Barış, bazen kırılgandır. Sanat tarihinin öngördüğü güzellik ve barış ideası ile insanlık tarihini anlama çabasının aksine; güce ve iktidara tapınanların tarihi, kanlı siyasal tarih; barışı bir istisna, savaş ve çatışmayı kaçınılmaz görür.
Yazar: Aydın Kemirtlek
Bu tablo; Stalin’in Atatürk’e gönderdiği basit bir hediye değil; Rus realizmi, Türk tarihi ve Sovyet diplomasisinin bir tuval üzerinde birleşmiş halidir. Timur’un mezarı önündeki o sessiz ve vakur duruş, aslında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin köklerine duyulan saygının sessiz bir ifadesidir.
Vereşçagin bize “Timur’un Mezarı” ile şunu söyler: Savaşlar geçer, imparatorluklar yıkılır, generaller, imparatorlar unutulur; geriye sadece sanatın belgelediği o insanlık trajedisi ve mimarinin ihtişamı kalır. Stalin’in Atatürk’e bu tabloyu göndermesi, aslında iki askeri dehaya şu mesajı vermektedir: “Savaş bitti, şimdi kültürel ve siyasi yeni bir düzeni inşa zamanı.”
Sırtını Doğuya yaslayarak yüzünü Batıya dönmüş Avrasya’nın başkenti “Türkiye’nin Kalbi Ankara”nın ilk kültür sanat bellek mekânı, bir Rus ressamın resmine de ev sahipliği yapar. Bozkırın ortasında, binbir emekle inşa edilmiş girişteki mermer merdivenlerin ardında ziyaretçileri sessizce ilk o resim selamlar.
Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nin loş koridorlarında, Vasili Vereşçagin’in fırçasından çıkan o meşhur turkuaz çiniler, aslında sadece bir “türbe kapısı” değildir. O kapı, iki halkın ortak tarihine, acısına ve bağımsızlık tutkusuna açılan bir diplomasi geçididir.
Stalin’in Atatürk’e hediye ettiği “Timur’un Mezarı” tablosu, Ankara’ya ulaştığında, aslında bir savaşçının barış ilanını taşıyordu. Devlet Resim Heykel Müzesi’ndeki yerini almadan önce, Atatürk’ün, Çankaya Köşkü’nde, toplantı salonunda her ağırladığı yabancı temsilcinin uzun yıllar görmesini sağladığı bu tablo, sessiz, yumuşak diplomasinin bir simgesi olmuştu.
Çehov’un öykülerindeki o hüzünlü taşra sessizliği gibi, bu tablo da bize çok şey anlatır ama Batılı oryantalist ressamların tabloları gibi bas bas bağırmaz. Vereşçagin, tıpkı Çehov’un karakterleri gibi, hayatın en büyük trajedilerini küçük detaylarda dondurur.
Anti-emperyalizm ve bağımsızlığın ortak tuvali
Vereşçagin, cephede fırçasıyla dövüşen bir neferdi. Onun felsefesi, Atatürk’ün “Eğer millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş bir cinayettir” sözüyle aynı damardan beslenir. Ressam, anılarında şöyle der: “Benim resimlerimde zafer marşları duyulmaz, sadece toprağın altında yatanların sessizliği vardır.” Bu tablo, Ankara’ya sadece bir sanat eseri olarak değil, emperyalist kuşatmaya karşı birlikte duran iki yeni devletin “bağımsızlık” yemini olarak geldi. Timur, hem Türklüğün kadim gücünü hem de Doğu’nun Batı karşısındaki yıkılmaz iradesini temsil ediyordu. Stalin bu seçimiyle, Atatürk’ün Türkçülük ve Türklük üzerine inşa ettiği modern ulus devletin köklerine bir selam gönderiyordu. Rus şair Aleksandr Blok’un “Evet, biz İskitleriz! Evet, biz Asyalıyız!” mısraları, Vereşçagin’in Türkistan serisinin bu önemli tablosundaki o mağrur duruşla birleşir.
Diplomasinin yaralı kalbi: Ankara’daki gölge
Ancak barış, bazen kırılgandır. Sanat tarihinin öngördüğü güzellik ve barış ideası ile insanlık tarihini anlama çabasının aksine; güce ve iktidara tapınanların tarihi, kanlı siyasal tarih; barışı bir istisna, savaş ve çatışmayı kaçınılmaz görür.
19 Aralık 2016’da Ankara’da, Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un bir terör eylemine kurban gitmesi gibi acı olaylar, sanatın ve barış diplomasisinin kurmaya çalıştığı köprüleri havaya uçurmayı hedefler. Oysa Vereşçagin’in tablosuna bakan biri, bu kanlı ellerin sadece insanı değil, ortak geleceğimizi de öldürdüğünü anlar. Ressamın şu sözü bugün Ankara’daki o acı günü hatırlatır gibidir: “Eğer kalbimde bir damla acıma olmasaydı, bu resimleri yapamazdım.” Türk-Rus ilişkilerini güçlendirmek, sadece siyasi protokollerle değil, bu ortak “acıma” ve “anlama” yetisiyle mümkündür.
Vereşçagin bugün yaşasaydı: Ukrayna-Rusya Savaşı’na bakışı aynı olurdu: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
Eğer Vereşçagin bugün yaşasaydı, muhtemelen Ukrayna ovalarında, toprağa saplanmış tank paletlerinin yanında oturur ve o korkunç sessizliği çizerdi. Onun fırçası, bugün de herhangi bir bayrağın zaferini değil, iki kardeş halkın evlatlarının aynı çamurlu hendekte can verişini, yani “modern bir kafatası piramidini” gösterirdi. O, Ukrayna-Rusya Savaşı’nı bir strateji oyunu olarak değil, yüzyılların biriktirdiği ortak kültürün intiharı olarak değerlendirirdi. Onun için barış, bir kâğıda atılan imza değil, cepheye çocuklarını gönderen bir annenin ağlamadığı bir sabahtı.
Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, Ankara’daki Vereşçagin tablosunun çerçevesidir. Bu eser bize öğretir ki; bir tablo, bir büyükelçiden daha sessiz ama bazen bir ordudan daha güçlü bir diplomasi yürütür. Bağımsızlık, sadece silahla değil, kendi kültürünün ve ortak tarihinin derinliklerine vakıf olmakla korunur.
Rusya ve Türkiye arasındaki bu derin etkileşim, şiddetin gölgesinde kalmayacak kadar kadimdir. Çünkü sanatın olduğu yerde yalan barınamaz ve Vereşçagin’in fırçası her zaman gerçeğin, yani barışın tarafındadır.
Geçip gidiyorsun, kıymetini bil her şeyin
Savaşın acı gerçeklerini yaşayarak resmeden bu gezgin ressamın “Timur’un Mezarı”nda gördüğü dinginliğe tüm dünyanın ihtiyacı var. Çivisi çıkarılmış dünyamızda, sınırlı bir zamana sıkıştırılmış gelip geçici hayatlarımızda, barışın ancak ölüm unutkanlığı yaşamadan, kirli siyasal sistemlerin sahte hedeflerinden arınarak insanla insan, insanla doğal yaşam arasına mesafe koymayarak inşa edilebileceğini bizlere hatırlatmaktadır.
Ankara fatihi Aksak Timur’un başına gelen kaçınılmaz son, hepimizin başına gelecektir. Hepimizin yerinde görmesi gereken bu tablo bizlere adeta; “bu dünyaya bir bakıp çıkmaya geldik. Geçip gidiyorsun. Kıymetini bil her şeyin…” demektedir.
“Timur’un Mezarı”
Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nde sergilenen ve koleksiyonun en nadide parçalarından biri olan Vasili Vereşçagin’in bu eseri, sanatçının Türkistan seyahatleri sırasında çizdiği resimlerden biridir. Tablo, Vereşçagin’in hem teknik ustalığını hem de sanatçının Türk kültürüne, Türk-İslam mimarisine duyduğu derin saygıyı gözler önüne serer.
Vereşçagin, figürleri mimarinin ölçeğini vurgulamak için küçük tutmuştur; bu, insanın geçiciliğine karşın sanatın ve inancın kalıcılığını simgeler.
Tablo, görkemli bir mimari yapının devasa, ince işçilikli ahşap kapısını odak noktasına alır. Türbe kapısının önünde, bölgenin karakteristik kıyafetleri içinde, muhtemelen kapı muhafızı veya derviş olan yerel figürler bulunur. Orta Asya’nın o keskin, parlak ve kuru ışığını tuvale yansıtan usta ressamın bu eserinde de Orta Asya mimarisinin vazgeçilmezleri turkuaz ve altın sarısı hâkimdir. Çiniler, kakma ve oyma işçiliğindeki her ayrıntı, tabloya adeta nakşedilmiştir.
Ankara’daki bu eser sanatçının “oryantalist olmayan oryantalizmi” için bir örnektir. O, Doğu’yu Batı’nın hayal ettiği gibi egzotik bir masal olarak değil, olduğu gibi; tüm tozlu gerçekliği, vakur duruşu ve kadim mimarisiyle resmetmiştir.
Hediyenin Ankara’daki varlığı, o dönem Türkiye’yi ziyaret eden yabancı diplomatlar için de bir mesajdı. Tablonun Köşk’ün en mutena köşelerinden birine asılması, Sovyet heyetlerine “Hediye edilen değeri anlıyor ve baş tacı ediyoruz” mesajı veriyordu.
Stalin tarafından gönderilen o tablo, bugün Ankara’da bir müze duvarında asılı dururken aslında şunu fısıldar: Timur gibi büyük fatihler geçicidir; büyük yıkımlar, savaşlar, unutulmamalıdır. Ancak kalıcı olan tek şey; sanatın ve barışın yarattığı ortak uygarlıklardır. Vereşçagin’in pasifist çığlığı ile Atatürk’ün kurucu iradesi, Ankara’nın bozkırında bu eserin ışığında buluşmuştur. Atatürk’ün askeri dehasına büyük saygı duyduğu tarihi figürlerin başında Timur gelir. Atatürk bir sohbetinde, “Ben Timur zamanında olsaydım, onun yaptığı işleri yapabilir miydim emin değilim, ama o benim zamanımda olsaydı yaptıklarımın daha büyüğünü yapardı,” diyerek Timur’un organizasyon ve strateji yeteneğini övmüştür. Bu tablo, Atatürk için sadece bir estetik nesne değil; entelektüel bir bağ kurduğu hükümdarın hatırasıdır.
Atatürk, Stalin’in bu hediyeyi “rastgele” seçmediğinin farkındaydı. Timur, Ruslar için Altın Ordu Devleti’ni zayıflatarak Rus knezliklerinin yükselişine dolaylı yol açan, Türkler içinse imparatorluk kurucu bir figürdür. Bu ortak tarihsel kesişim noktası, Çankaya’da diplomatik bir sohbet başlatıcı, yumuşak bir güç olarak kullanılmıştır.

Savaşı çizen, savaşın içinde yok olan Vasili Vasilyeviç Vereşçagin (1842–1904), sadece bir ressam değil, aynı zamanda savaşın dehşetini tüm çıplaklığıyla belgeleyen bir filozof ve pasifisttir. Vereşçagin, fırçasını bir silah gibi kullanarak katıldığı savaşların görkemli birer kahramanlık değil, bir yıkım ve ölüm olduğunu kanıtlamıştır. Orta Asya’nın renklerinden Japonya’nın sularına kadar uzanan küresel yolculuğu, onu modern savaş muhabirliğinin ve görsel pasifizmin öncüsü yapmıştır.
Vereşçagin, Nobel Komitesine sunulan biyografisinde “savaşın bir kasaplık olduğunu resimleriyle kanıtlayan adam” olarak tanımlanmıştır. O, barışı “pembe bulutlar” üzerinden değil, kuru kafa yığınları üzerinden anlatmıştır.
Vereşçagin, seyahatleri boyunca Orta Asya, Hindistan ve Balkanlar’da emperyalizmin yarattığı yıkımı gözlemlemiştir. Nobel Barış Ödülü adaylığı sırasında, halkların birbirini “egzotik ötekiler” yerine “eş değer insanlar” olarak görmesi gerektiğini savunmuştur.
Vereşçagin, resimlerinde ölmekte olan bir Rus askeri ile bir Osmanlı askeri arasında ayrım yapmaz; her ikisi de acı çeken insandır. Bu evrensel hümanizm, Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı meşhur mektuptaki ruha benzer: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.”

Vereşçagin, 19. Yüzyılın son çeyreğinde birkaç kez İstanbul’da bulunmuştur. Bu ziyaretlerin en önemlisi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) dönemine denk gelir. Ancak o, şehre sadece bir asker gözüyle değil, bir sanatçı gözüyle bakmıştır.
Diğer Oryantalist ressamlar İstanbul’u hayali haremler ve abartılı lüksler içinde resmederken, Vereşçagin, Eminönü Yeni Camii önündeki dilencileri, Boğaziçi’ndeki kayıkçıları ve sokak satıcılarını çizmiştir.
93 Harbi sırasında Edirne ve Yeşilköy civarında bulunmuş, savaşın yıkımını bizzat yerinde gözlemlemiştir. Bu dönemde çizdiği etütler, Osmanlı askerlerinin cesaretini ve içinde bulundukları zorlu şartları büyük bir saygıyla yansıtır. 1901’de Nobel Barış Ödülü adayı Vereşçagin’in 1904 Rus-Japon Savaşı’nda, Amiral Makarov ile Petropavlovsk zırhlısında hayatını kaybetmesi, “savaşı çizen adamın savaşın içinde yok oluşu” olarak değerlendirilmiştir.

Sanatçının Moskova Tretyakov Galerisi’nde bulunan ünlü “Timur’un Kapıları” serisiyle karşılaştırdığımızda; Ankara’daki “Timur’un Mezarı” eserinin daha dingin, daha ruhani ve şiddetten arınmış bir atmosfer sunduğunu görürüz. Bu, Vereşçagin’in savaşın dehşetinden kaçıp sığındığı “kadim huzur” temasını yansıtır.

“Savaşın Yüceltilmesi”
Rus ordusunun 1868’deki kuşatmasından sonra Semerkand’ın manzarası tasvir edilmektedir.
Rus ve Prusya ordu yetkilileri, askerlerin morallerini bozan, onları pasifize eden bir tablo olduğu gerekçeleriyle hükümetlerine baskı yaparak, tablonun sergilenmesini yasaklamıştır.
Ancak, zamanla birçok pasifist, barış yanlısı tarafından bir ikona dönüştürülmüştür. Savaş karşıtı birçok rock ve heavy metal grubu tarafından bu tablo simgeleştirilmiştir.
“Savaşın Yüceltilmesi” veya “Timur’un Mezarı” gibi eserlerde baskın olan duygu, insanın ihtiraslarının geçiciliği ve tarihin ölüm karşısındaki sessizliğidir. Bu felsefe, Cumhuriyet’in “geçmişin küllerinden yeni bir gelecek kurma” idealiyle estetik bir paralellik gösterir. Geçmişin büyüklüğü reddedilmez, ancak o büyüklüğün bugün bir “mezar sessizliğinde” olduğu vurgulanarak rasyonel bir tarih bilinci aşılanır.
Vasili Vereşçagin ve Mustafa Kemal Atatürk; farklı coğrafyalarda, farklı dönemlerde ancak benzer bir ateşin içinden geçerek aynı sonuca varmış iki dev isimdir: Savaşın gerçekliğini bilenler, barışa sarsılmaz inanç beslerler.

“Kazananlar”
Plevne ve Şıpka Geçidi bölgelerindeki savaş sahnelerini resmederken, Türk askerinin direnişini “trajik bir kahramanlık” olarak ele almıştır. Onun için savaşta kazanan yoktur; sadece acı çeken insanlar vardır.

“Muzafferler”
Sanatçı, Semerkant, Buhara ve Taşkent’teki Türk-İslam mimarisini fotoğrafla yarışacak bir hassasiyetle çizmiştir. Camilerin çinilerindeki geometrik desenleri, ahşap oymacılığını ve kapı detaylarını (örneğin Semerkant’taki Gür-Emir Türbesi’nin Kapısı) bir arkeolog titizliğiyle işlemiştir. “Dervişler”, “Afyonkeşler” veya “Pazar Esnafı” gibi tablolarında, bölge insanının sosyolojik yapısını, giyim kuşamını (kaftanlar, sarıklar, Türkmen takıları) ve günlük rutinlerini idealize etmeden yansıtmıştır.

“Şipka Alanı”
Vereşçagin, Batı’nın Doğu’yu bir “masal diyarı” olarak gören oryantalist bakış açısını yıkmıştır. Vereşçagin, 19. Yüzyılın son çeyreğinde birkaç kez İstanbul’da bulunmuştur.

“Saldırıdan Sonra”
Kendine özgü gerçekçilik ve şarkiyatçılık anlayışıyla Vereşçagin, etkilendiği “Peredvijniki” (Geziciler) Hareketinden ayrılır. Gezici Ressamlar Birliği’ne resmî olarak hiçbir zaman tam anlamıyla üye olmadı. Gezicileri, fazla “yerel” ve bazen “didaktik” buluyordu. Geziciler, toplumsal meseleleri Rusya içinden işlerken, Vereşçagin küresel bir gezgindi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkistan coğrafyasına, Hindistan’dan Japonya’ya kadar birçok bölgede savaş ressamı ve bir gezgin olarak yer aldı. Ancak Vereşçagin, eserlerini Geziciler ile değil, genellikle kendi düzenlediği solo sergilerde sundu. Bu sergileri, ışıklandırma ve dekorasyonla bir “deneyim” haline getiren ilk sanatçılardan biriydi. Geziciler köylülerin yoksulluğuna odaklanırken; Vereşçagin, imparatorluğunun sınır boylarındaki kanlı gerçekliğe ve öteki kültürlere odaklanmıştır.

“Gafil Avlayan Saldırı”
“Eğer kalbimde bir damla acıma olmasaydı, bu resimleri yapamazdım.” — V.V. Vereşçagin
Vereşçagin’in 1860’lardaki Türkistan seferi, Orta Asya dillerindeki tarih yazımında önemli bir yer tutar. Eserlerinde Semerkant ve Buhara’nın mimari detaylarını, dervişlerin yaşamını ve yerel kıyafetleri etnografik bir titizlikle işlemesini “belgesel sanat” olarak tanımlar. Sanatçının bozkır yaşamına bakışını, sömürgeci bir gözden ziyade, bir gözlemcinin nesnelliğiyle değerlendirir.

