GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Biyolojiyi anlamak için yeni bir doğa felsefesi!
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Biyoloji Felsefesi > Biyolojiyi anlamak için yeni bir doğa felsefesi!
Biyoloji Felsefesi

Biyolojiyi anlamak için yeni bir doğa felsefesi!

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 7 Şubat 2025 32 Dakikalık Okuma
Paylaş

Biyoloji felsefesi, bir disiplin olarak geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıktı, dolayısıyla oldukça yeni bir alan. Neden böyle bir alana ihtiyaç duyulduğu konusu bilim ile felsefenin ayrışmasına, ardından bilim felsefesi adı altında yeni bir uzmanlık dalının doğmasına kadar incelenebilir. Disiplinin görece yeni olmasına karşın, biyoloji felsefesi geleneksel felsefi meselelerle yakından bağlantılıdır.

Dr. Öğr. Üyesi Çağlar Karaca

Kastamonu Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Bilim Tarihi


Biyoloji felsefesi, bir disiplin olarak geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıktı, dolayısıyla oldukça yeni bir alan. Neden böyle bir alana ihtiyaç duyulduğu konusu bilim ile felsefenin ayrışmasına, ardından bilim felsefesi adı altında yeni bir uzmanlık dalının doğmasına kadar incelenebilir. Disiplinin görece yeni olmasına karşın, biyoloji felsefesi geleneksel felsefi meselelerle yakından bağlantılıdır. Canlıları cansızlardan ayıran unsurlar, organizmaların doğası ve türlerin değişimi gibi konular esasında biyoloji felsefesinin 20. yüzyılda ortaya çıkmasından önce de felsefenin inceleme alanları arasındaydı. Biyoloji felsefesi ise felsefenin bu geleneksel problemlerine yeni bakış açıları getirebilir. Bu yazıda; teleoloji, olumsallık, zorunluluk ve faillik (öz-belirlenim) meseleleri bağlamında bunun bir örneğini sunacağım.
Teleoloji, felsefenin en eski problemlerinden biridir. Sadece canlılıkla ilgili olarak değil, Tanrı-doğa ilişkisi, nedensellik gibi daha kapsamlı sorunlar kapsamında ele alınmıştır. Kavram, Yunancadaki telos (erek, amaç) ve logos sözcüklerinin birleşimiyle türetilmiştir; ereğin veya amacın bilimi olarak tanımlanabilir. Bilindiği üzere, Sokrates öncesi doğa filozoflarından itibaren sorulan temel sorulardan biri şudur: Evrene düzen veren şey nedir? (Hatta, kozmos sözcüğünün kendisi de bu düzen beklentisini yansıtır.) Evrende düzeni sağlayan maddi bir ilke mi vardır, yoksa nous kavramının ifade ettiği gibi zihinsel bir ilke mi söz konusudur? Ya da gerçekten evrende herhangi bir düzenleyici ilke bulunmuyor mu? Eğer böyleyse, doğadaki düzenlilik kendiliğinden mi ortaya çıkmıştır? Filozoflar Antik Çağ’dan itibaren bu tür sorular üzerine düşünmüşlerdir. Teleoloji kavramı da bu kapsamda ortaya çıkmıştır.
Fizik ve biyolojideki gelişmeler ise bu sorulara daha somut bir zemin kazandırmıştır. Burada, bilim ve felsefe ilişkisini tabii tersinden de ele alabiliriz: Bu felsefi sorular, düşünürleri başından itibaren ampirik incelemeler yapmaya yöneltmiş ve böylece bilimsel düşüncenin gelişimine katkıda bulunmuştur.
Öncelikle, felsefede teleolojinin nasıl tartışıldığına dair iki uç örneği kısaca ele alalım. Teleolojiye en net şekilde karşı çıkan filozoflardan biri Spinoza’dır. Ünlü filozof, başyapıtı Ethica’nın birinci bölümünün sonunda teleoloji problemini ele alır. Spinoza’nın teleoloji eleştirisini, onun antropomorfik (insanbiçimci) düşünce tarzına yönelik genel eleştirisi çerçevesinde anlamlandırabiliriz.

Spinoza, insanın Tanrı’yı keyfi bir şekilde hüküm süren bir kral gibi tasavvur ettiğini ve bunun Tanrı’yı doğru bir biçimde yansıtmadığını savunur. Ona göre, teleolojik bakış açısı da benzer bir hata içerir.

Spinoza, insanın Tanrı’yı keyfi bir şekilde hüküm süren bir kral gibi tasavvur ettiğini ve bunun Tanrı’yı doğru bir biçimde yansıtmadığını savunur. Ona göre, teleolojik bakış açısı da benzer bir hata içerir: İnsan, kendisi belirli amaçlara göre yaşadığı için doğanın da belirli bir amaca göre hareket ettiğini düşünme eğilimindedir. Hatta Tanrı’nın doğayı insan için, insanı ise kendisine tapınması için yarattığını varsayar. Oysa, eğer Tanrı belirli bir amaca göre hareket etseydi, bu onun amaçladığı şeyden yoksun olduğu anlamına gelirdi ki, bu da Spinoza’nın Tanrı tanımına aykırıdır. Spinoza’ya göre Tanrı, doğasının zorunluluğu gereği etkide bulunur; insanlar ise doğadaki gerçek nedenleri bilmedikleri için, kendi amaçlılık anlayışlarını doğaya yansıtırlar.

Baruch Spinoza’nın tanrı anlayışı, klasik teist tanımından oldukça farklıdır ve panteist (veya bazı yorumculara göre panenteist) bir yaklaşıma sahiptir.


Tüm olayların belirli bir amaca göre gerçekleştiğini savunanlar, aslında ilk nedenlere ilişkin bilgisizliğe sığınırlar. Bir olayın nedenini bilmiyorsak bile, bunda mutlaka bir hikmet olduğunu düşünürüz; örneğin, bir adamın kafasına tesadüfen düşen bir kiremit onu öldürse bile. Spinoza’ya göre, insanlar psikolojik bir olgu olan “hoşnutluk” kavramını genelleyerek, doğada genel bir ahenk olduğunu ve bunun Tanrı tarafından amaçlanmış bir durum olduğunu ileri sürerler. Oysa, tek tek bakıldığında farklı bireylerin farklı şeyleri hoş bulduğu açıktır. Spinoza, Tanrısal yetkinliği insanlara yönelik hoş veya kötü etkiler üzerinden değerlendirme fikrini gülünç bulur. İçinde bulunduğumuz sonlu dünya ve bu dünyaya ilişkin ampirik bilgimiz, ona göre, yalnızca akılsal olarak kavranabilecek Tanrısal yetkinlik hakkında kesin bir bilgi veremez.

Aristoteles’in teleolojik yaklaşımı, onun canlılıkla ilgili görüşleriyle kendi çağının felsefi sorunlarına verdiği metafizik yanıtların birleşimini içerir.


Aristoteles, Spinoza’nın tam aksine, katıksız bir teleoloji görüşünü savunur. Ancak onun teleoloji anlayışı, ne insan psikolojisi temelli bir amaçlılık fikrine ne de Spinoza’nın eleştirisinin asıl hedefi olan tek tanrılı dinlerdeki kişileştirilmiş bir Tanrı’nın amaçlarına dayanır. Aristoteles’in teleolojik yaklaşımı, onun canlılıkla ilgili görüşleriyle kendi çağının felsefi sorunlarına verdiği metafizik yanıtların birleşimini içerir. Genel olarak kendisinden önceki felsefi gelenekleri bütünleştirme çabasında olan bir filozof olarak, Aristoteles’in aşmaya çalıştığı en önemli zıtlıklardan biri, Demokritos ve Empedokles gibi materyalist doğa filozofları ile Platon’un idealist felsefesi arasında bulunuyordu. Aristoteles’e göre materyalizm, doğayı açıklamakta yetersizdir, çünkü ona göre salt maddi süreçlere odaklanan açıklama rastgele işleyen mekanizmalarla sınırlı kalacaktır. Materyalist filozoflar doğada değişmeden kalan tek şeyin elementler olduğunu düşünürken, Aristoteles değişmez olanın madde değil, döngüsel olarak ortaya çıkan formlar olduğunu savunur. Maddi dönüşümlere rağmen doğada düzenli örüntülerin varlığını gözlemleriz. Bu durumda, doğadaki düzeni açıklamak için salt maddi süreçlere başvurmak yeterli değildir.

William Paley (1743-1805), İngiliz bir ilahiyatçı ve filozoftur. En çok doğal teoloji alanındaki çalışmalarıyla bilinir. “Saatçi Argümanı” olarak da bilinen ünlü tasarım delilini (teleolojik argüman) savunmuştur.


Bu düşünüş tarzı, 17. yüzyıldaki doğal teoloji yaklaşımlarına (örneğin William Paley) ya da günümüzdeki akıllı tasarım argümanlarına belirli açılardan benzetilebilir. Ancak Aristoteles’in yaklaşımın, bilimsel devrim öncesine dayanan, günümüzdekinden bambaşka bir doğa anlayışına dayalı bir teleoloji kavramını içerdiği unutulmamalıdır. Kartezyen felsefe çerçevesinde Tanrı, doğanın mekanik işleyişini başlatan bir dışsal neden olarak görülürken, Aristoteles’in teleolojik evren anlayışında Tanrı, evrenin içkin bir ilkesi olarak işleyen bir varlık düzeniyle ilişkilidir. Onun teleolojik yaklaşımı, doğayı onun dışındaki bir Yaratıcı’nın tasarım ürünü olarak değil, içkin bir ereksellik unsuruna sahip bir süreçler bütünü olarak değerlendirir.
Aristoteles’in felsefesindeki teleoloji ilkesini bir heykel üzerinden düşünelim. Buna göre, bir heykelin oluşumunda farklı türde nedenler birlikte rol oynar. Heykelin formu meydana getirilmeden önce, onu yaratan heykeltıraşın zihnindeki bir imge olarak vardır, ancak form bundan ibaret değildir. Heykeltıraşın yontma eylemi etkin neden olarak, bu eylemin ardındaki amaç ise ereksel neden olarak heykelin meydana getirilmesinde rol oynar. Heykelin maddesi (mermer) edilgendir, biçimlenmemiştir ve değişime uğrama potansiyelini taşır. Form, maddeden bağımsız düşünülemez ve aktif süreçler aracılığıyla–bu örnekte heykelin yontulma süreci–ortaya çıkar. Bir heykelin kendisinde hareket yoktur; ancak formun kazanılması sürecinde bir dinamizm bulunur. Aristoteles’i asıl ilgilendiren, bir varlığın nasıl olup da form kazandığıdır. Form, yalnızca zihinsel bir tasarı değildir, etkin nedenlerin dahil olduğu bir süreçle ortaya çıkar.

Aristoteles’in teleolojisi her ne kadar insan psikolojisine dayanmıyor olsa da düşünsel bir belirleyiciye, hareket etmeyen hareket ettiriciye dayanır.


Maddeden forma, formdan ereğe uzanan bu düşünce sistemi sistemli yapıların oluşumunu teleolojik olarak açıklar. Aristoteles’in teleolojisi her ne kadar insan psikolojisine dayanmıyor olsa da düşünsel bir belirleyiciye, hareket etmeyen hareket ettiriciye dayanır. Teleolojiye yönelik eleştirilerde sıkça vurgulandığı gibi, insan-merkezli veya bir şekilde düşünsel nitelikteki bir bakış açısını doğanın tamamına uygulamak problemin temel kaynağıdır. Bir ev veya bir heykel insan eliyle biçimlendirilmiştir, bu anlamda bunların formundaki düşünsel etmenin ne olduğu anlaşılabilir. Ancak örneğin doğada kendi haline var olan bir taşın formunu bu şekilde nasıl açıklayabiliriz? Dahası, sıradan bir taşın varlığında nasıl bir ereksellik bulunabilir?
Geçmişte doğal teoloji savunucuları, günümüzde ise yaratılışçılar, bu tür sorulara genellikle, her şeyin temelinde Tanrı’nın iradesinin bulunduğunu söyleyerek yanıt verirler ve aslında böylesi bir tutumla meseleyi savuştururlar. Ancak bu, teleoloji meselesini gerçekten açıklamak yerine, bir inanç önermesiyle sorunu çözmeye yönelik bir yaklaşımdır. Aristoteles’in teleoloji anlayışı ise biyolojik varlıkların oluşumunu salt olumsal etmenlere indirgeyen mekanik determinizmin aksine doğanın kendine özgü bir içkin düzeni olduğunu savunur.

Platon’un ölümünden sonra kısa bir süre Assos’ta kalan Aristoteles, ardından Lesbos (Midilli) Adası’na giderek Theophrastos ile birlikte canlılar üzerine çalışmaya başladı.

Büyük filozoflar arasında yalnızca Aristoteles’in biyolog yönü vardır. Platon’un ölümünden sonra kısa bir süre Assos’ta kalan Aristoteles, ardından Lesbos (Midilli) Adası’na giderek Theophrastos ile birlikte canlılar üzerine çalışmaya başladı. Biyoloji alanındaki eserlerinden anlaşıldığı üzere burada doğrudan hayvan gözlemleri yapmış, arıcılar, sünger avcıları ve balıkçılarla konuşarak onlardan bilgi toplamıştır. Bu dönemde, kıyılardaki gelgit havuzlarında biriken ahtapot, mürekkepbalığı ve kabuklu deniz canlıları gibi deniz hayvanları üzerinde diseksiyon çalışmaları yürütmüştür. Aristoteles, yunus ve balinanın balıklardan farklı özelliklere sahip olduğunu, bazı köpekbalığı türlerinin doğum yaptığını tespit etmiş ve arıların sindirim sistemi ile sosyal organizasyonunu incelemiştir. Zooloji alanındaki ilk sistematik çalışmaları ortaya koyan Aristoteles’in zoolojiye dair eserleri külliyatının %25’ini oluşturur. Hatta 19. yüzyılın önemli anatomistlerinden Richard Owen’a göre, zooloji Aristoteles’in çalışmalarında adeta Minerva’nın Jüpiter’in kafasından doğması gibi muhteşem bir olgunlukla ortaya çıkmıştır (Lennox, 2021). En önemlisi de, Aristoteles biyolojiyi kuramsal açıdan ele alan ilk düşünürdür.

Theophrastus’un yaşam boyu süren çalışmaları, botanik biliminin mitolojiden ayrılmasına yardımcı oldu ve onu bilimsel araştırmanın ön saflarına taşıdı.


Akademiden ayrıldıktan sonra neden Aristoteles’in ilk işi biyoloji üzerine çalışmak oldu? Bu sorunun yanıtı Aristoteles’in teleolojik doğa felsefesi ile biyoloji arasında derin bir ilişkide yatar.
Aristoteles’in felsefesinde yer alan ve özellikle biyolojiye uygulanan önemli bir ilke şudur: Doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz. Bu ilkeye göre, hayvan türlerinin formlarındaki çeşitlenmeler, (maddi neden açısından) eldeki imkanlar doğrultusunda ve her tür hayvanın tözsel varlığını sürdürmesi açısından en iyi olacak şekilde gerçekleşmiştir. Bu durum yalnızca organizmanın doğasıyla değil, aynı zamanda söz konusu hayvanın içinde bulunduğu ekolojik koşullarla da ilgilidir. Bir türün özünü belirleyen özellikler, o türün varlığı için zorunlu olan şeylerdir. Nasıl ki bir baltanın ağacı kesebilmesi için kendisinin sert, ağacın ise yumuşak olması gerekir ve bu nedenle balta bronz veya demirden yapılmış olmalıdır, aynı şekilde bedenin de bir alet olarak işlev görebilmesi için belirli türde maddelerden oluşması ve belirli formel niteliklere sahip olması gerekir. Bu bağlamda, Aristoteles’in canlıların anatomik özelliklerine dair sunduğu nedensel açıklamalar çevresel bağlamı ve işlevselliği birlikte ele alır. Örneğin, çift mideli ve doğum yapan kara hayvanlarının tek sıra ön dişi, tek mideli olanların ise çift sıra ön dişi bulunur. Bunun nedeni, sindirim sırasında çiğnemeye yarayan dişlerin ve midenin birbirini tamamlayıcı işleve sahip olmasıdır. Çift mideli ve tek sıra ön dişli hayvanlar geviş getiren türlerdir ve aynı zamanda boynuzludur. Deve ise dört mideli ve tek sıra dişlidir. Bu durumda doğa, boynuz ve diş için kullanılan maddeden tasarruf ederek devenin zorlu çöl diyetine adapte olmasını sağlamıştır (Lennox, 2021).

Darwin’in Aristoteles’in zooloji yapıtlarını okuduğu ve bu yapıtlardaki düşünüş tarzını hayranlık verici bulduğu bilinmektedir.


Darwin’in Aristoteles’in zooloji yapıtlarını okuduğu ve bu yapıtlardaki düşünüş tarzını hayranlık verici bulduğu bilinmektedir. Öte yandan, bilindiği gibi Darwin’in evrim kuramı bu türden işlevsel açıklamaları doğal seçilim bağlamında anlamlandırmamızı sağladı. Bu bağlamda, 19. yüzyılda Marx ve onun gibi birçok düşünür haklı gerekçelerle Darwin’in kuramını doğa bilimlerinde teleolojiye vurulan bir darbe olarak selamlamıştır. Peki, bu dönüşümü felsefi açıdan nasıl anlamalıyız? Darwin öncesinde, biyolojik yapı ve işlev arasındaki uyum, yapının ardında bir tasarımcı olması gerektiği şeklinde yorumlanıyordu. İşlevsel açıklamanın doğal seçilimle temellendirilmesi ise böyle bir tasarım düşüncesine olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştır. Böylece biyolojik özelliklerin işlevlerini adaptasyon temelinde açıklama konusunda bir görüş birliği oluşmuş, biyolojide teleolojinin yerini natüralist bir açıklama biçimi almıştır.
Teleolojiyle ilgili hikaye burada bitiyor gibi görünebilir. Ancak durum pek de öyle değil. Darwin’in kuramı, işlev-form ilişkisini natüralist bir çerçevede kurarak gerçekten de teleolojiyi zayıflatmıştır. Buna rağmen, biyolojideki amaçlılık probleminin tamamen çözüme kavuştuğu söylenemez. Biz amaç dediğimiz şeyi, her şeyden önce içebakış yoluyla biliriz. İnsanlar olarak belirli eylemlerimizi amaçlarımız doğrultusunda gerçekleştiririz.

Darwin, doğal seçilim mekanizmasını ortaya koyarak, canlıların belirli bir plana göre değil, çevreye uyum sağlayan değişimlerin birikimiyle şekillendiğini savundu.

Diğer organizmaların eylemleri de bize benzer bir şekilde amaçlı görünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki bizim için amaçlar, refleksif düşünce yapımız sayesinde tanımlayabildiğimiz psikolojik unsurlardır; oysa organizmaların failliği bilinçli amaçlardan çok daha geniş bir alanı kapsar. Dolayısıyla, biyolojide moleküler düzeyden itibaren her seviyede gözlemlenen amaç-odaklı (ya da en azından amaç-odaklı bir görünüm arz eden) süreçlerin ardındaki fiziksel unsurların açıklığa kavuşturulması temel bir meseledir. Gelişimden hücre bölünmesine, protein katlanmasından genetik regülasyona kadar birçok biyolojik süreç belirli amaçlara yönelik gibi görünmektedir. Bu durum, biyolojik etkileşimlerin belirli bir yönlülük sergilemesi ve kendini düzenleyici nitelikte olmasıyla ilgilidir.

19. yüzyılda Marx ve onun gibi birçok düşünür haklı gerekçelerle Darwin’in kuramını doğa bilimlerinde teleolojiye vurulan bir darbe olarak selamlamıştır.


Filozofların ve doğa bilimcilerin teleolojiyi farklı yönlerden ele aldığını, kimi zaman onu ortadan kaldırmaya, kimi zaman dönüştürmeye, kimi zaman ise biyolojik açıklamalar içinde bu kavramı yeniden konumlandırmaya çalıştığını görürüz. Bir yandan, Newtoncu bir temelde teleolojinin ontolojik gerçekliğini reddeden Kant, organizmaların gelişimini açıklamak için Bildungstrieb (biçimlendirici itki) kavramını öne sürerken, Bergson ise yaşamın yaratıcı ve düzen kurucu niteliğini vurgulayan élan vital kavramını ortaya atmıştır. Öte yandan Colin Pittendrigh, Ernst Mayr ve Jacques Monod gibi doğa bilimciler, teleolojiyi doğallaştırmayı önermiş, bu doğrultuda teleonomi kavramını tercih etmişlerdir. Meselenin düğümlendiği hususlardan biri şudur: Tüm bu amaç-odaklı biyolojik süreçleri belirli mekanistik açıklamalara indirgemek mümkün müdür, değil midir?

Meselenin düğümlendiği hususlardan biri şudur: Tüm bu amaç-odaklı biyolojik süreçleri belirli mekanistik açıklamalara indirgemek mümkün müdür, değil midir?


Bu noktada felsefeye geri dönelim. Teleolojide bir amaç söz konusu ise, doğadaki olayları amaçlayan kimdir? (Aslında bu soru da yanıltıcı olabilir, zira Aristoteles’in teleoloji anlayışında mutlaka kişiselleştirilmiş bir amaç sahibinin söz konusu olmadığını belirtmiştim.) Leibniz Aristoteles’in aksine, koyu bir teist olarak teleolojiyi Hıristiyanlıkla bütünleştirmiştir. Leibniz’e göre içinde yaşadığımız dünya, olabilecek dünyaların en iyisidir. Olabilecek dünyaların en iyisi ise Tanrı’nın tercihlerine tamamen uygundur. Dolayısıyla, Leibniz’e göre Spinoza’nın eleştirdiği, bir hükümdar gibi tercihlerde bulunan Tanrı ile evrenin mekanik işleyişi arasında bir çelişki yoktur.

Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), hem bir filozof hem de bir teolog olarak Hristiyanlık inancıyla derin bir ilişki içindeydi. Rasyonalist bir düşünür olmasına rağmen, Hristiyan Tanrısı’nın varlığını savunmuş ve teolojik konularla yakından ilgilenmiştir.


Voltaire, Candide adlı ünlü eserinde Leibniz’in felsefesini hicvetmiştir. Candide’deki Leibnizci bilgin Dr. Pangloss, içinde bulunduğumuz dünyanın olabilecek dünyaların en iyisi olduğuna inanır ve her şeyin ardında bir hikmet olduğunu, hiçbir şeyin kötüye yorulmaması gerektiğini savunur. Zavallı Candide şatosundan kovulur, zorla askere alınır, işkence görür; Candide’in sevgilisi ise tecavüze uğrar ve köle edilir. Dr. Pangloss, tüm bu olaylarda gizli bir inayet olduğunu ve rastlantının var olmadığını iddia eder. Candide’in hocasına göre her şeyin, kötülüklerin dahi tanrısal bir amacı vardır. Felsefecilerin diliyle söyleyecek olursak, teleolojik bir zorunluluk, olumsallığı ele geçirmiştir.
Dr. Pangloss, elbette Voltaire’in alaycı üslubunun bir kahramanı olarak teleolojinin abartılı bir sonucudur. Bu dünya, mümkün dünyaların en iyisi olduğuna göre, burnumuz gözlüğü taşımak için mükemmel bir şekle sahiptir ve gözlüklerimiz de bizim doğru şekilde görmemizi sağlar.

Voltaire’in Candide adlı eseri, 1759 yılında yayımlanmış bir felsefi hiciv romanıdır. Eserde, baş karakter Candide’in başına gelen trajikomik olaylar aracılığıyla, dönemin iyimser felsefesi, dinî kurumlar, soylular, savaş, kölelik ve sömürgecilik gibi konular eleştirilir.

Gould ve Lewontin, The Spandrels of San Marco and the Panglossian Paradigm adlı makalelerinde Dr. Pangloss karakterine atıfta bulunarak, adaptasyoncu biyologların doğadaki her özelliği “en iyi ve en mükemmel çözüm” olarak açıklama çabasını eleştirir. Adaptasyonculuk, mevcut tüm biyolojik özelliklerin doğal seçilim yoluyla avantaj sağladığı için var olduğunu varsayar. Bu yaklaşım, doğal seçilim konusunda doğrulanabilirliği kuşkulu hikâyeler üretir, bu nedenle bilimsel açıdan problemlidir. Adaptasyonculukta adeta yeni bir teleoloji anlayışı doğmuştur. Gould ve Lewontin (1979), tüm özelliklerin adaptasyonla açıklanması arayışını, bu açıklamaların varsayımsal olması bakımından Rudyard Kipling’in Just So Stories (Öylesine Hikâyeler) kitabındaki çocuk masallarına benzetir. Kipling’in kitabı, hayvanların özelliklerinin nasıl oluştuğunu eğlenceli uydurma yollarla açıklayan hikâyeler içerir. Örneğin, leopar, diğer hayvanlardan ilham alarak sırtındaki tüylerin arasına kendisini kamufle edici siyah benekler eklemeye karar verir. Böylece leopar kendi görünümünü çevresiyle uyum halinde gösteren benekli bir deri elde eder. Gould ve Lewontin, adaptasyoncu anlatının da benzer şekilde spekülatif ve doğrulanamaz hikâyeler üretme eğiliminde olduğunu savunurlar. Makalenin başlığı Venedik’teki San Marco Bazilikası’nın mimarisine atıfta bulunur. Bazilikanın kemer üstleri süslenmiştir. Ancak bu mimari kısımların var oluşu sebebi birileri onları süslesin diye değildir, mimari yapının gereksinimlerinin dolaylı bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Biyolojide de bazı özellikler doğrudan adaptasyon ürünü olarak değil, yapısal kısıtlar şeklinde oluşmuş olabilir. Bu yapısal kısıtlar fiziksel zorunluluklar ve gelişimsel süreçlerin doğası sonucunda ortaya çıkar. Evrimdeki tarihsel olumsallık da formun belirlenmesinde rol oynar. Bu anlamda, her zaman en iyi işlevsel çözüm evrimleşmez, türlerin geçmişine bağlı sınırlılıklar yapıyı şekillendirir.

Evrimdeki tarihsel olumsallık da formun belirlenmesinde rol oynar. Bu anlamda, her zaman en iyi işlevsel çözüm evrimleşmez, türlerin geçmişine bağlı sınırlılıklar yapıyı şekillendirir.

Adaptasyonculuğa karşı benzer bir eleştiriyi çok daha öncesinde neo-vitalizm akımının öncüsü Hans Driesch dile getirmiştir. Organik varlıkları tamamen doğal seçilimle açıklama girişimi “şu ağaç neden şu yapraklarla örtülmüş?” sorusuna “Çünkü bahçıvan yaprakları kesmemişti” diye yanıtlamak gibidir (Driesch, 1908, s. 262). Driesch’e göre, Darwin ve Lamarck’ın türlerin dönüşümüyle ilgili görüşlerindeki temel eksiklik, olumsallığın formu açıklayabileceği düşüncesidir. Driesch, teleolojiyi Kant’ın yaklaşımına benzer şekilde ele alarak, amaçlılığın öznel algısına dayanarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre amaçlılık, bir eylemi ya da süreci belirli bir sona yönlendiren düşünceyi içerir. İnsan, başka bir canlının amacını, kendi eylemlerinin amaçlılığıyla kıyaslayarak kavrar. Bir hayvanın amaçlılığı ise eylemi ile hedefi arasındaki öznel ilişkinin genişletilmesiyle anlaşılır. Makineler kendiliğinden amaçlı varlıklar olmasalar da mekanik süreçler, insan amaçlılığının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir; çünkü bir makinenin amacı, dışsal bir etken olarak insan tarafından belirlenir. Makine ve organizma arasındaki bu karşılaştırmaya dayanarak Driesch, yalnızca organizmaların ereksel olduğunu savunur. Bununla birlikte, organizmaların sahip olduğu bu erekselliğin mekanik nedensellikle açıklanamayacağını öne sürer. Ona göre, organizmalardaki teleoloji dinamiktir ve mekanik süreçlerden bağımsız işleyişi nedeniyle onlardan farklıdır (Karaca, 2021).

Driesch, teleolojiyi Kant’ın yaklaşımına benzer şekilde ele alarak, amaçlılığın öznel algısına dayanarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre amaçlılık, bir eylemi ya da süreci belirli bir sona yönlendiren düşünceyi içerir. İnsan, başka bir canlının amacını, kendi eylemlerinin amaçlılığıyla kıyaslayarak kavrar.


Meselenin, teleolojinin mekanistik açıklamalara indirgenmesinde düğümlendiğini belirtmiştim. Üstelik bu sadece biyolojinin meselesi değil, aynı zamanda biyolojinin merkezde olduğu, doğa yasalarını, nedenselliği ve sözünü ettiğimiz kaos-kozmos geçişini açıklama meselesidir. İzlenecek yollardan biri olarak, Kant gibi “Çimenlerin Newton’u olamaz” diyerek biyolojiyi fizikten ayrı tutmaya çalışabiliriz. Ancak unutmayalım ki, çimenlerin Newton’u olamaz demek, Newton fiziği ve onun ardındaki Galileocu etkin nedensellik anlayışının, iddia edildiği gibi evrensel olmadığını söylemek anlamına gelecektir. Kant (2007) aynı zamanda, teleolojinin sadece heuristik, yani bulgulayıcı bir rolü olduğunu söylemiştir. Bu durumda ise şu soru ortaya çıkar: Neden bu tür bir bulgulayıcılığa ihtiyaç duyuyoruz?

Çimenlerin Newton’u olamaz demek, Newton fiziği ve onun ardındaki Galileocu etkin nedensellik anlayışının, iddia edildiği gibi evrensel olmadığını söylemek anlamına gelecektir.


Teleolojinin indirgenmesi meselesi, oldukça önemli, henüz tamamlanmamış ve belki de tamamlanması, nedensellikle ilgili mevcut felsefi görüşlerimizde ve fizik kuramlarımızda önemli dönüşümler yaşanmasını gerektiren bir meseledir. Kuşkusuz bu görüşümü etraflıca temellendirmek, bu yazının sınırlarını aşıyor. Ancak 20. yüzyıldaki bilimsel gelişmelere dayanarak en azından neden böyle düşündüğüm konusunda bir fikir verebilirim diye umuyorum.
1920’lerden itibaren kimya ve biyofizik alanındaki bilgiler bütünleştirildi. Böylece kimyasal olarak denge-dışı sistemler ve biyolojik olarak kararlı yapılar, termodinamik açısından yorumlanabilir hale geldi (Keller, 2008). Termodinamiğin ikinci yasasına göre, kapalı bir sistemde entropi zamanla artacaktır. Düşük entropi seviyesinde enerji düzenli ve yoğunlaşmış halde bulunurken, kapalı bir sistem rastgele etkileşimler sonucunda kendiliğinden homojenleşmeye yönelir ve sistemdeki iş için kullanılabilir enerji miktarı azalır. Boltzmann’la birlikte entropi seviyesi, istatistiksel mekanik açısından da ölçülebilir hale gelmiştir. Buna göre, bir sistemin entropi seviyesi, belirli makro koşulları sağlayabilecek mikro düzey koşulların sayısına bağlı olarak belirlenir. Düşük entropili bir sistem, mikro koşullar açısından gerçekleşme olasılığı yüksek bir sistemdir. Bu durumda, ikinci yasanın karşılığı, sistemin gerçekleşme olasılığı yüksek bir makro koşula doğru bir fiziksel dönüşüme uğramasıdır. Örneğin, bir odaya verilen gazın molekülleri, odanın içinde dağılır. Bu durum, sistemin rastgele süreçler sonucunda mikro düzeyde daha olası bir duruma geçiş yapması anlamına gelir.
Self-organizasyon üzerine çalışmalarla birlikte, yerel düzeyde entropi düşüşünün mümkün olduğu sistemlerin dinamikleri anlaşılabilmiştir. İlgili çalışmaların öncülerinden olan Nobel ödüllü kimyacı İlya Prigogine’in yaklaşımında, self-organizasyon olgusu “bir sistemin alt unsurlarındaki müşterek etmenlerin uzamsal yapılarda ve sistemin genel zamansal davranışında kompleksiteyi arttırması sonucunda, ilgili sistemin termodinamik dengeden uzaklaştığı tersinmez bir süreç» olarak tanımlanmıştır” (Feistel & Ebeling, 2011). Self-organize sistemlerin tipik örneklerinden biri, Bénard hücreleri adı verilen, bir kaptaki sıvı ısıtıldığında oluşan altıgen şekilli konveksiyon hücreleridir.

Organizmaların kararlılığı, onları dengeden uzak bir konumda tutacak şekilde sürekli kimyasal aktivite içinde olmalarına bağlıdır. Termodinamik, kimyasal dengeden farklı olarak gerçekleşen biyolojik kararlılığı tanımlamak için yeni bir kavramın ortaya atılmasını gerektirmiştir.


Self-organize sistemlerin yanı sıra, yerel düzeyde düşük entropi koşulunu sağlayan bir yapı daha vardır: organizmalar. Organizmaların kararlılığı, onları dengeden uzak bir konumda tutacak şekilde sürekli kimyasal aktivite içinde olmalarına bağlıdır. Termodinamik, kimyasal dengeden farklı olarak gerçekleşen biyolojik kararlılığı tanımlamak için yeni bir kavramın ortaya atılmasını gerektirmiştir. Bu kavram homeostazdır. Homeostaz, bir organizmanın iç ortamını sabit tutma yeteneğidir. Dış çevredeki değişimlere rağmen, organizma, biyokimyasal ve fizyolojik mekanizmalarla optimum dengeyi korur. Bu süreç, hücresel düzeyden organizma düzeyine kadar geniş bir yelpazede gerçekleşir ve büyük ölçüde negatif geri besleme mekanizmalarıyla sağlanır.

200 °C’de bir hidrotermal işlem sırasında mikron boyutlu Nb 3 O 7 (OH) küplerinde kendi kendine organizasyon. Başlangıçta amorf olan küpler, yukarıdaki modelde özetlendiği gibi kademeli olarak kristal yapılı 3 boyutlu ağlara dönüşür.


Self-organizasyonun fiziksel temelleri ile canlılık arasındaki bağlantıya dair önemli bir formülasyon, ünlü matematikçi Alan Turing tarafından geliştirilmiştir. Reaksiyon hızı ile difüzyon hızı arasındaki fark nedeniyle, kimyasal etkileşimde bulunan en az iki bileşen, bir reaksiyon-difüzyon sistemi dalgalanma süreci sonucunda heterojen formlar üretebilir (Turing, 1952). Bu süreç, kendiliğinden düzenli desenlerin ortaya çıkmasını sağlar. Reaksiyon-difüzyon modeli, çeşitli biyolojik formları açıklamada kullanılmıştır. Örneğin, embriyo gelişimi sırasında uzuvların oluşumunda etkili olduğu düşünülen çubuksu örüntüler bu kapsamdadır. Bunun yanı sıra, Turing örüntülerinin etkili olduğu olgular arasında, memelilerin kürkündeki çizgili desenlerin oluşumu, planaryada kök hücre aracılığıyla hücre yenilenmesi, kelebek kanadındaki desenler, yumuşakçalar ve zebrabalığındaki pigmentasyon sayılabilir. Morfogenetik örüntü oluşumunda difüzyon ve yerçekimi gibi fiziksel etmenlerin de rolü olduğu gösterilmiştir. Bu kapsamda, uzayda yapılan embriyo deneylerinde, yerçekimsiz ortamın genlerin ifadesini sağlayan mekanizmaları etkileyerek embriyonun patolojik bir şekilde gelişmesine veya ölmesine yol açtığı gözlenmiştir (Crawford-Young, 2006).

Kuş sürüsü, biyolojide kendi kendine organizasyon örneğidir.


Son olarak, self-organizasyonun geleneksel teleoloji anlayışını nasıl bir bakıma indirgeyip, bir bakıma natüralist çerçevede yeniden anlamlandıracak bir çerçeve sunduğuna gelelim. Girdaplar ve Bénard hücreleri gibi çekerlerin bulunduğu dengeden uzak sistemlerde, parçacıklar arasındaki rastgele çarpışmalar kendi kendini organize eden bir sürece doğru kanalize olur. Bu durum, dinamik sistemlerde sistemin başlangıç koşullarının hassaslığına bağlı olmaksızın belirli bir makro duruma doğru evrilmesini tanımlayan atraktör oluşumunun bir örneğidir. Atraktörler, kompleks sistemlerde yukarıdan aşağıya nedenselliğin doğması anlamına gelir. Juarrero (2002), nonlineer sistemlerdeki atraktörlerin rolünün ereksel nedenle karşılaştırılabilir olduğunu, çünkü bir atraktörün dahil olduğu sistemin biçimini belirleyen, kendi kendini yöneten bir fiziksel olgu olduğunu iddia eder.

Juarrero’nun yorumu Aristotelesçi kavramları günümüz bilimine taşıması bakımından problem arz etmektedir. Ancak söz konusu karşılaştırmanın özündeki düşünce önemlidir. Canlı sistemler atraktörlerden daha kompleks olmakla birlikte, canlılarda self-organize sistemlere benzer bir yön vardır. Daha yüksek düzeydeki organizasyon, daha düşük düzeydeki bileşenlerin yeniden yapılandırılmasını belirler. Organizasyonda, daha düşük seviyedeki parçaların dağılımını kısıtlayan ve eş-olasılık alanında çatallanmalar yaratan bütünleştirici bir unsur bulunur. Self-organize sistemler ve organizmalar, kendi sınır koşullarını yaratan kompleks sistemlerdir ve dengeden uzak koşullarla karakterize olurlar. Self-organizasyon teleolojiye alternatif olarak natüralist temelli bir ilkenin ortaya konmasını sağlayabilir. Ampirik bir yönü olan problem ise, bu tür bir ilkenin ne derecede evrensel olduğu ile ilgilidir. Kompleks sistemler içsel geri besleme mekanizmaları sayesinde organizasyonel bir esneklik kazanabilirler.

Kompleks sistemlerin ilkelerinin anlaşılması, aynı zamanda doğa felsefesinde bir dönüşümü gerektirir. Teleolojinin mekanistik açıklamalara indirgenmesini problemli kılan şey, bu çabaya dayanak sağlayan Kartezyen-Newtoncu doğa felsefesindeki sınırlılıklardır.


Kompleks sistemlerin ilkelerinin anlaşılması, aynı zamanda doğa felsefesinde bir dönüşümü gerektirir. Teleolojinin mekanistik açıklamalara indirgenmesini problemli kılan şey, bu çabaya dayanak sağlayan Kartezyen-Newtoncu doğa felsefesindeki sınırlılıklardır. Söz konusu yaklaşım, zorunluluk (yasalar) ve olumsallık arasında katı bir ayrım yapar. Bu keskin dikotomide tarihsel zorunluluklar, istatistiksel eğilimler ve self-organize yönelimlerin getirdiği kaçınılmaz sonuçlar gibi girift çözümlemelere yer verilmez. Oysa bu yaklaşıma karşı geliştirilebilecek evrensel bir self-organizasyon görüşü, yeni bir doğa felsefesinin temellerini atabilir. Evrensel self-organizasyon anlayışı, fizik yasalarının ifade ettiği ilişkisel zorunluluklara ek olarak, biyolojik ve fiziksel sistemlerin tarihsel (evrimsel) gelişimini de dikkate alır. Self-organizasyon, yalnızca belirli sistemlerde lokal olarak gerçekleşmekle kalmaz; aynı zamanda evrensel bir eğilimdir, çünkü bu lokal dinamikler birbirinden bağımsız olsa da yaygın biçimde ortaya çıkar. Bu şekilde ortaya çıkan kompleks ağ yapıları evrimsel süreçte birikir ve zamanla daha kapsamlı bağlantılar kurulur.

Daha karmaşık organizmaların ve ekosistemdeki döngülerin ortaya çıkışıyla birlikte, öz-belirlenim kapasitesinde de bir artış gözlemlenir. Bu nedenle, dışsal zorunluluk ile olumsallık arasındaki yanlış dikotomiyi aşmaya yönelik bir doğa görüşü, öz-belirlenime odaklanmalıdır.


Yaşamın organizasyonunda küresel ölçekteki bağlantılar ve buna bağlı olarak ekosistem dönüşümleri hayati önemdedir. Bu yazıda farklı düşünce gelenekleri arasındaki ilişkileri vurguladım; dolayısıyla ele aldığım kuramsal görüşlerin hiçbiri pek o kadar da yeni değildir. Ekolojik düzeye baktığımızda, Herbert Spencer, Vladimir Vernadsky, Lynn Margulis ve James Lovelock gibi isimlerin yaşamın temelindeki ontolojik ilişkisellik temelinde görüşler öne sürdüğünü görürüz. Bu ekolojik ilişkisellik temeli nispeten daha iyi tanımlanmıştır. Ereksellik problemi kapsamında asıl aydınlatılması gereken mesele ise organizmanın formuyla ilgilidir. Bu konuda çok açık olan şey varsa, o da adaptasyon odaklı neo-Darwinci yaklaşımın formu açıklamadaki yetersizliğidir. Organizma merkezli olarak geliştirilecek yeni bir evrimsel yaklaşım, öznenin ortaya çıkışını da açıklayabilmelidir. Özne (veya fail), amaç eksenli bireyleşimdir. Daha karmaşık organizmaların ve ekosistemdeki döngülerin ortaya çıkışıyla birlikte, öz-belirlenim kapasitesinde de bir artış gözlemlenir. Bu nedenle, dışsal zorunluluk ile olumsallık arasındaki yanlış dikotomiyi aşmaya yönelik bir doğa görüşü, öz-belirlenime odaklanmalıdır.
Bu yazıda biyoloji felsefesinin eski felsefi problemlere nasıl farklı bir perspektif kazandırabileceğine dair bir çerçeve sunmuş oldum. Elbette bu soruların yanıtlanması bir anda mümkün olmayacaktır; ancak söz konusu meselelere dair yeni bir bakış açısı getirmek dahi oldukça değerlidir.


Kaynaklar

  • Crawford-Young, S. J. (2006). Effects of microgravity on cell cytoskeleton and embryogenesis. International Journal of Developmental Biology, 50.
  • Driesch, H. (1908). Science and philosophy of the organism. London: Adam and Charles Black
  • Gould, S. J., Lewontin, R. C. (1979). The spandrels of San Marco and the Panglossian paradigm: A critique of the adaptationist programme. Proceedings of Royal Society London B, 205(1161), 581–598.
  • Juarrero, A. (2002). Dynamics in Action: Intentional Behavior as a Complex System. Cambridge: MIT Press.
  • Kant, I. (2007). Critique of Judgement (J. C. Meredith, çev.). Oxford: Oxford University Press.
  • Karaca, Ç. (2021). Vitalizmin Bilimselliği Tartışması: Dönüşen Perspektifler ve Güncelliğini Koruyan Felsefî Problemler. Dört Öge, (19), 1-29.
  • Lennox, J. (2021). “Aristotle’s Biology”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2021 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/fall2021/entries/aristotle-biology/.
  • Turing, A. M. (1952). The molecular basis of morphogenesis. Philosophical Transactions of Royal Society, 37-72.

Etiketler: biyoloji, biyoloji felsefesi, doğa felsefesi
GazeteBilim 7 Şubat 2025
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı DeepSeek Yasası: Yazılım suçlarıyla mücadele
Sonraki Yazı Nadir metaller savaşı!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Yeni DNA kaset bandı: Akıllı telefona göre 1,5 milyon kat fazla veri, 20 bin yıl dayanıklılık

Çinli bilim insanları; görüntülerin, metin dosyalarının ve diğer dijital verilerin, 330 feet (100 metre) uzunluğundaki bir plastik şeride bağlanmış DNA…

Biyoloji
31 Ocak 2026

DNA’nız gözlerinizde saklı: Göz renginin biyolojik sırları

“Gözler, hem insanlık tarihinin hem de bireysel yaşamımızın genetik şifrelerini taşıyan, evrimin ve duyguların en parlak vitrinidir.”

Genetik
25 Eylül 2025

Evrimi hızlandıran motor: T7-ORACLE ile geleceğin süper proteinleri

Scripps Research Institute’ta geliştirilen T7-ORACLE, evrimi laboratuvar ortamında 100.000 kat hızlandırıyor!

Biyoloji
19 Ağustos 2025

Maymunlar ve “Scrumping”: Alkolle evrimsel yolculuğumuz

Dartmouth ve St Andrews üniversitelerinden araştırmacılar, maymunların fermente olmuş yani kısmen alkole dönüşmüş meyveleri tüketme alışkanlığını mercek altına aldı. Bu…

Biyoloji
19 Ağustos 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?