yolculuğu

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 29 Ekim 2026 13 Dakikalık Okuma
Paylaş
kurtuluş
Millî Mücadele hem bir ulusal kurtuluş savaşıdır hem de millî hakimiyeti tesis etmeye çalışan bir demokratik devrimdir.

Millî Mücadele hem bir ulusal kurtuluş savaşıdır hem de millî hakimiyeti tesis etmeye çalışan bir demokratik devrimdir. Bu yüzden cumhuriyet, Millî Mücadele’nin içinden doğmuştur.

İçindekiler
Hâkimiyetin kaynağı: Saray ve Bab-ı Ali’den halkaSavaş yılları: Bir kuşağın sınavıCumhuriyet, Millî Mücadele’nin içinden doğduCumhuriyetin devrimci otoritesiGerçek bir Millî Hakimiyet için: Halkçılık ve devletçilik

Uğurcan Yardımoğlu
Tarihçi, GazeteBilim İstanbul Temsilcisi

29 Ekim 1923 Osmanlı modernleşmesinin yüz yıllık arayışı, 1908’de halkın siyasete girişi ve Millî Mücadele’nin kurduğu millî hakimiyet düzenini birleştiren ve sonuca ulaştıran tarihtir. Bu yolculuğun iki yüzü vardı. Birincisi, hakimiyetin kaynağının saraydan ve Bab-ı Ali’den millete doğru kayışıdır. İkincisi, bu egemenliği ayakta tutacak toplumsal ve iktisadi temellerin atılmasıdır. Cumhuriyeti anlamak için ikisine birlikte bakmak gerekir.

Hâkimiyetin kaynağı: Saray ve Bab-ı Ali’den halka

Osmanlı modernleşmesi II. Mahmud’un, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yeni bir ordu ve yeni bir bürokrasi kurmasıyla başladı. Padişah, iktidarını askerle ve ulemayla paylaşmadığı Batılı tarzda bir mutlak monarşi tesis etti. Abdülmecid döneminde ise Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla iktidar Bab-ı Ali’ye kaydı ama bu düzenin halkı temsil eden bir meclisi yoktu. Tanınan haklar, onları tanıyan elin geri alabileceği haklardı. Üstelik reformların esas amacı Tanzimat bürokratları için devleti ayakta tutmak olsa da esas olarak Büyük Devletlerin Osmanlı piyasasına girişini kolaylaştırmaktı, arkasındaki ideoloji 19. yüzyıl liberalizmidir. Dönemin etkili isimlerinden Fuat Paşa’nın Fransız Büyükelçisi’ne söylediği şu sözler bu dönemin özeti gibidir: “Bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrasını bize bırakınız.”

Bu düzene ilk büyük itiraz Yeni Osmanlılardan geldi. Anayasa ve meclis hedefiyle mücadele yürüttüler. Ayrıca Büyük Devletler karşısındaki tavizkar tutumu da eleştiriyorlardı. Bu mücadelenin sonucunda 1876’da Kanun-ı Esasi ilan edildi ve Meclis-i Mebusan açıldı. Ancak meclis II. Abdülhamid tarafından 1878’de tatil edildi ve anayasa rafa kaldırıldı. II. Abdülhamid’in rejimi II. Mahmud tipi bir mutlak monarşiye dayanıyordu. Rejim, padişahın jurnal ağıyla birlikte yozlaşmış otoriter bir polis devletine dönüştü. İstibdat rejimine yanıt Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye sıralarından çıkan Jön Türkler’den ve İttihat ve Terakki’den geldi.

1908 Devrimi’ni önceki girişimlerden ayıran özelliği siyasete yeni bir aktörün girmesidir. 1906-1908 arasında Anadolu ve Rumeli’de vergilere ve istibdada karşı halk ayaklanmaları uzun yıllardır süren Jön Türk mücadelesiyle birleşerek devrime dönüştü. Bu nokta özellikle önemlidir çünkü cumhuriyetimizin kuruluşunun ardında bir halk hareketi bulunmadığı yargısını yanlışlar. Cumhuriyetin kuruluşunu 1908 Devrimi’yle birlikte okumak bu yanlışı düzeltmek için ilk adım olacaktır, çünkü 1908 Devrimi’nin güçlü bir halk dinamiği vardır, ikinci adımsa Millî Mücadele’nin kendisinin de bir halk hareketi olmasıdır. Meşrutiyeti getiren halk hareketi elbette Millî Mücadele’de de yaşanacağı gibi öncü müdahalesiyle başarıya ulaştı. Temmuz 1908’de cemiyetin kararıyla Resneli Niyazi ve Enver Bey’lerin dağa çıkmasıyla Hürriyet Devrimi başladı. Yüz yıldır saray ve yüksek bürokrasinin iştigal ettiği siyasete halk dahil oldu. Halkın günlerce sürdürdüğü hürriyet sevinci, eski rejim kalıntısı bürokratlara yönelik öfke patlamaları ve işçi sınıfının başlattığı grevler, emperyalist ülkelere karşı düzenlenen boykotlar halkın siyasal özne haline geldiğini gösteriyordu.

Tarık Zafer Tunaya’nın ifade ettiği gibi meşrutiyet dönemi cumhuriyetin laboratuvarıydı. Fikir tartışmalarının önündeki set kalkmış, İslamcılıktan milliyetçiliğe, kadın haklarından sosyalizme kadar her düşünce yaşanan basın patlamasının sağladığı araçlarla tartışılmaya başlanmıştı. 

Saltanatçıların 31 Mart Karşı Devriminin bastırılmasından sonra 1909’da padişah II. Abdülhamid halkın temsilcilerinin de yer aldığı Meclis-i Umumi-i Millî’nin kararıyla tahttan indirildi. Tarihimizin ilk anayasasını rafa kaldıran ve meclisi kapatan padişah meclis kararıyla halledilmişti. Artık görev yapacak hükümetler meclisten güvenoyu almak zorundaydı, padişahın pozisyonu yasama ve yasama organına dayanan hükümete karşı etkisizleşmişti. Türkiye’de bir parlamenter demokrasi kurulmaya başlıyordu.

Parlamenter demokrasi elbette pek çok sınavdan geçti. Saltanatçıların Hizb-i Cedid, Halaskar Zabitan gibi yeni tertipleri, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ülkeyi ve halkı sarstı. Millet, hakimiyetini kullanmaya yeni başlamışken içten ve dıştan emperyalizmin saldırılarına maruz kalmıştı.

Savaş yılları: Bir kuşağın sınavı

Birinci Dünya Savaşı bu sınavın en sert kısmıydı. Osmanlı Devleti tıpkı İran ve Çin gibi henüz tam sömürgeleştirilememiş ülkelerden biriydi ve bu savaş esas olarak emperyalistlerin yarı-sömürge ülkeleri paylaşma savaşıydı. Osmanlı Devleti bağımsızlığını geri kazanmak için savaşa dahil oldu. İttihatçılar, emperyalist paylaşım savaşının açtığı fırsatla, yabancı imtiyazlar yüzünden daha önce yapamadıkları işlere girişti. Kapitülasyonlar kaldırıldı, millî iktisat politikasıyla millî bir burjuvazi yaratma çabasına girildi. Savaş sürecinde millî bilinci yükseltme yönünde, medeni hukuk ve laiklik yolunda adımlar atıldı, ordu eski rejim kalıntılarından arındırıldı. Çanakkale’de dönemin büyük güçlerine karşı gösterilen direniş, bu yenilenmiş ordunun eseriydi. Millî Mücadele’ye giren genç ve diri subay kuşağı da bu yıllarda yetişti.

Türk Devrimi’nin itici gücü olan bu kadro, Doğan Avcıoğlu’nun isabetli tanımıyla sivil-asker aydın zümreydi. Genellikle alt ve orta sınıflardan gelen, cephelerde ve siyasi buhranlarda pişen bu vatansever kuşak, Osmanlı’nın geleneksel paşalarından farklı olarak, yıkılan imparatorluğun içinden yeni ve tam bağımsız bir devlet çıkarma iradesini taşıyordu. Millî Mücadele’ye ve Cumhuriyet devrimlerine önderlik edecek entelektüel ve pratik donanıma bu zorlu yıllarda kavuştular.

Cumhuriyet, Millî Mücadele’nin içinden doğdu

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İstanbul’da saray, manda ve himaye arayışlarına yöneldi. Padişah tarafından Meclis-i Mebusan kapatıldı. Anadolu’da ise Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’nin başına geçti. Mücadele halk iradesinin vücut bulmuş hali olan kongrelerle örgütlendi. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin de en önemli girişimi İstanbul’da padişahın kapattığı meclisin yeniden açılmasıydı. 1908 Devrimi, Türkiye’de siyasetin yapılış biçimini geri dönüşsüz şekilde değiştirmişti. Millî Mücadele önderliği de yurdu işgalden kurtaracak girişimin ancak halkın temsiliyle ve iradesiyle başarılabileceğini biliyordu. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta çıkardığı gazetenin adı İrade-i Millîye’dir, Ankara’da ismi Hakimiyet-i Millîye olacaktır.

Sivas Kongresi sonrası Anadolu’nun İstanbul’a karşı uyguladığı baskı sonucu yeniden açılan Meclis-i Mebusan, Vahdettin’in ortadan kaldırdığı meşrutiyetin geri dönüşü oldu. Meclis, ilk iş olarak Millî Mücadele’nin siyasi ve iktisadi programı olan Misak-ı Millî’yi ilan etti. Emperyalistler bu programa İstanbul’daki meclisi kapatarak yanıt verdi. İngiliz emperyalizmiyle sarayın ortak tutumu Türk milletinin iradesinin tecellisi olan meclisi susturmaktı. Meclis-i Mebusan kapatılınca, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi açıldı. Bu meclisi susturmak için de önce padişahın Kuvayi İnzibatiye’si sonra da Yunan ordusu harekete geçmiş, hepsi yenilgiye uğratılmıştır. Millî Mücadele hem bir ulusal kurtuluş savaşıdır hem de millî hakimiyeti tesis etmeye çalışan bir demokratik devrimdir.

Bu yüzden cumhuriyet, Millî Mücadele’nin içinden doğmuştur. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, 1908’de başlayan sürecin doğal sonucuydu: egemenlik kaynağı artık millet olacaktı. Lozan Barış Antlaşması’yla emperyalizmin yenilgisi tescillenerek tam bağımsız bir Türkiye kurulunca rejimin de adı kondu, 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildi. Fakat cumhuriyetin ilanı yeterli değildi; siyasal, ekonomik ve toplumsal anlamda da inşa edilmesi gerekiyordu. Feroz Ahmad’ın vurguladığı gibi, İttihatçılar gibi Kemalistler de siyasal iktidarı toplumsal ve ekonomik dönüşümün aracı sayıyordu. Bu nedenle Kemalist devrimcilerin iktidarı paylaşmaya niyeti yoktu.

Cumhuriyetin devrimci otoritesi

Cumhuriyetin karşısında halifelik makamı duruyordu, eşrafın ve geleneksel kurumların ağırlığı sürüyordu. İstanbul merkezli muhalefet de halife etrafında birleşerek ılımlı-liberal bir programla Ankara’nın karşısına dikilmişti. Ankara 1924’te hilafeti kaldırarak ve muhalefeti tasfiye ederek radikal bir devrim sürecine girildiğinin işaretini verdi. Mustafa Kemal Paşa, eğitim ve öğretimi dini kurumların etki alanından kurtardı; ardından Medeni Kanun, Şapka ve Harf Devrimi’ni gerçekleştirdi. Bu reformlar, eşrafın ve geleneksel kurumların direnciyle karşı karşıya geldi; 1925’te Şeyh Said İsyanı’nın ardından Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri gibi sert tedbirler de alındı. Kemalistler için bu tedbirler bir tercih değil, devrimin ayakta kalması için bir zorunluluktu. Millî egemenliğe giden yol bir devrimle açılmıştı ve onu ancak devrimci politikalar koruyabilirdi.

Kemalistler demokrasiyi hedeflerinin dışına atmadı, onu kalıcı kılmak istediler. Özgürlük ve demokrasi, onu yıkmak isteyenlere sunulacak bir nimet olamazdı. Halkın geniş kesimleri aydınlatılmadan ve ulus devlet kurumlarıyla yerleşmeden kurulacak bir demokrasinin kısa zamanda elden gideceği kaygısı, devrimin sertliğini açıklar.

Gerçek bir Millî Hakimiyet için: Halkçılık ve devletçilik

Siyasi bağımsızlık, iktisadi bağımsızlık olmadan yarım kalırdı. Kemalistler, millî bağımsızlığın da millî egemenliğin de iktisadi vaziyete bağlı olduğunu bilincindeydi. Lozan görüşmeleri sürerken Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi bu bilincin ifadesidir. Mahmut Esat Bozkurt, kongrede şöyle diyordu: “Millî egemenliği, iktisadi millî egemenlik olarak anlıyorum. Çünkü eğer böyle olmazsa o zaman millî egemenlik bir hayal olur.” İttihatçıların kapitülasyonların kaldırılmasıyla başlattığı millî iktisat girişimleri, Lozan’da kesin sonuca ulaşmıştı. Kemalistlerin, İttihatçıların Millî İktisat siyasetini takip ederek millî burjuvaziyi destekleme girişimleri hedefledikleri iktisadi kalkınmayı başarmalarına yardımcı olmadı. Henüz Millî Mücadele sürerken Londra Konferansı’nda Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in İtilaf Devletleri’ne verdiği ekonomik tavizleri reddederken Türk burjuvazisinin tam bağımsızlık ve uzun vadeli ulusal kalkınmadan ziyade, yabancı sermayenin komisyonculuğunu yaparak kısa yoldan zenginleşmeye yatkın olduğu aslında açığa çıkmıştı. Kaldı ki İzmir Suikasti davası sırasında tasfiye edilen “ılımlı” muhalefet de Bekir Sami ile aynı çizgideydi, Batı’ya karşı tavizkar davranarak uluslararası piyasalarla bütünleşme çizgisini izliyorlardı. Kemalist iktidar, bu dar ufuklu sınıf çıkarlarına teslim olmak yerine, inisiyatifi devletle eline aldı. Bu nedenle devletçiliğe yöneldiler.

İktisadi ve mali bağımsızlık yalnızca yabancıların imtiyazları ortadan kaldırıldığında sağlanamıyordu, kalkınma gerekliydi.  Özellikle kapitalizmin küresel krizi olan 1929 Buhranı’nın patlak vermesi, özel sermayenin riskli yatırımlardan kaçınması ve kriz ortamında kamunun yararını gözetmeyen istifçilik eğilimleri, Kemalistleri daha korumacı, planlı ve devletçi olmaya zorladı. Bu koşullar altında devletçilik, sonradan keşfedilmiş bir düşünce olmaktan ziyade, ulusal kalkınmayı yeni filizlenen burjuvazinin kâr hırsına kurban etmemek için hayata geçirilen acil bir zorunluluktu.

Henüz 1920’de Halkçılık Beyannamesi’yle açıklanan halkın genel çıkarlarını özel kâr dürtüsünün önüne koyma politikası 1930’larda devletçilikle sanayileşme atılımlarına, 1931’de partinin programına giren Altı Ok’a, halkçılığa ve köylünün “milletin efendisi” sayılmasına dönüştü. Bu dönemde Türkiye, Millî Mücadele’den beri dostluk siyaseti yürüttüğü Sovyetler Birliği’nden ekonomik planlama ve sanayi yatırımları için teknik destek alarak planlı kalkınmaya yöneldi. Ekonomide ağırlığını hızla hissettiren devlet, sadece fabrikalar kurmakla kalmadı, devrimleri ve bu yeni kalkınma hamlesini kitlelere kavratmak amacıyla tam olarak dönemin ruhunu yansıtan Halkevleri’ni de hayata geçirdi.

Bu yolculuğun en zor halkası köylüydü. Halkçı hedeflere rağmen toprak sorunu çözülemedi; eşraf ve ağalar toprak reformuna direndi, köylü sıkıntılı hayatında geleneğine tutunmayı sürdürdü. Köy Enstitüleri, köylüyü eğitme ve özgürleştirme girişiminin en güçlü adımıydı ancak engellendi. Köylü milletin efendisi yapılamadığı için 1945’ten itibaren Türkiye, devrimin geri çekildiği bir sürece girdi. Bu nedenle 29 Ekim’i anmak, yarım kalan devrimi tamamlama iradesini de ortaya koymak demektir. Nitekim 1937’de anayasaya da giren Altı Ok programı, masa başında üretilmiş soyut bir dogma değil, iki yüz yıllık arayışın ve mücadelenin sahada sınanmış zirvesiydi. Atatürk’ün 1931 Kurultayı’na hazırlanırken düştüğü “Kemalizm, Türk Devrimi’nin yaptığı işlerdir” notu, bu ruhu en iyi şekilde özetler. Karşılaşılan emperyalist baskılar, sermaye yetersizliği, ağaların direnişi gibi her pratik zorluk devrimin devletçilik, halkçılık ve devrimcilik gibi kendi çözümlerini üretmesini sağlamıştır.

Cumhuriyetin 103. yılında Türkiye, cumhuriyetin hedeflediği ideallerin çok gerisine düşmüştür. Ancak bu yazının da anlatmaya çalıştığı gibi, devrimci mücadele tarihimizin ileri atılımların yanı sıra geri dönüşleri de barındırdığını bilmek, millî hakimiyetin uzun ve zorlu bir yolculuğun sonucu olduğunu kavramak bugünün cumhuriyetçileri açısından öğretici olacaktır.  

29 Ekim, millî egemenlik yolculuğunun bir kilometre taşıdır. Ona devrimle ulaşıldı, onu yeniden kurmanın yolu da bellidir. Jön Türklerden Kemalistlere uzanan bağımsızlık ve özgürlük hikâyesini tamamlamak, bu yolun doğasını kavramayı gerektirir.

Etiketler: cumhuriyet, milli hakimiyet, milli mücadele
GazeteBilim 29 Ekim 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı kadın Türkiye’de işsizlik büyüdü, genç kadınlarda yüzde 23’ü aştı

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Türkiye’de işsizlik büyüdü, genç kadınlarda yüzde 23’ü aştı

TÜİK’in eylül verilerine göre işsiz sayısı bir ayda 198 bin kişi artarak 2 milyon 967 bine yükseldi.

Haber
28 Ekim 2026

“Türk halkını emperyalizmin ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtarmak…”

Cumhuriyet Devrimi’nin temelleri, yalnızca işgale karşı verilen mücadelede değil, egemenliğin ve toplum düzeninin nasıl kurulacağına ilişkin arayışlarda da atıldı. 1920’de…

HaberTarih
28 Ekim 2026

Mbappé’nin Mao şakası Çin’i ayağa kaldırdı

Kylian Mbappé’nin Mao Zedong’a ilişkin sözleri Çin’de tepkiyle karşılandı.

Haber
28 Ekim 2026

ABD’de 50 yaş üzerinde intihar düşüncesi artıyor

ABD’de 50 yaş ve üzerindeki yetişkinler arasında intihar düşüncesi bildirenlerin oranı yükseldi.

HaberPsikiyatri
27 Ekim 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
imunify-bot-check

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?